Reklamsız Sözcü

Sünnetim kaçak yapıldı

80'ler dizisinin başrol oyuncularından Şoray Uzun, Sözcü'ye samimi açıklamalarda bulundu.

12:3630 Ocak 2013
Sünnetim kaçak yapıldı
80'ler dizisinin başrol oyuncularından Şoray Uzun, Sözcü'ye samimi açıklamalarda bulundu.

Meğer Ergun Plak da, Sami’nin pastanesi de, kahveyle sokak da hepsi bir stüdyo dekorundan ibaretmiş… Her salı, benim gibi 80’li yılları yaşamış kişileri adeta zaman tüneline sokarak o dönemi keyifle yeniden hatırlatıp yaşatan ‘Seksenler’ dizisi, Kartal’da kocaman bir stüdyonun içinde çekiliyormuş… Dizinin Ahmet’i Şoray Uzun’la önce stüdyodaki sokağı gezdik, sonra başladık sohbetimize…

Her şeyin başı sağlık ve sağlıktan önemlisi yok. O yüzden Şoray Uzun’un sağlığını sormak istiyorum öncelikle. Sanırım kalple ilgili bir operasyon geçirdin, şu an durum nedir?

Dizinin yapımcısı Birol Güven ve ben, Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan bir ödül almak için Ankara’ya gitmiştik. Döndüğümde arkadaşlarla yemek yiyelim dedik ve Prof. Fehmi Mercanoğlu’nu çağırdık. Bende son dönemde bir göğüs sıkışması vardı. Doktor faranjit teşhisi koymuştu, antibiyotik alıyordum. Yemekte Fehmi Bey’e söyledim durumu. O da hekimlik refleksiyle, yemek sonrası beni alıp Çapa’ya götürdü. Eko’ya baktı beğenmedi, eforlu test yaptı beğenmedi. Bunun üzerine anjiyo yapıldı. Kalp damarlarım iki yerden yüzde 95 tıkalı çıktı. İyi olacak hastanın ayağına doktor gelmiş oldu ve Allah yüzüme güldü. Kapalı damarıma stent takıldı ve rahat bir nefes almaya başladım.

Yaşamak bazen tesadüflere bağlı sanki…

Kısmet, nasip. Daha yiyecek yemeğim, içecek suyum varmış demek ki. Prof. Fehmi Mercanoğlu’nun hekimlik refleksi olmasa, belki de sette kalp krizi geçirebilirdim. Allah yüzüme güldü.

‘Seksenler’ seni yoruyor mu? Çünkü dizilerin setlerinde ağır çalışma koşulları nedeniyle oyuncuların inanılmaz bir işkence yaşadıkları biliniyor.

‘Seksenler’ beni yormuyor. Çünkü, Birol Güven inanılmaz dikkatli ve titiz. Çalışma koşullarımız insanca. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun direktifleri bu dizide harfiyen uygulanıyor. Bizim dizinin uygulanmasında patron etkili değil. Tamamen SGK ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın normları burada geçer. Ödemelerde de Maliye Bakanlığı’nın kıstasları vardır. Her yıl da birkaç tane ödül gelir bu yüzden. Yönetmenimiz Müfit Can Saçıntı, iş gerektirse bile insanlık dışı bir çalışma temposuna asla izin vermez. Ortalama çalışma süremiz sekiz saati geçmez.

‘Seksenler’deki Şoray Uzun o dönemi gerçek hayatında da yaşadı mutlaka…

Evet, ortaokul öğrencisiydim. Burası ikinci platomuz. İlk platomuz Yenibosna’daydı ve o plato 1980 yılında gittiğim okula 50 metre mesafedeydi. Ben orada çok etkilenmiştim. Okul aynen duruyordu ama okul dışındaki her şey değişmişti. Yerli arabanın bile hayalini kurmanın zor olduğu yıllardı o yıllar. Ben artık süper lüks bir arabaya kurulmuştum ve Şoray Uzun’dum. Ama olabilseydi, 32 yıl önceki Şoray’a tekrar dönebilmek için kazandığım her şeyden feragat edebilirim. Ruhsuz bir kentte yaşıyoruz artık. Oysa o dönemde sımsıcak bir mahalle kültürü vardı. İnsanlar arasında bir sıcaklık, bitmeyen bir dostluk vardı.

O zaman bir zaman tüneline girelim birlikte… Mesela, 80 İhtilali ve Kenan Evren diyelim… 12 Eylül’ü hatırlıyor musun?

Pek çok kişi gibi biz de Kenan Evren’i tanımıyorduk. Babam TIR şoförüydü ve 11 Eylül 1980 günü öğlen saatlerinde Almanya’dan gelmişti. Ben de ertesi sabah fırına koştum, babam için sıcak ekmek almak istedim. Sabah 05.00 sularında fırının kapısındaydım. Benim gibi birkaç kişi daha vardı. İki asker geldi, “Hadi evinize gidin, darbe oldu” dediler. Ben “Darbe nedir?” dedim, “Hadi bakalım çok soru sormayın, doğru evinize” diye emir verdiler. Ekmek alamadan eve gelişimi, yayınlanan Güvenlik Konseyi’nin bildirilerini hatırlıyorum. O ihtilal dönemi griydi, asık yüzlüydü, soğuktu, belirsizdi…

12 Eylül’ü ben de yaşadım Şoray. Kenan Evren’in ayakta alkışlandığını hatırlıyorum.

Türkiye’deki bütün anneler Kenan Evren’i alkışladı. Çünkü annelerin tek derdi vardı, çocuklarının başına bir şey gelmemesiydi, onların can güvenliğiydi.

Peki ya babalar!..

Babalar da alkışladı ama temkinliydi onlar. Sonuçta, anne ve babalar çocuklarının kavgası bittiği için mutluydu. O dönemi sorgularken şimdi kolay da, o dönemi yaşayanlar darbe olunca derin bir oh çektiler. Bu da bir gerçek.

O dönem kavga eden, birbirini öldüren gençlerin bir bölümü sağcı, bir bölümü solcuydu…

Sağcısı da solcusu da bu ülkenin evladıydı. Her iki kesim de ülkesini, milletini düşünüyordu. Ancak o dönemde birbirlerini boğazladılar ya da boğazlattırıldılar.

Ne oldu o gençlere, şimdi neredeler?

Üst düzey olanlar telef oldu. Bu tür toplumsal kargaşalarda en yiğit olanlar en önden gittikleri için ilk onlar hedef olurlar. Çanakkale’de bu toplumun en cesurlarını, en eğitimlilerini kaybettik, kalanlarla devam ettik sonra iktisadi atılımları gerçekleştirmek için. O 250 bin can Çanakkale’de ölmeseydi, belki de ilk yapay kalp Türkiye’de yapılacaktı. Daha sonra geldik 12 Eylül’e. Dostoyevski’yi, Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmet’i bilen, şiirden anlayan, sinemayla müzikten keyif alan üniversitelilerin ileri beyinli olanlarını hapse tıktık, işkence yaptık. Şanslı olan azınlık yurt dışına kaçtı.

12 Eylül öncesi Türkiye’de iç savaş yok muydu?

Net bir iç savaştan bahsedemeyiz, çünkü kullanılan silahların kaynağını bilmiyorum ben. O silahları onlara verenler mahkemede tanıklık etti. “Ben silahlı saldırıya katılmadım” diyen gençler için “Olur mu, elbette katıldılar” diyen bu kişilerin kim olduklarını bilmiyorum. Onlar şimdi de toplumsal kargaşanın yaşandığı pek çok ülkede yine görev başındadır zaten.

Kötü ya da kötülük denilince uzun yıllar filmlerimizin emektarı Erol Taş gelirdi akıllara ama 80’lerde televizyonlardan bir Ceyar geçti.

Erol Taş’ın kötülüğü belliydi. Cüneyt Arkın’ın sevdiği kıza göz koyardı Erol ağabey, ona kötülük yapardı. Ceyar işin içine emperyalizmi koydu. Kardeşine aşık olan bir kız varsa, onu parayla satın almaya başladı. Kepazelik de orada başladı zaten. İşin içine para girince kahpeliğin dozu arttı. Ben bir muhtarla konuşmuştum, ne oldu bize diye sormuştum muhtara. Şu cevabı vermişti: “Baldızımın gözünün rengini bilmezdim ben. Ayrıca hiç de merak etmezdim. Ama sonra Ceyar geldi ve dizinin her bölümünde yengesine “Ne güzel gözlerin var, ne güzel kolların var” gibi iltifatlar etmeye başladı. Bunlar toplumu etkiledi.”

Doğruydu sözleri muhtarın. Çünkü, yengeye “Ne güzel gözlerin var” demek bize tersti ve cinayet sebebiydi. Buna bizi Ceyar alıştırdı. Biz de bunu içselleştirdik. Öyle içselleştirdik ki, üvey amcasının karısına aşık olan bir adamın hikayesini yıllarca televizyondan izledik. Sonra ‘Filamingo Yolu’ ve ‘Hanedan’la birlikte İstanbul’un tarihi sülieti de değişti, beton manzaralar aldı başını gitti.

Oysa, teknoloji ne kadar değişse de, paranın büyüsü ne kadar cazip gelse de, bütün bunlar eskinin sıcak ilişkilerinin yanında her zaman sönük kalmaya mahkumdur. Keşke herkesi milyon dolarlık lüks sitelerde oturtabilsek. Otursalar ve orada oturmanın hiçbir şey olmadığını anlayabilseler. Bilinçli olarak tüketim toplumu haline getirildik. Sonra biz düne kadar üretmeyi de bilmezdik. Bozkırda dört nala at sürer, üretenlerden vergi alırdık. Üretenler gayrimüslümlerdi ve sonra da bizi fersah fersah geçtiler zaten.
Eğitimli olmak, ahlaklı ve dürüst olmak pek önemsenmemeye başladı. Şimdi eğitimin nedir diye sorulmuyor, kaç pardan var diye soruluyor. Dostluklar değişti.

Arkadaşlar birbirleriyle dertleşirdi…

Evet, arkadaşlar bir dönem bedava psikologtu. Şimdi sizi dinleyecek kimse yok. Sizi dinlemesi için bir psikoloğa 300-350 lira ödüyorsunuz, bir saatlik seansa katılıyorsunuz. Bu seanslar arkadaşlar arasında olurdu oysa. Psikolog direk olarak müdahale edemez ama arkadaşlar ederdi. O hemen kızın babasına gidip “Abi bunlar birbirlerini seviyor” derdi. Bu kadar yokluk ve sorunlar içinde bizim aile sistemimizin hala sağlam kalmasının başka bir izahı olamaz. İsviçreli bizim dertlerimizle başa çıkamaz, Norveçli bu koşullarda yaşayamaz.

Ahmet’in durumu ne olacak, Gülden (Ayşe Tolga) sürekli refüze ediyor onu, aşkına karşılık vermiyor.

Ortada bir arabesk durum var. Ancak Ahmet, nihayetinde “Ya benimsin ya toprağın” demez, “Mutlu ol yeter” der. Sevdası uğruna ne yapması gerekiyorsa onu yapar. 80’lerde sevdiğiniz zaman, kız olsun erkek olsun onu sonsuza kadar bekleyebilirdiniz. Sevdalılar birbirlerini beklerdi, şimdi ise her şey iki tane sms’e bakıyor. Dizideki Ahmet kadar utangaç değilim ama aşk için onun kadar da çaba harcamam.

Şoray Uzun’un en büyük arzusu pilot olmaktı.

Gözlerim 1.25 miyop olduğu için Hava Harp Okulu’na giremedim. 1974’te ilkokula başladığım yıl, İncirlik’e çok yakın olan bizim evin terasından, inip kalkan uçakları izlerdim. Yaşım 45 ama şu an “Hava Harp Okulu’na alacağız seni” deseler, oyunculuğu da bırakırım, malı mülkü de, kariyeri de, her şeyi… Gider pilot olurum. Ama oyuncu olunca her şey olabiliyorsunuz. 1994’te ‘Barışta Savaşanlar’ dizisinde oynadım. Bir üste F 16 pilotu olarak yaşadım. Rol olsa da büyük keyif almıştım.

Uçak almayı düşünmedin mi peki?

Bir dönem Hazerfan Çelebi Havaalanı’ndaydım. Cessna’yla uçtum. Uçmak büyük keyif verdi.

Şoray Uzun, Bulgaristan Razgrad doğumlu… Doğduğun topraklara en son ne zaman gittin?

Doğduğum topraklara en son rahmetli dedemi kaybettikten sonra gittim. Geçen sene gidecektim olmadı ama ilk fırsatta yine gitmek istiyorum. Todor Jivkov zamanında Bulgaristan’da büyük baskı ve zulüm vardı. Dedemi gömmeye gittiğimizde mezarlıkta üzerinde hilal olan mezar taşlarının kırıldığını görmüştük. Sünnet yasaktı ve kaçak yapılırdı. Rahmetli babaannem gizlice mahalleye gelip, gizlice sünnet yapan sünnetçiye götürmüştü beni, sünnetim kaçak yapılmıştı.

Bu sohbet için Şoray Uzun’a ve ‘Seksenler’de emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum. Bu dizide tekrar o yılları yaşamak için üstüne para verip görev alabilecek pek çok gönüllü var. Bunlardan birisi de benim… Birol Güven’e çıtlatırsan sevinirim (gülüyoruz).

Benim için de önemli bu dizi. Salı akşamları ekran karşısına oturunca sanki bu dizinin oyuncusu değilmişim gibi izliyorum olayları (gülüyor).

28 Ocak Pazartesi akşamı ‘Cevap Soruda’ adlı bir yarışma programına başlıyorsun.

2007’de ‘Senin Paran Benim Param’ adlı bir yarışma programı sunmuştum. ‘Cevap Soruda’ farklı ve sürükleyici bir formata sahip. Sevileceğine inanıyorum.

Çoğu kişi merak ediyor, Şoray adı nereden geliyor?

Erkeklerde pek sık rastlanmıyor Şoray adına. Annem bana hamileyken, babam Türkan Şoray’ın bir filmini izlemiş. “Kızım olursa adını Türkan, erkek olursa Şoray koyacağım” demiş. Muhacirlerin tellaffuzu farklı olduğu için bana ‘Şuray’ derlerdi. Zaten nüfus cüzdanımda da ‘Şuray’ yazar (gülüyor).

 

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp