Reklamsız Sözcü
ORAY EĞİN

Son büyük yayın yönetmeni

26 Ekim 2014

Günahları ve sevaplarıyla bir portre

Kat­ha­ri­ne Gra­ham o ak­şam Ge­or­ge­tow­n'­da­ki evin­de ade­ti ol­du­ğu üze­re Ame­ri­kan baş­ken­ti­nin elit­le­ri­ne bir da­vet ver­me­ye ha­zır­la­nı­yor­du. Ay­nı sa­at­ler­de sa­hi­bi ol­du­ğu Was­hing­ton Post ga­ze­te­si­nin bü­ro­sun­da bek­le­yiş var­dı.
Da­ni­el Ell­sberg, ta­ri­he “Pen­ta­gon Ka­yıt­la­rı” di­ye ge­çen bel­ge­ler­de John­son hü­kü­me­ti­nin hal­ka ve Kon­gre'ye Vi­et­nam sa­va­şıy­la il­gi­li na­sıl ya­lan söy­le­di­ği­ni, Pen­ta­go­n'­un hal­ka açık­lan­ma­dan na­sıl Kam­boç­ya'yı ve La­os'­u bom­ba­la­dı­ğı­nı bel­ge­li­yor­du.
Was­hing­ton Pos­t‘­un ge­nel ya­yın yö­net­me­ni Ben Brad­le­e bu bel­ge­le­ri bas­mak için Gra­ha­m‘­ın iki du­da­ğı­nın ucun­dan çı­ka­cak ona­yı bek­li­yor­du. Gra­ha­m‘­ın sağ ko­lu ise bas­ma­ma ta­raf­ta­rıy­dı.
Ade­ti ol­du­ğu üze­re par­ti­de ko­nuş­ma ya­par­ken Gra­ha­m‘­a bir uya­rı gel­di. Ga­ze­te­den arı­yor­lar­dı, bek­le­ye­mez­di, der­hal te­le­fo­na çık­ma­sı ge­re­ki­yor­du. Ko­nuş­ma­yı kı­sa kes­ti, ahi­ze­yi eli­ne al­dı.
Te­le­fo­nun di­ğer ucun­da Ben Brad­le­e, ya­yın di­rek­tö­rü Phil Ge­ye­lin ve ya­yın ko­or­di­na­tö­rü Ho­ward Sim­mons var­dı.
Gra­ham, ha­yır der­se ha­ber mer­ke­zin­de çın­gar çı­ka­ca­ğı­nı bi­li­yor­du. Ya­yın yö­net­me­ni­nin te­dir­gin­li­ği­nin de far­kın­day­dı: “Ne ya­pa­lım?”
Ge­ye­lin ya­nıt­la­dı: “Zor bir ka­rar si­zin için ama bas­ma­lı­yız.”
Gra­ham: “Ga­ze­te­nin so­nu ola­bi­lir.”
Ge­ye­lin: “E­vet bu ih­ti­ma­li de duy­dum.”
Ben Brad­le­e, Was­hing­ton Pos­t‘­un dün­ya­nın en bü­yük ga­ze­te­le­rin­den bi­ri ol­ma­sı­nın mi­la­dı­nın o ge­ce­ki te­le­fon ko­nuş­ma­sı ol­du­ğu­nu söy­ler. Gra­ham, “Go ahe­ad” ya­ni “Ha­di!” de­di­ği an­da Was­hing­ton Post ga­ze­te­ci­lik ta­ri­hi­ne al­tın harf­ler­le adı­nı yaz­dır­dı. Ar­dın­dan Wa­ter­ga­te skan­da­lı ve Pos­t‘­un Ame­ri­kan ve dün­ya si­ya­se­ti­nin sey­ri­ni de­ğiş­ti­ren ha­ber­ci­li­ği gel­di.
Ben Brad­le­e bü­tün o sü­reç­ler­de ga­ze­te­nin ba­şın­day­dı. Ama bir baş­ka özel­li­ği da­ha var­dı. İlk kez ‘St­yle' eki­ni çı­kar­mış­tı; bu­gün eli­niz­de tut­tu­ğu­nuz haf­ta­ so­nu eki de di­ğer bü­tün ga­ze­te ek­le­ri gi­bi bu pal­to­dan çık­tı. Ya­kı­şık­lı, Har­vard­lı, elit ve ik­ti­da­rı se­ven Brad­le­e‘­nin en ya­kın ar­ka­daş­la­rın­dan bi­ri John F. Ken­ned­y‘­di. Ona hem hay­ran, hem de düş­man­dı. Bel­ki onun ka­dar ik­ti­dar sa­hi­bi ol­ma­dı­ğı için iç­ten içe kıs­ka­nı­yor­du. Ken­ned­y‘­nin çap­kın­lık­la­rı­nın da sır­da­şıy­dı. Eşi Jac­qu­eli­ne Ken­ned­y‘­le ar­ka­daş ol­ma­sı­na, hat­ta Baş­kan ve eşi kav­ga edip First Lady so­lu­ğu Brad­le­ele­r'­in Ge­or­ge­town ma­li­ka­ne­sin­de al­ma­sı­na rağ­men, ar­ka­da­şı­nı sat­ma­dı.
Sa­hi, çap­kın Brad­le­e aca­ba Jac­ki­e‘y­le de bir­lik­te ol­muş muy­du?
Ge­çen haf­ta ya­ta­ğın­da hu­zur için­de 93 ya­şın­da ölen Ben Brad­le­e dün­ya ga­ze­te­ci­li­ği­nin son bü­yük ge­nel ya­yın yö­net­me­niy­di. Ku­sur­la­rı ve ba­şa­rı­la­rıy­la. Bir ga­ze­te­ci­lik tan­rı­sı de­ğil­di, ha­ta­lar ya­pan bir in­san­dı. Kü­für­baz ve eli­tist­ti.
Bir­kaç se­ne ön­ce Jeff Him­mel­man ta­ra­fın­dan ya­zı­lan mü­kem­mel Brad­le­e bi­yog­ra­fi­si “Yo­urs In Truth­”u okur­ken ga­ze­te­ci­lik­te­ki kah­ra­man­la­rı­mı­zın, ör­nek al­dı­ğı­mız in­san­la­rın da ku­sur­la­rı ol­du­ğu­nu, bun­lar­la da yüz­leş­me­miz ge­rek­ti­ği­ni gör­düm. Brad­le­e de eleş­ti­ri­le­bil­me­liy­di, ken­di­si bu­nu ka­bul et­me­se de. Me­se­la yer yer Ken­ned­y‘­le ga­ze­te­ci­lik-ar­ka­daş­lık iliş­ki­si­ni muğ­lak­laş­tır­mış­tı, ama bu­nu hiç ka­bul et­me­di. Öte yan­dan, bu mes­lek­te et­ki­si bü­tün dün­ya­da his­se­di­len dev­rim­ler yap­mış­tı.
Brad­le­e‘­nin eşi Kat­ha­ri­ne Gra­ha­m‘­ı “za­man za­man ev­li­li­ği­nin üçün­cü par­ça­sı” ola­rak gör­dü­ğü­nü söy­le­miş­ti. Ga­ze­te­ci­lik­te­ki mi­ra­sı pat­ro­nu Gra­ham ve ara­la­rın­da­ki di­na­mik ol­ma­dan böy­le bü­yük ola­maz­dı; hiç sev­gi­li ol­ma­dı­lar ama hep bir­bir­le­ri­ni des­tek­le­di­ler, an­la­dı­lar, sev­di­ler.
Bü­yük ga­ze­te­ci­le­ri ya­ra­tan bi­raz da bü­yük pat­ron­lar­dır. Ya­zıl­ma­yanı ya­zan ve yaz­dı­rıl­ma­ya­na yaz­dı­ran bu ga­ze­te­nin okur­la­rı ola­rak şans­lı­sı­nız.

Si­hir­li for­mül bu­lun­du

Med­ya­yı kur­ta­ra­cak adam…

Epey bir za­man­dır, sa­de­ce Tür­ki­ye'de de­ğil dün­ya med­ya­sın­da da, ga­ze­te­ci­li­ği kur­ta­ra­cak si­hir­li for­mül üze­rin­de tar­tı­şı­lı­yor. Ha­be­ri oyun şek­lin­de sun­mak mı, vi­de­o'­ya ya­tı­rım yap­mak mı, lis­te­ler ve test­ler yok­sa okur yo­rum­la­rı­na aşı­rı yo­ğun­laş­ma mı… Pek çok şey de­ne­ni­yor, pek azı ba­şa­rı­lı olu­yor.
Ama eli­miz­de ba­zı ve­ri­ler var: Ad­la­rı­na “mil­le­ni­als” de­nen ve 18-33 yaş ara­sın­da­ki kit­le­nin ha­ber tü­ket­me alış­kan­lık­la­rı bir ön­ce­ki ku­şak­tan epey fark­lı. İn­ter­net tra­fi­ği­nin yüz­de 30'u mo­bil ci­haz­lar­dan ge­li­yor. Ve mil­le­ni­al faz­la kon­san­tre ol­ma­yı sev­mi­yor.
Bu in­san­la­ra ulaş­ma­nın bel­li yol­la­rı var. Me­se­la me­me ve po­po gös­ter­mek bir for­mül. Huf­fing­ton Post gi­bi vit­ri­ni bul­var ga­ze­te­ci­li­ğe tes­lim edip, ağır içe­ri­ği içe­ri­ye göm­mek de. Ya da çok da­ha ba­sit bir yo­lu var: Ha­be­ri doğ­ru­dan, ba­sit­çe ver­mek ama ze­ka ve es­priy­le sun­mak. Açık­ça­sı, Ame­ri­ka'da İn­gi­liz bir ko­med­yen bu si­hir­li for­mü­lü bul­mu­şa ben­zi­yor.
John Oli­ver, he­nüz sa­de­ce bir­kaç ay­dır prog­ram yap­ma­sı­na rağ­men şim­di­den ye­ni ku­ru­lan İn­ter­net med­ya ku­ru­luş­la­rın­da cid­di ola­rak in­ce­le­ni­yor, ör­nek alı­nı­yor.
Oli­ver bir ke­re bü­tün ez­ber­le­ri boz­du: Hız ça­ğın­da haf­ta­lık prog­ram ya­pı­yor. Pa­zar ge­ce­le­ri sa­de­ce 30 da­ki­ka bir ön­ce­ki haf­ta­yı ele alı­yor. Prog­ra­mı HBO­‘da ol­du­ğu için rek­lam­ ve­re­ne bo­yun eğ­mek zo­run­da de­ğil, ağ­zı­na ge­le­ni söy­lü­yor, hem de en ağır kü­für­ler­le bü­yük şir­ket­le­rin ürün­le­riy­le dal­ga ge­çi­yor. Kar­ma­şık gi­bi gö­rü­nen ve de­tay­lar­da kay­bo­lu­na­cak bir ha­be­ri alıp de­rin­le­me­si­ne iş­ler­ken bu­nu ay­nı za­man­da gü­nü­müz ku­şa­ğı­nın an­la­ya­ca­ğı bir di­le çe­vi­ri­yor. Me­se­la İn­ter­net ser­vis sağ­la­yı­cı­la­rı­nın bir­leş­me­si­ne yö­ne­lik Kon­gre'de ya­şa­nan tar­tış­ma­la­rı res­mi ev­rak­la­rın dı­şı­na ta­şı­yıp he­pi­miz için ne bü­yük teh­li­ke­ler ya­ra­ta­bi­le­ce­ği­ni gös­te­ri­yor. Ya­hut dış ha­ber­ler­le il­gi­len­me­yen Ame­ri­kan genç­li­ği­ne Hin­dis­tan se­çim­le­ri­nin ve­ya İs­koç­ya'nın ba­ğım­sız­lı­ğı tar­tış­ma­sı­nın ne­den önem­li ol­du­ğu­nu an­la­tı­yor.
Geç­ti­ği­miz haf­ta­lar­da kı­sa sü­re­li­ği­ne Er­do­ğa­n'­la da dal­ga­sı­nı geç­miş­ti.
Oli­ve­r‘­ın bir baş­ka ye­te­ne­ği de prog­ra­mı­nı İn­ter­ne­t'­te pay­la­şıl­ma­ya uy­gun sü­re­le­re bö­lüp her bö­lüm­den ay­rı ay­rı kı­sa vi­de­o ya­ra­ta­bil­me be­ce­ri­si. Ya­yın­da ol­ma­dı­ğı haf­ta­lar­da Yo­uTu­be ka­na­lın­dan kı­sa bir özel bö­lüm ya­yın­lı­yor. Söy­le­me­ye ge­rek yok ta­bi­i ki, bu vi­de­olar da bin­ler­ce de­fa pay­la­şı­lı­yor.
As­lın­da John Oli­ver, yıl­lar­ca ya­nın­da ça­lış­tı­ğı Jon Ste­war­t‘­ın “Da­ily Show­”u­nu bir baş­ka bo­yu­ta ta­şı­dı. Ha­luk Bil­gi­ne­r'­in de rol al­dı­ğı “Ro­se­wa­ter” fil­mi­ni de çe­ken ko­med­yen Ste­wart, ya­pı­lan bü­tün araş­tır­ma­lar­da genç­le­rin bir nu­ma­ra­lı ha­ber kay­na­ğı ola­rak bi­li­ni­yor. Ame­ri­ka gi­bi bir ül­ke­de mil­yon­lar­ca in­san ha­ber­le­ri bir ko­med­yen­den alı­yor. İs­ter is­te­mez, ak­lım Tür­ki­ye kı­yas­la­ma­sı­na gi­di­yor.
Bü­tün ko­med­yen­ler Şa­fak Se­zer ya da Cem Yıl­maz gi­bi ik­ti­da­rın önün­de bo­yun eğe­cek di­ye bir ku­ral yok. Okan Ba­yül­gen gi­bi zo­ru gör­dü mü bir kon­trat uğ­ru­na ka­rak­te­rin­den ödün ve­re­cek de de­ğil.
Yıl­lar­dır Müj­dat Ge­ze­n'­in ka­tı­ldığı “A­re­na” prog­ram­la­rı iz­le­yi­ci re­ko­ru kı­rı­yor.
Bi­zim için de yi­ne bir umut var­dır bel­ki.

Mü­te­ah­hit Kurt­lar Va­di­si

Bro­okl­yn'­i kir­let­me­yin!

Ha­di “Kurt­lar Va­di­si” ya­ra­tı­cı­la­rı­nın en­te­lek­tü­el se­vi­ye­si­nin Re­cep Tay­yip Er­do­ğan gi­bi ol­du­ğu­nu bi­li­yo­ruz, iz­le­yi­ci­le­ri tıp­kı Tak­vim ga­ze­te­si gi­bi ma­ni­pü­le edi­yor­lar, ol­ma­dık komp­lo te­ori­le­ri­ni ger­çek­miş gi­bi su­nup top­lu­mun ca­hil­leş­me­si sü­re­ci­ne kat­kı­da bu­lu­nu­yor­lar. Bun­la­rı bi­li­yo­ruz.
Pe­ki ay­nı “Kurt­lar Va­di­si”­nin bir de in­şa­at işi­ne gir­me­si­ne ne di­yor­su­nuz? Ta­bi­i ki top­lu­mun sa­de­ce ze­ka­sı­nı yağ­ma­la­ma­ya­cak­lar, mü­te­ah­hit­ler ça­ğın­dan pay­la­rı­na dü­şe­ni ala­cak­lar­dı. Pa­na İn­şa­at, bir baş­ka in­şa­at şir­ke­tiy­le or­tak İs­tan­bu­l'­un Ana­do­lu Ya­ka­sı'n­da re­zi­dans ya­pı­yor.
İn­şa­atın adı: Bro­oklyn Park!
Bu kö­şe­nin adı­nı se­çer­ken Bro­okl­yn‘­in ar­tık bir dün­ya mar­ka­sı ol­du­ğun­dan ha­ber­dar­dım.
Ama Bro­oklyn Park di­ye, üs­te­lik Fi­kir­te­pe'de, üs­te­lik de gök­de­len pro­je­si ola­bi­le­ce­ği­ni Bro­okl­yn‘­de ya­şa­yan bi­ri ola­rak hiç tah­min et­mez­dim.
Hi­per-ger­çek­lik akı­mı­nın ön­cü­sü “Kurt­lar Va­di­si” eki­bi bu­nu da yap­mış. Üs­te­lik İs­tan­bu­l'­da her yol da Bro­okl­yn‘­e çı­kar­mış. New Yor­k‘­ta bi­le her yo­lun Bro­okl­yn‘­e çık­tı­ğı­ndan emin de­ği­lim.
Ama Bro­oklyn de­nin­ce ça­ğı­rı­şım ya­pan ba­zı ke­li­me­le­ri bi­li­yo­rum: bil­gi, ze­ka, stil, en­te­lekt, or­ga­nik ta­rım, bi­linç­li tü­ke­tim, sür­dü­rü­le­bi­lir­lik, soy­lu­laş­tır­ma, eşit­lik, öz­gür­lük, hoş­gö­rü, bir­lik­te­lik.
“Kurt­lar” ken­di­sini bu lis­te­de ara­ma­sın, bu­la­maz.

Kü­çük bir not

Ka­ro­lin Fi­şek­çi'nin “İ­ta­at­kar” ad­lı ro­ma­nı ni­ha­yet dün eli­me ulaş­tı. Ba­lon­lu zar­fa, ga­yet iyi pa­ket­len­miş şe­kil­de, ka­za­sız be­la­sız gel­di.

 

 

Bir de dü­zelt­me: Ne­jat di­ye me­rak et­ti­ğim ka­rak­te­rin adı Fu­at'­mış. Bü­tün Ne­jat­la­r'­dan ve Or­han Pa­mu­k'­tan özür di­le­rim.

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram'dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp