Reklamsız Sözcü

At yarışı kralların sporudur

Cüneyt Çalıcıoğlu, "At yarışı, iddaa'ya, Milli Piyango'ya benzemez" dedi.

14:3012 Ocak 2013
At yarışı kralların sporudur
Cüneyt Çalıcıoğlu, "At yarışı, iddaa'ya, Milli Piyango'ya benzemez" dedi.

O, kamuoyunun çok yakından tanımadığı ancak atçılık dünyasının ve Galatasaray camiasının önde gelen isimlerinden… Evet, Cüneyt Çalıcıoğlu’ndan bahsediyoruz. Çalıcıoğlu’yla Rahmi Koç Müzesi’nin hemen yanı başındaki özgün tasarımlı şirketinde söyleştik. Cüneyt Çalıcıoğlu sorularımızı samimiyetle yanıtladı. İşte o söyleşimiz…

TJK'nın bütçesinin ayağının hem yere bastığını hem de bir anlamda basmadığını söylediniz. Sanırım bir çelişki söz konusu. Bu çelişkiyi nasıl açıklayabilirsiniz?
2013 bütçesinin ödenmesi gerekenler noktasında sürpriz ödemeleri içerisinde barındırdığını söyleyerek bir anlamda yere basmıyor dedim. Çelişki sadece orada. Ödenmesi gereken sürpriz borçlar var. Geçmişte benim de yöneticilik yaptığım dönemde kamu payıyla ilgili sıkıntılar yaşandı ve bunların hepsi yapılandırıldı, uzlaşmalara gidildi, borçlar makul seviyelere indirildi, aylık taksitlendirilme yapıldı ve bir sonraki bütçenin içerisine konuldu. Ama şimdi bu durumda 2013'ü her kim idare edecekse, onun önünde bu durumu bir külfet olarak gördüğüm için söyledim bu sözleri.
Nedir bu sürpriz ödemeler?
Aslında çıkan bu ödeme sürpriz değil ama tarihi itibarıyla sürpriz. Bir kamu payı borcu vardı. Bu problem bizim zamanımızda da ortadaydı. O zaman dava açıldı, itirazi kayıtla ödemeler yapıldı. Ama dönem olarak 2009-2010 dönemiyle ilgiliydi bunlar. 2008-2009'da bizim bir tasarrufumuz olmamıştı. Herhangi bir talep yoktu. Daha inceleme safhasındaydı. İnceleme bitti, kulübün önüne 80 milyon TL gibi bir ek ödeme çıktı. 2012'nin sonunda maliyeyle bir konuşma neticesinde sanıyorum yarısı ödendi. Geriye kalan meblaa 2012 senesi ve ondan sonraki senelere borç olarak önümüzde duruyor. Bir şekilde bu ya taksitlendirilecek ya bir defada çıkarılıp verilecek ya da bir yerden bir destek gelecek, ödenecek. Zaten bunu sayın Erdal Celal Sumaytaoğlu da ‘arkadaşlar bu borç bir şekilde ödenecek’ dedi. Ama külfet midir evet külfettir. Zamanında ödenseydi bu kadar büyük bir külfet olmazdı. Burada tabii bir idare zafiyeti görüyorum.

Peki bu borç hangi döneme ait?
2007-2008 dönemine ait bir borç. Ama önemli olan şu; Onlar da bu borcu herhalde borç olsun diye bırakmamışlardır. O tarihlerde maliyeden aldıkları yazılı olmayan bir görüş ki zaten olayın sıkıntı noktası da bu… Maliyeden alınmış yazılı mukteza halinde bir görüş olsaydı, maliye kendi çelişkisini görür ve belki de bu borç, borç olmak durumunda kalmazdı. Maliye kendi gösterdiği noktadan kendi döndü.

Bu konuda maliye ne demişti?
Maliye herhalde o kamu payının tanımını yaparken şunlar kamu payına dahildir, şunlar ise dahil değildir demiştir. Ama burada 3 tane yasa var. 6132, 5096, 5602. Bunları bilmek gerekir. Bunların hepsini bildiğin zaman bunlar birbirlerini tamamlayıcı bazen de bazı noktalarda çelişkiye düşen yasalardır. Yönetici olarak da bizim görevimiz oradaki tenafuzu gördüğümüz anda muktezasını hemen dosyanın arasına koymaktır.

TJK'nın baskı altında olduğu söyleniyor. Bütçe toplantısında Ömer Faruk Girgin de demişti. Böyle bir baskı var mı? Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kanaatimce biz asla baskı altında değiliz. Atçılık ve TJK hiçbir şeyin baskısı altında değil. Ama belki şunu demek istemiş olabilir diye düşünüyorum; Daha özerk bir yapıdan bahsediyor olabilir. TJK'nın daha evvelden konulara ve kararlara daha hakim bir yapısı vardı. TJK kararları alırdı Tarım Bakanlığı da doğru alınmış kararların onaycısı olurdu. Benim kendi görüşüm, ‘Baskı altındayız'ın manası belki şu olabilir: Eğer TJK atçılık adına aldığı kararları hep doğru almış olsaydı, bakanlık herhalde bu kadar karar noktasında bizi devamlı düzeltme, direfte etme yolunu seçmezdi. Demek ki yapılan hatalar var ki bakanlık da devreye girmiş. Baskı olsa olsa bu manada bir baskı olabilir. Düzeltme manasında.

Yeni yönetimi nasıl görüyorsunuz?
Yorum yapmak için süreç kısa. Onun için fazla bir şey söylemek istemem. İyi niyetli arkadaşlar, dolayısıyla her biri iyi niyetle çalışıyorlar. Bunu söylemeye çalışayım. Ama hatalar yapılmıyor mu? Bence hatalar da yapılıyor. Mesela kışın ortasında İstanbul'a 170 tane ahır yapılıyor. Bir atçı olarak bunu yadırgıyorum. İstanbul Hipodromu'na ilave ahır yapmayı doğru bulmuyorum.

İstanbul Hipodromu'nun belli bir alanı var. Pistleri her gün belli sayıda at tepeleyebilir. O sayıdan fazlası pistlere zarar verir. Bu atların her biri spor, her birinin özel bir alanı, mesafesi olması gerekli. Birbirlerine çok yaklaşmamalı, stres doğurmamalılar. Eğer burası kalabalıklaştırırsanız stresi artırırsınız. Verimlilik azalır ve ileriki tarihlerde bu kaliteli atlara olumsuz yansır. İstanbul Hipodromu'nun, değil bu 170 ahırla hali hazırdaki ahırlarla dahi o ortamı sağlayabildiğini sanmıyorum. En iyisinin ortaya çıkarılması hedeflenmişken bu girişim doğru olmamış oluyor.

Peki… O 170 ahır yerine daha faydalı başka ne yapılabilirdi?
Yine ahır yapılabilirdi. Bu sihirli değnek benim elimde olsa; hemen gider Şanlıurfa'ya 200 tane ahır yaparım. Hemen giderimdim Adana, Ankara’ya 250-300 tane ahır yaparım. Çünkü oralarda dönüm, toprak, mesafe elverişli. O ahırları yapardım. Gerektiğinde boş kalsın, önemi yok. Ama izdiham olmasın. Ahır talep edildiğinde en azından verebilelim.

İstanbul'a farklı şeyler yapalım. İstanbul, yarışçılığın atar damarı. Bir şekilde korunmalı. Çünkü burası bizim ne olduğumuzu dünyaya en iyi şekilde anlattığımız vitrinimiz. O sihirli değnek kimin eline geçerse geçsin ilk fırsatta derhal İstanbul'a ve Veliefendi Hipodromu'na en çok 15-20 km uzaklıkta bir idman pisti yapmamız şart! Veliefendi Hipodromu, insanların sadece yarış koşmak amacıyla at getirip götürdüğü bir yer olmalı. Tercihimiz de o yaptığımız idman pisti civarındaki ahırlarda kalmak olmalı. Bu dünyanın her yerinde böyledir.

Biz, hipodrom atçılığı yapıyoruz. Hipodrom atçılığının çok büyük zararları var. Bu hipodromlarda çok fazla negatif enerji üretiliyor. Çünkü her şey hipodrom içerisinde… Atlar, müşterek bahisler, siyaset, lokal.. Hipodromun içerisini gereğinden fazla alevlendiriyoruz. Hipodromlar sadece yarışların yapılıp seyredildiği yerlerdir. Bana göre bu kadar sosyal baskıyı hipodromlar kaldıramaz. Ortada büyük bir psikolojik güç var. Bu güç atlara da negatif olarak yansıyabiliyor. Hipodromlar mutluluk yerleri ya da hafta sonunu keyifle geçirilecek yerler olacakken biz onları çok fazla stresle doldurmuşuz.

Yarışçılığın vatanı olarak kabul edilen İngiltere'deki uygulamaları bir çok ülke küçük rötuşlerle uygularken bunu Türkiye'de yapmak neden zor?
Amerika'yı neden yeniden keşfetmeye çalışıyoruz diyorsun… (Gülüyor.) Çalışma, önündeki örneklerden faydalan, aynısını takip et değil mi? Çok basit ve yapılması kolay olan bu yolu öneriyorsun. Ama biz her zaman icadı severiz, bundan vazgeçmeyiz. Senelerin örnekleri bence son derece doğru yol göstericilerdir. Bundan faydalanmak lazım, dünyayı tanımak lazım… İdare edenlerin bir karar almadan evvel dönüp nerelerde ne olmuşu çok iyi tespit etmeleri lazım. Bunu yapmış olsalar, seneler itibariyle yönetimden yönetime değişmeyen kararları izliyor olurduk. Bir yönetim gelip iyi niyetleriyle doğru olduğuna inandığı kararlar alıyor, arkasından başka bir yönetim geliyor ve kendi bildikleri doğruyu yapıyorlar. Böyle olunca devamlılık arz etmiyor. Bu da kaostan başka hiçbir şeye yaramıyor. Tavsiyem; Büyük bir strateji içerisinde 10 senelik bir planın yapılması ve gelen yönetimler sadece onu uygulamasıdır.

Son güncelleme: 14:3112.01.2013
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp