Reklamsız Sözcü
ORAY EĞİN

Medyada kim kimin yerine geçti

10 Şubat 2014

Ye­ni Meh­met Bar­las: Kıv­rak ka­le­mi ve da­ha da kıv­rak ka­rak­te­riy­le Yıl­dı­ray Oğur. Can­la baş­la sa­vun­du­ğu­nu red­det­me hı­zı Bar­la­s'­a bi­le baş dön­dü­rü­yor­dur. Eğer med­ya­da yük­se­lir ve pa­ra ka­za­nır­sa bel­ki bir vil­la ka­par, ge­ne­ral ağır­lar, ya­nak ok­şar.

Ye­ni Nu­ray Mert: Sert ka­le­mi ve mağ­du­run ya­nın­da dur­ma­sıy­la Ez­gi Ba­şa­ran. Ya­zı­la­rın­da Mer­t'­e kı­yas­la da­ha faz­la bil­gi ve ça­lış­ma var, sa­de­ce yo­rum ve ha­ma­set­ten iba­ret de­ğil. Bal­yoz da­va­sı­na ha­ki­mi­ye­ti, Kürt me­se­le­sin­de da­ğa sem­pa­ti­siy­le bi­li­ni­yor. Üs­te­lik o da Ni­şan­ta­şı'n­da otu­ru­yor.

Ye­ni Yaz­gü­lü Al­do­ğan: Dü­ze­nin ez­dik­le­ri­nin se­si ol­ma­yı mis­yon edi­nen Tuğ­çe Ta­ta­ri. Al­do­ğan al­dı­ğı Fran­sız eği­ti­mi­ni sno­biz­me dö­nüş­tür­me­miş­ti. Ta­ta­ri de gel­di­ği sos­ye­tik çev­re­yi umur­sa­ma­dan ga­ze­te­ci­lik ya­pı­yor. Al­do­ğa­n'­ın Öca­la­n'­la dağ­da yap­tı­ğı rö­por­taj ef­sa­ne­dir; Ta­ta­ri de Kan­di­l'­de ka­ra­yı­lan­la gö­rüş­tü. Ha­pis­ha­ne mek­tup­la­rı bir ara hep Al­do­ğa­n'­a gi­der­di, Ta­ta­ri de bü­tün da­va­la­rı ta­kip edi­yor.

Ye­ni Ru­hat Men­gi: Her­kes on­dan Tür­ki­ye'nin An­na Win­to­ur'­u ol­ma­sı­nı bek­ler­ken bam­baş­ka bir kul­va­ra ge­çiş ya­pan Me­lis Alp­han. Men­gi de ek­te mo­da ya­zar­lı­ğın­dan si­ya­se­te sıç­ra­mış, son yıl­lar­da da cid­di bir ta­kip­çi sa­hi­bi ol­muş­tu. Alp­ha­n'­da bu he­nüz yok ama iki­si de bil­di­ği­ni yaz­mak­ta ıs­rar eden, inat­çı ka­dın­lar. İki­si de ga­ze­te­ci­ler­le ev­li ama eş­le­ri­nin göl­ge­sin­de kal­ma­ya­cak ka­dar ba­ğım­sız. İki­si de gü­zel ve ha­va­lı.

Ye­ni Ser­dar Tur­gut: Ka­le­miy­le gül­dür­me­yi be­ce­re­bi­len Yi­ğit Ka­ra­ah­met. Her ne ka­dar Tur­gu­t'­tan beş bin ki­tap az ve bir dok­to­ra ek­sik ol­sa da iki­si­nin de uz­ma­nı ol­du­ğu bir ko­nu var: Pe­nis.

Ye­ni Can Atak­lı: Oran­tı­sız si­ya­si aşk­la­rın ada­mı Ko­ray Ça­lış­kan. Za­ma­nın­da Atak­lı na­sıl Tan­su Çil­le­r'­i kö­rü kö­rü­ne des­tek­le­diy­se, Ça­lış­kan da CHP'­ye ta­pı­yor. Ama ay­nı Atak­lı ne 28 Şu­ba­t'­a ne de AKP oto­ri­te­riz­mi­ne göz kırp­mış­tı. Ba­ka­lım Ça­lış­ka­n'­ın si­ci­li na­sıl ya­zı­la­cak.

Ye­ni Fa­tih Çe­kir­ge: Ra­ting si­hir­ba­zı Ha­kan Ay­gün. Çe­kir­ge na­sıl sı­fır­dan star di­ye bir ga­ze­te­yi mil­yon ti­raj­la­ra ta­şı­dıy­sa, Ay­gün de Halk TV'­yi en çok iz­le­nen ka­nal yap­tı. İki­si­nin de sır­tın­da ba­gaj var­dı. Bi­ri Uza­n'­a, di­ğe­ri CHP'­ye rağ­men yap­tı­lar. Çün­kü iki­si de ne­yin prim yap­tı­ğı­nı bi­li­yor, hal­kın di­li­ni ko­nu­şu­yor.

Ye­ni Se­dat Er­gin: Hür­ri­ye­t'­in Was­hing­ton tem­sil­ci­si Tol­ga Ta­nış. Ame­ri­ka'nın kod­la­rı­nı çöz­dü, sı­ra­da An­ka­ra­ ola­cak­tır. Ora­dan da İs­tan­bu­l'­a bir ga­ze­te­nin ba­şı­na ge­çe­ce­ği­ne emi­nim. Böy­le­ce ba­sı­nın ge­le­nek­sel li­ya­kat tu­ru­nu ta­mam­la­yan son ga­ze­te­ci ola­cak.

Ye­ni Cen­giz Gül­de­mir: Tek çan­tay­la TV ku­ra­bi­len ama ben­zin de­po­su­nun üs­tü­ne sak­la­nıp Ku­zey Ira­k'­a da sa­va­şa gi­de­bi­len Ser­dar Aki­nan. Bir ya­nıy­la Ufuk Gül­de­mir gi­bi yıl­dız ya­rat­ma, TV kur­ma de­ha­sı. Üs­te­lik ka­fa­sı bo­zul­du­ğun­da da ka­pı­yı vu­rup çık­ma­yı bi­li­yor. Bir yan­dan da Cen­giz Çan­dar gi­bi Or­ta­do­ğu'yu gez­sin, sa­vaş alan­la­rın­dan bil­dir­sin. Tam bir kır­ma.

Ye­ni Za­fer Mut­lu: Sa­de­ce yö­ne­ti­ci­lik yap­sa da­ha ba­şa­rı­lı ola­cak Akif Be­ki. İki­si de den­ge bi­li­yor, iki­si de ik­ti­da­rın han­gi düğ­me­le­ri­ne ba­sı­la­ca­ğı­nı bi­li­yor, iki­si de med­ya­nın An­ka­ra ve iş dün­ya­sıy­la na­sıl köp­rü kur­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni bi­li­yor. Be­ki, bu dö­ne­min ürü­nü de­ğil ya­kın za­ma­nın CE­O'­su ola­cak­tır med­ya­da.

Ye­ni Ya­vuz Do­nat: “Ba­ba­” dev­ri­nin de­ğil “Be­ye­fen­di­” dö­ne­mi­nin ga­ze­te­ci­si Me­te­han De­mir. Ken­di­si­ne bir ge­zi­de ha­ber at­la­tan ga­ze­te­ci­ye “Be­ye­fen­di çok bo­zul­du­” di­ye me­saj bi­le at­mış­tı. Do­nat ne ya­zık ki De­mi­rel son­ra­sı ken­di­si­ni Ana­do­lu'ya vur­muş­tu. De­mi­r'­in ise Be­ye­fen­di aş­kı ve ma­ce­ra­sı Be­ye­fen­di bi­le git­me­den bit­ti.

(Haf­ta­ya: Ye­ni Naz­lı Ilı­cak, Fik­ret Bi­la, Ha­san Ce­mal, Elif Şa­fak, Uğur Mum­cu, Emin Çö­la­şan…)

 HÜKÜMETİ SAVUNACAK KİMSE KALMADI

Bu duy­du­ğu­ma ön­ce inan­ma­dım ama Fa­s'­ta bi­le Türk te­le­viz­yo­nu iz­le­yip alt­ya­zı­la­rın de­ğiş­me­si ta­li­ma­tı­nı ve­ren bir Baş­ba­kan ol­du­ğu ka­nıt­la­nın­ca ik­na ol­dum. Me­se­le şu: Sa­de­ce mu­ha­lif ba­sın de­ğil, yan­daş ga­ze­te­ci­ler de bas­kı al­tın­da. Ve bu ara­lar en çok can­la­rı­nı sı­kan şey An­ka­ra'dan, ya da da­ha doğ­ru­su Baş­ba­ka­n'­dan ge­le­cek bir ta­li­mat. Yi­ğit Bu­lut çı­ta­yı öy­le yük­selt­ti ki hiç­bir hü­kü­met yan­da­şı­nın ek­ran per­for­man­sı ar­tık Baş­ba­ka­n'­ı tat­min et­mi­yor. Sık sık yan­daş ga­ze­te­ci­ler ara­nıp “Yi­ne hiç iyi sa­vu­na­ma­dın hü­kü­me­ti­” di­ye fır­ça yi­yor­lar­mış. Ne yap­sın­lar, hiç­bi­ri Bu­lut ka­dar uça­mı­yor… ve­ya eği­le­mi­yor, ne­re­den bak­tı­ğı­nı­za bağ­lı.

Bir kıs­mı büs­bü­tün ek­ran­la­ra çık­ma­yı bı­rak­tı bi­le. O yüz­den her ge­ce ka­nal­lar hü­kü­me­ti sa­vu­na­cak ye­ni isim­ler arı­yor. Bir kıs­mı bun­ca se­ne des­tek ver­dik­le­ri AK­P'­nin ar­tık sa­vu­nu­la­cak hiç­bir ta­ra­fı ol­ma­dı­ğı­nı gö­rü­yor­lar, en azın­dan ken­di­le­ri­ni kir­let­mek is­te­mi­yor­lar.

Bak­sa­nı­za, Akif Be­ki bir ba­ha­ne bul­du ve ek­ran­dan ken­di­ni çe­ki­ver­di he­men.

ALTIN ÇINGIRAK ÖZEL ÖDÜLÜ

 OKAN BAYÜLGEN'İN MUHTEŞEM DÜŞÜŞÜ

Altın Kestaneler, tıpkı Hollywood'daki Razzie'ler gibi en kötülere veriliyor Türkiye'de. Beşinci törende yarışan adaylar geçen hafta açıklandı. Kestaneler'in içinde bir de özel kategori var: Altın Çıngırak Ödülü. Bu sene dört kişi bu ödülü paylaşacak, çünkü hepsi gerçekten de hak ediyor. Kutluğ Ataman, Okan Bayülgen, Şafak Sezer ve Şahan Gökbakar.

Ödülün bu dörtlüye verilme gerekçesi şu: “Gezi olaylarının ilk günlerinde ‘kalabalığa karışıp', sonrasında nedamet getirerek işi el etek öpmeye kadar vardırmaları nedeniyle…” Diğer üçünden bana ne… Ama arkadaşım diyebileceğim Okan Bayülgen'in bu listede olmasına üzüldüm.

Evet, Gezi sonrası açıklamalarında benim de midemi bulandırdı. Zaten cezasını da çekiyor. Artık popüler kültürde Okan Bayülgen diye biri kalmadı; bir ağırlığı, bir inandırıcılığı yok. Bir hatayla kendisini harcayıverdi.

Ama ben hâlâ bunun nedenini merak ediyorum. Nasıl oldu da kendi zekasıyla hiç bağdaşmayan “İnsanlar hava güzel olduğu için Gezi'ye gittiler” açıklamasını yapıp, özgürlükleri için canlarını riske eden insanlarla adeta alay edebildi, onları küçümsedi…

Para mı? İktidara yaranmak mı? Bunlar basit, yüzeysel açıklamalar bence. Okan, bütün bunlara secde etmeyecek kadar karakterli bilgilidir. 2011 yılında tutuklu gazetecilere kendi meslektaşları sahip çıkmadığı zamanda onların arkasında durdu. Üstelik o korku duvarı henüz yıkılmamışken. Aynı Okan nasıl çuvalladı? Düşünüyorum, içinden çıkamıyorum. Turgay Ciner mi sebebi yoksa? Acaba ona da mı telefon geldi?

Samimiyetle merak ediyorum. Anlatırsa çok sevinirim; ben çoktandır kendisiyle iletişim kuramaz oldum her anlamda.

 KENDİ HAYATINI HARCAYAN BİR APTAL MI?

 EROİN GÖZLER

Phİlİp Seymour Hoffman kendi kuşağının belki de en başarılı aktörüydü, cümlesi ölümünden sonra yazılan yazıların tamamında var.

Onda eroin gözler vardı. Oyunculuğu bir büyük mücadeleden fırlamış gibiydi, insanüstüydü ve ancak çok iddialı bir finalle bitebilirdi. Overdose oyunculuk kolunda şırıngayla overdose bitti.

Önceden eroin kullanıp bırakanların, geri döndüklerinde overdose'a daha yatkın oldukları bilinen bir gerçek. Geçen sene rehabilite olan Hoffman'ın tam iyileşmemesi eroinin tek yönlü bir sokak olduğunu bir kez daha gösteriyor. Ancak onun ölümüyle beraber toplum mahkemeleri kuruldu, ferman veriyorlar. Yakışmış mı, kendi hayatını harcamış, aptalmış…

Ben sadece bize ne, bize düşmez diyorum.

The Guardian gazetesine kendi uyuşturucu bağımlılığı hakkında yazan Russell Brand “Benim derdim uyuşturucu ya da içki değildi” diyor. “Benim derdim gerçeklikti ve uyuşturucuyla alkol çözümümdü.”

Sunset Boulevard'da bir gece kulübünün kapısında overdose'la çok genç yaşta ölen River Phoenix bir keresinde “Kafam suyun üstünde tutmakta zorlanıyorum” demişti. O gece kulübünün sahibi Johnny Depp hâlâ hayatta.

Columbia'dan bir arkadaşım “Bronx'ta aynı gün bir sürü bağımlı öldü, kimse onları romantize etmedi” diye yazmış Facebook duvarına. Belki onların hiçbiri Hoffman gibi üreten, hayata devam eden çağının öncüleri olmadığındandır.

Büyük bir sanatçının hayatıyla ilgili söyleyeceğimiz sözün ürettikleriyle doğru orantılı olduğuna dair yazılı olmayan bir kural var sanki. Phoenix, zamanının en çarpıcı genç oyuncularından biriydi. Hoffman'ın oyunculuğu tanrısaldı.

Gidenler, gölgelerini de geride bırakıyorlar.

JD Salinger'ın Glass Ailesi'nin ağabeyi Seymour bir gün ‘muz balığı' avına çıktıklarında kafasına sıktığı bir kurşunla hayata veda etmişti. Tortusu bütün ailenin üzerinde kaldı. Adaşı Hoffman'ın da izi sinemadan hiç ama hiç silinmeyecek. Seymour'un neden intihar ettiği hiç bilinmedi. Hoffman'ın altın vuruşunu da biz, yani sıradan insanlar, hiç anlamayacağız.

KUTUPTAN HAVA DURUMU 

Ku­tup gir­da­bı ke­li­me­si bü­tün New York­lu­la­r'­ın di­li­ne ya­pış­tı. Gir­dap gi­din­ce gö­rü­şe­lim di­ye plan ya­pı­yo­ruz, ama gi­de­ce­ği yok.

Sı­ca­ğa kaç­mak için bir Los An­ge­les pla­nı… Yi­ne gir­dap ve uçuş­lar ip­tal. Ay­rı­ca Los An­ge­les bi­le so­ğuk. Ne olu­yor bu ül­ke­ye?

İs­tan­bu­l'­da­ki­ler­le ko­nu­şu­yo­rum “Bu­ra­sı çok so­ğu­k” di­yor­lar, ba­kı­yo­rum 0 de­re­ce. New Yor­k'­ta bu kış sı­fır de­re­ce olun­ca “Ha­va ısın­dı­” di­yo­ruz.

Wil­li­ams­bur­g'­da pa­ha­lı bir bu­tik­te bu yıl bil­di­ği­miz as­ker iç­lik­le­ri­nin yüz­ler­ce do­la­ra sa­tıl­dı­ğı­nı gör­müş­tüm son­ba­har­da. Şim­di da­ha iyi an­la­dım.

New York­lu­nun etik iki­le­mi: Ha­va dı­şa­rı­da ek­si 20'y­ken İn­ter­ne­t'­ten ye­mek si­pa­ri­şi ve­ri­lir mi? Bi­raz da­ha faz­la bah­şiş ve­re­rek vic­dan­lar ra­hat­la­tı­lı­yor.

Her kış şöy­le ge­çi­yor: Kar yağ­dı / Bot at­ma­lı­yım / Aman üç gün gi­ye­ce­ğim top­lam ne ge­rek var

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp more