Reklamsız Sözcü
UĞUR DÜNDAR

Şehit Polis Cengiz Engizek’in fotoğrafına bakarken…

19 Ocak 2013

Dünden bu yana iki fotoğrafa bakıyorum.
Bunların biri siyah-beyaz, diğeri renkli.
Siyah-beyaz olanda şehit Polis Cengiz Engizek kameraya sanki geleceğini görmüş gibi, endişe dolu gözlerle bakıyor.
Renklide ise Paris'te öldürülen 3 kadın, kırmızı, sarı ve yeşil renkli PKK bayraklarıyla uğurlanıyor.
Şehidin cenazesinde bir avuç insan var.
Diğerinde ise yüz binler…
İçimden nereden nereye diyorum!
Yıllar öncesine, size daha önce de anlattığım bir Tunceli yolculuğuna gidiyorum.

* * *

Zorlu bir yolculuğun ardından Tunceli'ye geldiğimizde güneş, kenti kuşatan sarp tepelerin ardında batmak üzereydi.
Aracımızı kente hakim bir noktada durdurup, ana caddeyi hıncahınç dolduran kalabalığı seyretmeye başladık. Caddenin uzunluğu en fazla 300 metre kadardı. İşsiz insan yığını, cezaevi avlusunda volta atarcasına bir aşağı, bir yukarı yürüyor, sonra yine aynı hareketleri tekrarlayarak, zaman dolduruyordu. Caddenin iki yanında resmi binalar, lojmanlar ve tek tük işyerleri göze çarpıyordu.
Kendimizi sanki bir kente değil de, yarı açık bir cezaevine gelmiş gibi hissediyorduk.
Otelimize vardığımızda şaşkınlığımız daha da artmıştı. Çünkü çatıda silahlı askerler nöbet tutuyor, bulunduğumuz kattaki tüm odalarda, özel harekatçı polisler kalıyordu.
Yüz ifadelerinden yorgun, bıkkın ve gergin oldukları anlaşılıyordu.
Tüm görüntüler, işgal altındaki kentleri anlatan film setlerini andırıyordu.

* * *

Tunceli Emniyet Müdürü, Tuzla Piyade Okulu'nda yedek subaylık eğitimi alırken tanıdığım bir arkadaşımdı. “Burada lokanta bulamazsınız!” diyerek, kameraman arkadaşım Tuncay Ural ve sesçi Yalçın Pala'dan oluşan ekibimizi, lojmanında yemeğe davet etti.
Lojmana gittiğimizde yemekler hazırlanmıştı. Emniyet Müdürü yemek masasında otururken bile, akrep tabir edilen otomatik silahını elinden bırakmıyordu. Munzur Suyu'nda tutulmuş pembe etli alabalık, taze soğan ve salatadan oluşan menüyü afiyetle yemeğe başladık. Bu sırada Müdür, ayağa kalktı ve “Hoş geldiniz” diyerek, kadehini kaldırdı. Biz de “Hoş bulduk” dedik.
İşte ne olduysa o anda oldu. Kucağıma önce akrep silah, sonra da Emniyet Müdürü düşüverdi! Düşer düşmez de horultularla uyumaya başladı!
Meğer bir gece önce emrindeki polislerle birlikte sabaha kadar teröristlerle çarpışmış ve gözünü kırpmadan ertesi gün mesaiye devam etmiş. Buna can mı dayanır?
Yemek bittikten sonra biz giderken o hâlâ uyuyordu!

* * *

Tunceli üzerinden Hozat'a geçtik. Çekimleri Ovacık'ta, Munzur Suyu'nun 40 gözeden süt gibi köpükler saçarak çıktığı kaynağında sonlandıracaktık. Ancak Tunceli'yi Ovacık'a bağlayan yolu sel aldığından, traktör arabasıyla ve dağ yolundan gitmek zorundaydık. Bu da uzun ve meşakkatli bir yolculuk anlamına geliyordu.
Traktör arabasında yalnız değildik. İzinden dönen Ovacık Kaymakamı da bizimle birlikte yolculuk yapacaktı. Tabii onu koruyacak olan silahlı askerler de.
Ayrıca günlerdir ekmek sıkıntısının yaşandığı Ovacık'a, un ve erzak götürecektik.
Un çuvallarıyla erzaklar yüklendi ve yola çıktık.
Yaklaşık 8 saat süren yolculuğumuzda birkaç kez sağanak yağmura yakalandık.
Gece yarısı Ovacık'a vardığımızda, üzerimdeki siyah renkli deri ceket, traktörün fırlattığı çamurlar nedeniyle toprak rengini almıştı. Saçlarım, yüzüm gözüm, çamurdan görünmüyordu. Traktörün arabasından çamurdan bir heykel gibi indiğimde bizi bekleyen çocuklar, koşarak bacaklarıma sarıldılar. Çoğunun ayağı çıplaktı. Kimi elimi tutmaya çalışıyor, kimiyse bacaklarıma sarılıyordu. Sonra büyüklerle sarılıp öpüştük, kırk yıllık dostlar gibi kucaklaştık.
Kaymakamın yüzüne bakan bile yoktu! Anladım ki yıllardır kendilerini unutan devleti onlar da unutmuşlardı!
Bu yoksul ve unutulmuş insanların bizi kurtarıcı gibi görmeleri, hepimizi çok duygulandırmıştı. Kendimizi tutamayıp ağlamaya başladık.
Ertesi sabah uyanıp pencereden baktığımda, gözlerime inanamadım.
Zirvesi karlı Munzur Dağı'nın etekleri bahar çiçekleriyle adeta gelinlik kızlar gibi donanmıştı. Doğa cennet güzelliğindeydi.
Ovacık sokaklarında yaptığımız röportajlardan, yöre insanlarının bu cennette cehennem hayatı yaşadıklarını anladık.

* * *

Son durağımız Elazığ'dı.
Ekibimize Şeker Fabrikası'nın misafirhanesinde yer ayrılmıştı.
Günler sonra nihayet sıcak suyla yıkanabilecektik.
İstirahata geçmeden önce Tunceli ve Ovacık'taki çekimlerimizin kasetlerini sayıp işaretlemeye başladık. O sırada kapıda bir tıkırtı duydum. Arkadaşlara devam etmelerini söyleyerek, sessizce yaklaştım ve kapıyı hızla açtım.
İçeriye “küt” diye biri düşmez mi?
Hemen üzerine oturup “Arkadaşlar bu davetsiz misafire şimdi ne yapalım?” diye sordum. Adamın korkudan dili tutulmuştu!
Sonradan öğrendik ki istihbaratçıymış! Dönemin Elazığ Valisi Kemal Katıtaş'ın emriyle Tunceli'den itibaren bizi izleyip, kimlerle konuştuğumuzu rapor ediyormuş!

* * *

Rezilliğin vardığı boyuta bakın!
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da işsizlik vahim boyutlara ulaşmış…
Gelir dağılımındaki adaletsizlik uçuruma dönüşmüş…
Bölge, iş ve aş getirecek yatırımlardan, eğitimde fırsat eşitliğinden nasibini almamış…
Bunlar yetmiyormuş gibi, siyasi iktidarlar bu coğrafyayı sürgün yeri olarak görmüş. Devlet, gelecek vadeden pırıltılı bürokratlar yerine, kurtulmak istediği sicili bozuk görevlileri oraya göndermiş. Böylece bölge insanında “Demek ki biz, 2'nci sınıf vatandaşız” duygusunu yaratmış…
Terör örgütü de bu bataklıktan beslenip, bölme hesaplarına yönelmiş…
Peki bu sorunlar yumağını çözmesi gereken iktidar sahipleri ne yapmış?
İstihbaratçılarını habercilerin peşine salmış!
Kulağını habercilerin vatandaşla ne konuştuğunu dinlemeye uzatmış!

* * *

O istihbaratçılar şimdi ne yapıyor?
AKP iktidarı adına terör örgütüyle müzakere!..
İşte bu nedenle dünden bu yana şehit polis Cengiz Engizek'in fotoğrafına, cenazesindeki bir avuç insana bakıp bakıp duruyorum.
PKK'lılara neredeyse devlet töreni, şehit polise ise bir avuç insan.
Nereden, nereye?

Uğur Dündar
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp