Reklamsız Sözcü

CHP ve MHP’nin de Akil İnsanları olmalı

Son oyunu Kaplumbağa ile devleşen Ali Poyrazoğlu, Sözcü gazetesine konuştu.

12:0031 Mayıs 2013
CHP ve MHP’nin de Akil İnsanları olmalı
Son oyunu Kaplumbağa ile devleşen Ali Poyrazoğlu, Sözcü gazetesine konuştu.

Ali Poyrazoğlu ile tiyatro koşturmasının yoğunluğundan Nişantaşı’nda pırıl pırıl bir fizik tedavi merkezinde buluştuk. ‘Kaplumbağa’ oyununda kendisini oradan oraya atan, yerlerde sürünen Poyrazoğlu’nun sol kolu ve bileğine tedavi uygulanıyor. ‘Kaplumbağa’ ve ‘Asi Kuş’ oyunlarını büyük bir aşkla oynarken, kolunda ve bileğindeki ağrılar onun pek umurunda değil.

Ali Bey, ‘Kaplumbağa’ adlı oyununuz herkesin dilinde…

Tweetler atılıyor, mesajlar çekiliyor, Facebook’ta şimdi hep kaplumbağa oyunu yer alıyor. Seyirci artık izleyip beğendiği filmi, oyunu, sergiyi, defileyi, okuduğu kitabı ya da makaleyi dostlarıyla hemen paylaşıyor. Demokratik mecralar bunlar.

Bu demokratik mecralarda bazı tatsızlıklar, bazı çirkinlikler de var…

Doğru söylüyorsun, ona buna sataşıp çamur atmaya çalışanlar da var elbette. Ama onlar farkedildiği için aklı başında kişiler tarafından ayıklanıyorlar elbette.

200 yaşındaki bir kaplumbağayı oynadığınız oyunla ilgili neler söylemek istersiniz? İspanyol yazar Juan Mayorga’nın eseri olan ‘Kaplumbağa’yı sahneye taşırken kendi yorumunuzu da kattınız mı?

İspanyol yazar Juan Mayorga’nın ‘Kaplumbağa’ oyununu yeniden yazdım.

Neden, beğenmediniz mi?

(Gülüyor) Olur mu, tabii ki beğendim. Çok sağlam yazılmış, çok iyi kurgulanmış bir oyun. Ancak eserleri sahneye koyanlar, onları görsel ve kamera diliyle yeniden yazarlar. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Yönetmenin işi budur çünkü. Dört kişilikti, ben bunu 13 kişilik yaptım.

Galapagos Adası’nda doğan 200 yaşındaki Darvin’in kaplumbağası Harry Robinson’un zihnine çakılmış insanoğlunun yaptığı vahşetler oyunu izleyenleri çok etkiliyor…

Bu 200 yıllık insanlık tarihi içinde yaşanan vahşetleri tiyatro sahnesine net bir şekilde taşıyabilmek amacıyla bir de film yaptık. Bu filmi seyyar bir beyaz perdeyle tiyatro sahnesinde yeri geldikçe sunuyoruz seyirciye.

Oyunda danslar var…

Sahnedeki hareket tiyatrosu grubu da kaplumbağanın zihnindeki kırılma noktalarını canlandırıyor. Hitler’in, insanları ve kitapları yakması, savaşın korkunç yüzünü yansıtıyoruz.

Tiyatro sahnesinde galiba ilk kez atom bombası patlatılıyor bu oyunda…

Evet, Hiroşima’da 1945’te patlayan atom bombasını da tiyatro sahnesine taşıdık ve atom bombasını sahne ortasında patlatıyoruz. Bunun nasıl olduğunu merak edenler varsa, oyuna gelsinler.

Tarihi merak edenler de bu oyuna gitmeli…

200 yaşındaki kaplumbağa, yani ben, o süre içinde yaşanan vahşet olaylarına birebir tanıklık ediyorum. Yazılan tarihle, kaplumbağanın tanık oldukları çok farklı. Çünkü tarih, genelde herkesin işine geldiği gibi yorumlanmakta, anlatılmaktadır. Siyasetçiler ne yazık ki tarihte yaşananları kendi işlerine geldiği gibi değiştirmektedir. Tarihi herkes işine geldiği biçimde yorumluyor kısacası. Bu oyun, “Tarihi net şekilde nasıl görebiliriz?” sorusuna ışık tutuyor.

Bir tarih profesörü ile 200 yaşındaki kaplumbağanın buluşmasına tanık oluyoruz…

Kitapları olan başarılı bir tarih profesörü ile kaplumbağa arasında ibret veren diyaloglar geçiyor oyunda. Tarih profesörünün kitapları yanlışlıklarla dolu. Kaplumbağa tanık olduğu gerçekleri anlatıyor profesöre ve diyor ki “Asıl tarih, detaylardır. Tarihin acısı bireylerin hayatlarında gizlidir.” Kaplumbağa tarihin karanlık sokaklarını aydınlatıyor. Profesör ise resmi tarihi sunuyor.

Resmi tarihe inanmamak mı gerekiyor?

Dünyanın hiçbir yerinde artık resmi tarihe pek itibar edilmiyor. Çünkü herkes tarihi kendine göre yorumluyor. Bana göre bu oyunu bütün tarihçiler, bütün siyasetçiler mutlaka izlemeli. Herkes bu bakıştan yola çıkarak kendi bireysel tarihini de elden geçirmeli. Bu oyun “Tarihle yüzleşin” diyor. Bu yüzleşme sırasında çok eğleneceksiniz, çok bilgi sahibi olacaksınız.

Keşke oyundaki kaplumbağanın yolu Türkiye’ye düşseydi de Tanzimat’tan günümüze kadar geçen 200 yılı anlatan bir senaryo yazıp sahneye koysaydınız…

Ben bu oyunu sahnelerken düşündüm… Neleri irdelemek gerekir diye sordum kendime. Çanakkale Savaşı’ndan başlayacaksın, Ermeni meselesini irdeleyeceksin, İstiklal Savaşı’nın ayrıntıları var, Atatürk’le ilgili bakılması gereken bloklar bulunmakta, Nazım Hikmet’i inceleyeceksin, ihtilallerin yaşattıkları var… Her toplum gibi bizim de geçmişimizle, tarihimizle, net ve bilimsel bir şekilde yüzleşmemiz gerekir. Oyunu Türkiye’ye taşıma meselesinde arkadaşlarla uzun uzun tartıştık, sonunda da vazgeçtik. Ancak ‘Kamplumbağa’ savaş karşıtı bir oyun.

Verdiği net mesajı alabilir miyiz?

Elbette… İnsanlar uygarlık alanında evrim geçirdiler ama sonunda vahşi birer hayvan oldular…

Türkiye’de başlatılan barış sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Akil İnsanlar şu anda herkesin gündeminde. Oysa Akil İnsanlar’dan daha önemli bir şey var. Toplumdaki her birey kendi içinden bir Akil İnsan çıkarmalıdır. Kısacası, önce bireylerin kendi aralarında barışmaları gerekiyor. Genel barış, bireylerin kendiyle barışık olmalarıyla mümkün olabilir. Bu olay siyasi partiler üstü bir olaydır. Herkesin dahil edilmesi gerekir. Bence CHP’nin de MHP’nin de Akil İnsanları olmalı…

Sanatın etkisi de unutulmamalı… Yeri gelince bir oyun da Akil İnsan etkisi yaratabilir…

İnsanlığın 200 yılını sahnede en doğru şekilde yorumlayan kaplumbağa da dünyadaki Akil İnsan kategorisinde değerlendirilebilir. Sanatın birleştirici bir yanı var elbette. İnsanlar o yüzden sanatla ilgilidir. Sistem dünyanın her yerinde insana saldırır. Doğduğundan itibaren “Sus konuşma, icad çıkarma, karışma, istenileni söyle” der… Oysa hayata dahil olunca söylenen ilk laf ise “İcad çıkar” olur… Yaratıcı enerjisi elinden alınmış olan o insan nasıl icad çıkaracak? Ancak hayali, bilimle kullanan toplumlar gelişebiliyorlar… Hayal gücü bilgiden önemlidir… Bunu söyleyen de ben değilim, Einstein.

Ali Poyrazoğlu çok güldüren, çok eğlendiren bir oyuncudur. Ancak bu oyunda farklı bir Ali Poyrazoğlu karşılıyor seyirciyi…

Bu oyun bir kara güldürüdür. Seyirci sadece gülmek için değil, manen de zenginleşmek, yeni düşünce ufuklarının açılması için gidiyor tiyatroya. Günümüz tiyatro seyircisi para verip geldiği tiyatroda geçirdiği ikibuçuk saatin boş geyik muhabbetleriyle geçmesini istemiyor. ‘Kaplumbağa’ oyununa “Ali Poyrazoğlu bizi güldürür, eğlendirir” diye gelenler düş kırıklığı yaşayabilirler.

Gülmek isteyenler diğer oyununuz olan ‘Asi Kuş’a gidebilirler o zaman…

‘Asi Kuş’ yaşam üstüne, aşk üstüne çok ciddi içerikleri olan bir oyun. Güldürüyorum ama çok ciddi mesajlarımı da vererek. Ali Poyrazoğlu’nu seyircinin 40 yıldır yalnız bırakmamasının nedenleri arasında bunlar var işte. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu 40 yılı geride bıraktı…

Ali Poyrazoğlu, ülkemizin geleceğiyle ilgili neler söylemek ister?

Umutluyum ama endişelerim de var. Çünkü ben eleştirel bir yaklaşımla okumaya çalışıyorum olup bitenleri. Sanatın yarattığı derinliğin içinde yaşıyorum. Onun için ben aynaya bakarken, hem aynaya bakan kendimi görmeye çalışıyorum hem de aynaya bakan Ali’yi görmeye çalışıyorum. Toplumsal olaylara da böyle bakıyorum. Umutlarım da var, endişelerim de var.

Anılarınızı bir kitapta topluyordunuz…

Evet, anılarımı topladığım kitabın adı ‘Aynayı Tuttum Yüzüme, Ali Göründü Gözüme’. Bu bir Alevi ilahisidir. Sonbaharda piyasada olacak.

Bu ülkede yaşanan ekonomik ve siyasi krizler kimbilir sizi nasıl etkiledi, neler yaşattı?

Ülkedeki siyasi ve ekonomik çalkantılar elbette beni ve sanatımı çok hırpaladı. Kimi zaman hiç iş yapmadığım halde umudumu kaybetmedim. Başka işler yapıp para kazandım ama tiyatromu kapatmadım. Bugüne gelene kadar ateşin içinden geçtim… Ama seyirci de yanımda oldu, beni bırakmadı. Seyirci benim meslektaşımdır. Bazıları “Nereden buluyorsun bu seyirciyi?” diye soruyor. Ben onları kumbaraya para atar gibi 40 yılda biriktirdim. Bana her zaman gül atılmadı. Taş atan da oldu, tekme tokat girişen de…

Öyle bir saldırı oldu mu?

Oldu tabii. 1980’de, ihtilalden kısa süre önce, Aydın’da Muzaffer İzgü’nün ‘Dur Konuşma, Sus Söyleme’ adlı oyununu oynuyordum. Oyun sonrası fena halde tartaklandım, kaburga kemiklerimi kırdılar. Oyunlarım yasaklandı, saldırıya uğradım, mahkemelere düştüm ama geri çekilmedim. Bu ülkede doğdum, bu ülkede yaşadım, bu ülkede öleceğim, asla başka yere gitmek aklıma gelmedi.

Ali Poyrazoğlu’na nerelisin diye soralım o zaman? Çünkü bu da günümüzde tartışılan konulardan birisi…

Ben Türkçeliyim… Türkçe’nin içinde doğup büyüdüm. Türkçe okudum yazdım, Türkçe eğitim gördüm. Hayatı Türkçe öğrendim, Türkçe yorumladım, yorumlamaya da devam ediyorum. Bu yüzden, “Nerelisin?” dediklerinde, bu toprakların dili olduğu için Türkçeliyim cevabını veriyorum. Türkçe yazıyorum, çiziyorum ve oynuyorum.

Ne yazık ki sanatçısını üzen, sahip çıkmayan, öldükten sonra da övgüler yağdıran bir ülkeyiz biz… Ama siz yaşarken duymanızı istediğim bir şey var. Yönettiğiniz ve oynadığınız ‘Kaplumbağa’ adlı oyunda Dustin Hoffman gibisiniz…

Kimisi de Robert De Niro diyor ama ben Amerikalı değil Türkçeli Ali Poyrazoğlu’yum.

Yıllar önce genç Ali Poyrazoğlu’na “Kendini sömürtme artık, kur kendi tiyatronu” diyen Aziz Nesin’di değil mi?

Aziz Nesin olmasaydı kendi tiyatromu asla kuramazdım. Çünkü sık sık yanıma gelip “Oğlum sen bunları zengin ediyorsun, artık kendi tiyatronu kur” derdi. Sonra istifa ettim ve aç bilaç ortada kaldım. Sonra yine bir tiyatro topluluğuna dahil oldum. Aziz Nesin gene geldi “Çocuğum kendi tiyatronu kur, kendi rengini keşfet” dedi. Kendi rengimi keşfetmişim zaten, açlıktan bembeyaz dolaşıyorum (gülüyoruz). Bana çok gaz verdi. Onun yazdığı, pek bilinmeyen bir oyundur ‘Hakkımı Ver Hakkı’… Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nun ilk oyunu oldu bu.

Keşke herkes hakkını alabilse…

Aziz Nesin hak konusunda bana şunları söylemişti: “Bir ülkede kadın haklarından söz ediliyorsa, o ülkede erkeklerin de haklarını alamadığının işaretidir bu. Haklar dağılımında bir eşitsizlik var demektir. Sen de buradan yola çıkarak oyna.” İşte tiyatrodaki yolculuğum öyle başladı… Tiyatro anılarım, yaşadıklarım da kitabımda olacak.

Benim tanıdığım Ali Poyrazoğlu hiçbir zaman şöhret gibi davranmadı, davranmıyor…

Diğer insanlardan farklı olmam gerektiğini düşünmüyorum. Okuyan, yazan, düşünen, dünyayı ciddiye alan, meseleleri olan bir insan olmayı istiyorum. Ancak şöhret gibi bir meselem yok. Gidip balık pazarından alışveriş edip naylon torbalarla eve dönebiliyorum. Taksim’den tost alıp sokakta yiyebiliyorum. Maça gidip hakeme kızınca ayıplı sözcükleri sarfedebiliyorum. Zihnimi her gün formatlamanın, bakışımı her gün tazelemenin, bir günü öbüründen ayrı kılmanın gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden şöhretin yüküyle zaman yitiremem.

Bundan sonra ‘Kaplumbağa’ nereleri gezecek?

Bir süre daha İstanbul’da olacak ‘Kaplumbağa’, ardından İzmir’e gidecek. Kış başında Ankara’ya geçecek. ‘Kaplumbağa’ ile ‘Asi Kuş’, kardeş kardeş sahne maceralarını sürdürmeye devam edecekler.

Son güncelleme: 12:0231.05.2013
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp