Reklamsız Sözcü
AYŞE SUCU

Türkiye bunun farkında mı?

10 Kasım 2014

Amin Maalouf, Irak halkının başına gelenlerden hareket ederek, şöyle bir tespitte bulunuyor:
Şu iyi görülmelidir ki, işgalin ilk haftalarından başlayarak, Amerikan yetkilileri dinsel ya da etnik aidiyetleri temel alan bir temsil sistemini uygulamaya koymuşlardır. Bu da kısa sürede ülke tarihinde daha önce eşine rastlanmamış şiddet olaylarının birbiri ardına gelmesine yol açmıştır. Cemaatçilik yurttaşlık düşüncesinin bile yadsınmasıdır ve böyle bir temel üstüne uygar bir siyasal sistem inşa edilemez. Bir ulusu oluşturan çeşitli öğeleri, bir yandan her yurttaşın temsil edildiğini hissetmesi için incelikli, esnek ve örtük biçimde göz önünde bulundurmak ne kadar önemliyse; ulusu kalıcı biçimde düşman aşiretlere bölen bir kota sistemi kurmak da o kadar zararlı, hatta yıkıcıdır.” (Çivisi Çıkmış Dünya, 44)
Bugün Irak ve diğer İslam ülkelerinde yaşanan savaşların temelinde, mezhepsel ve etniksel cemaatçiliğin etkisini görmemek, elbette safdillik olur.
Devlet olabilmek, her şeyden önce, ülkedeki birliği ve bütünlüğü sağlamakla mümkündür.
Bir ülkeyi kaosa mezhepçi, hizipçi, etnikçi cemaatçilik sürükler.
Bitmeyen kanlı savaşlara sahne olan Orta Doğu'ya, yine Maalouf'un ifadesiyle; ABD ve Batı ülkeleri, kendi uygarlıklarındaki değerleri hiçbir zaman yeterince aktarmak istememişlerdir. Irak bunun örneğidir.
Farklılıklara, halklara özgürlük diyerek, bol bol demokrasiden ve insan haklarından bahsedip; bu beldelerin nasıl çatışma merkezleri haline getirildiğine dünya tanık. Ve fakat “sömürgecilik bahanesini ileri süren, yetersiz, kokuşmuş ya da zorba liderlerin” suçları da az değil!

Gelelim devlet-cemaat ilişkisine
Modern devlet, yurttaşlarla ilişki kurar.
Yani muhatapları etnik ya da dini gruplar/cemaatler değil, doğrudan bireylerdir.
Devletle bireyler arasında ortaya çıkacak gerilimleri de, yine modern bir kavram olan Sivil Toplum Kuruluşları
yüklenir.
Orta Doğu ülkelerinin hiçbirinde bu manada birey, dolayısıyla yurttaş yoktur.
Bu coğrafyalarda sorumluluk bilincinin yüksek olmamasının altında yatan etmenlerden biri de bu olsa gerek. Yöneticilerin ise kendilerini la yüs'el/sorgulanamaz görmeleri bunun tabi bir sonucudur.

Burada cemaat ile sivil toplum kuruluşları (STK) arasındaki farka da değinmek gerekir.
STK'ların hukukta yeri vardır. Farklı fikirden, inançtan, mezhepten, kültürden insanların bir arada olmalarına imkan sağlar.
Cemaatler ise birbirine benzeyen, homojen ve kapalı topluluklardır.
Cemaatin üyeleri bulundukları gruplarla kendilerini özdeşleştirirler.

Hukuki değildirler
Günümüz cemaat anlayışları, sosyoloji bilimi açısından söz konusu edilen köklerini de terk etmiştir. Adeta menfaat birliktelikleri haline dönüşmüştür.
Politikacılar da büyümelerine katkıda bulunmuşlardır.
Cemaatleşmeyi haklar üzerinden değerlendirdiğimizde yine problemlerle karşılaşırız.
Aslında insan hakları zemininde, bireyin öne çıkması önemlidir.
Haklar, çok kültürlülük üzerinden siyasi mücadeleye
dönüştürüldüğünde, bu, bireyin değil de kültürel grupların öne çıkmasını sağlamakta ve kolayca politize edilmektedir.
Elbette “hak” ahlaki olduğu kadar siyasi taleptir de.
Ancak siyaset buna, meşru zemin içinde karşılık vermelidir.
Hukukun dışına çıkılması veya tanımlanmamış bir biçimde cevap verilmeye kalkışılması “adaleti” devre dışı bırakır.
Adaletin olmadığı yerde ise devlet uzun ömürlü olamaz.

Genelkurmay'ın brifingi
Söylediklerimizden hareketle; açılımlar ve çözüm süreci adı altında takip edilen politikaları bir kez daha düşünelim. Gazetelerde yer alan, Genelkurmay‘ın Başbakan Ahmet Davutoğlu‘na verdiği brifingde yaptığı şu değerlendirme, içinde yaşadığımız problemi anlatmaya yeter:
Büyük devletler hedef aldıkları ülkelerin içini karıştırıp, parçalayıp bölmek için ayrılıkçı unsurları kullanıyor. Onları destekleyip ayaklandırıyor. Parçalayıp bölemese bile zayıflatıp kendine biat eder hale getiriyor. Bu tipte kritik ülkeler sınır güvenliğini iyi sağlayamazsa o ülkede iç ayaklanmalar bastırılamaz. Ülke parçalanır. Bunun için de çok ivedi
ve güçlü tedbirler almamız gerekiyor.”
Coğrafyamızda olup bitenler; özellikle de Türkiye'deki durum, küreselleşmeyle
postmodernizmin karşılıklı
olarak birbirlerini motive
ettikleri ve ulus devlet üzerindeki yıpratıcı etkisinin bir sonucudur.
Peki, Türkiye bunun ne kadar farkında?

Ayşe Sucu
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp