Reklamsız Sözcü
SONER YALÇIN

Öfkemizi büyütüyorlar

28 Ekim 2014

Tarih: 25 Ekim 2014. Cumartesi…
06.30… Atatürkçü Düşünce Derneği‘nin (ADD) davetlisi olarak THY uçağı ile Denizli‘ye gittim.
09.40… Şiir Otel'e kaydımı yaptırdım.
14.00… Paneldeki konuşmama başladım. İnsanı ve toplumsal mücadeleyi yok eden “umutsuzluk mikrobuna” karşı mücadele etmek gerektiğini söyledim.
Soruları yanıtladım; kitaplarımı imzaladım.
19.00… ADD yöneticileriyle akşam yemeği yedik.
21.20… Yorgundum; otele döndüm. Yatağa uzandım. Yanımda getirdiğim, Onur Öymen'in “Bir Propaganda Silahı Olarak Basın” adlı kitabını; her daim olduğu gibi altını çizerek okumaya başladım:
– “Haberlerin günlük olarak yazılıp dağıtılması Çin'de M.Ö. 202 yılında başlıyor…”
– “Kristof Kolomb'un coğrafi keşifleri 1493'te Barcelona'da haber bülteni şeklinde halka duyuruluyor…”
– “İngiltere'de ilk gazete 1621'de yayınlanıyor…”
– “Yıl 1734. New York'ta gazeteci John Peter Zenger'in 8 ay hapis cezasına çaptırılması büyük tepkiyle karşılanıyor…”
– “Osmanlı'da ilk gazete Takvim-i Vekayi padişahın fermanıyla 1831'de yayınlanıyor. Ferman şöyle; ‘Bu işe Esat Efendi nezaret edecek, Sarim Efendi'yle Sait Bey'i de bu işe memur ediyorum'…” (Bugün Erdoğan Sultan'ın yaptığı gibi!)
50 sayfa okuduktan sonra göz kapaklarım kapandı…

Bu işin kitabını yazdım

Tarih: 26 Ekim 2014. Pazar…
05.10… Otel odası kapısının sertçe vurulmasıyla uyandım. Kapının çalındığından emin olmak için yataktan bağırdım; “kim o?”
Yanıta şaşırdım; “aç, polis!”
Hâlâ iyi niyetliyim; “herhalde odaları karıştırdılar” diye düşünüyorum.
Kapıyı açtım; biri kimliğini gösterdi; “hakkında yakalama kararı var; hemen giyin, emniyete gideceğiz!”
Neden yakalama kararı olduğunu sordum; önce söylemediler. Kartımı gösterip “Sürekli basın kartına sahip bir gazeteciyim; yani bu ülkede 30 yıla yakındır mesleğin içindeyim. Basın suçu nedeniyle sabahın köründe gazetecinin kapısı çalınmaz. Zaten haksız nedenle bir sabah alıp Silivri Cezaevi'ne attınız. Şimdi yine böyle götürürseniz bu olay çok büyür. Türkiye üç şehidine ağlıyor; böyle gündeme gelmek benim için de hoş değil; amirinizle, emniyet müdürünüzle ya da vali beyle telefonda konuşayım. Ya da savcı beye söyleyin, istediği saatte yanına gideyim…”
Ne dediysem dinletemedim. “Tamam” dedim, “giyinip geleceğim.”
O saatte Odatv‘den sorumlu editör Şahin Çakmaklı‘ya telefon ettim; durumu anlattım.
Sonra, Denizli'ye birlikte geldiğimiz Kırmızı Kedi Yayınları‘ndan Şinasi Gökçe'yi uyandırdım.
Bu arada kapı yine sertçe vuruldu; açtım; “oyalanma” dedi polis.
Giyindim, çıkarken Şinasi Gökçe geldi.
Hava karanlıktı.
Otelin önündeki sivil bir otomobili gösterip; “bin” dediler.
Sinirlendim; “Siz beni kaybetmeye/öldürmeye mi götürüyorsunuz. Nedir bu? Siz sivilsiniz, araç sivil; nereden bileyim sizin polis olduğunuzu?”
Tekrar kimliklerini gösterdiler; ellerindeki telsizleri gösterdiler.
“Sahte polis kimliği, sahte polis yelekleriyle insanların kaçırılıp öldürülmesi üzerine kitaplar yazdım; geçin bunları” dedim.
Bu arada Şinasi Gökçe “Ben de geleceğim” dedi.
Avukat gelsin- gelmesin vs tartışmalar sonucu ikimiz de otomobile bindik.
Binmesem, “polise karşı koydu” diyecekler; polis arkadan kelepçeleyecek; yine o cemaat'in yayın organları ya da yandaş gazeteciler bin bir yalan yazacak.
İnsan inanın bıkıyor; “ne olacaksa olsun artık” diyor!

Adresim belli

Tan ağırmaya başladı…
Denizli'nin ara sokaklarından devlet hastanesi önüne geldik. Şiir Otel'den devlet hastanesine ara sokaklar dışında giden başka bir yol yok muydu, bilmiyorum.
“Sağlık kontrolünden geçirileceksin” dediler.
Sağlık memurları ve doktor beni tanıdı; özür dilediler.
Dışarı çıktım, polisler telefonla konuşuyor.
Sonra yanıma geldiler tavırları değişmişti; “Sizi otele bırakacağız; savcı bey emniyette değil otelde bekleyeceksiniz!”
“Peki” dedim, “ben bir-iki saattir ne diyorum.”
Dönüş yolunda ısrarla sordum; “kime hakaret etmişim; bu hangi dava?”
Polisler söylemedi; başta Denizli Barosu Başkanı Av. Müjdat İlhan ve ADD Denizli Başkanı Av. Gülizar Biçer Karaca olmak üzere avukatlar hakkımda yakalama kararı çıkan davanın konusunu öğrenemedi.
İçimden “herhalde Erdoğan, ‘Kayıp Sicil' kitabımın intikamını alıyor” diye geçirdim. Adliyeye gittiğimizde dava konusunu ve aslında tüm bu eziyetin neden yapıldığını anlamış olduk:
Yaptığı yalan haberlerle yüzlerce insanın hayatını karartıp ABD'ye kaçan Cemaat'in gazetecisi Adem Yavuz Arslan, Odatv'de yayınlanan “Cemaatin Yalancısı Doymak Bilmiyor” haberinden şikayetçiydi. Ankara 35. Asliye Ceza Mahkemesi de hakkımda yakalama kararı vermişti! (Bu Cemaatçi aynı haberle ilgili Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde tazminat davası açtı, kaybetti. Bu davayı takip ettik; ama ceza davasıyla ilgili elimize ulaşmış tebligat yoktu. Bakınız…. Davalar konusunda çok hassasım. O kadar davaya girip çıktım, başıma ilk kez böyle bir olay geliyor.)
Yakalama kararında oturduğum evin ve Odatv'nin adresi yazılı. İstanbul polisi gelip yakalamıyor; Denizli polisi; (bir hafta önce geleceğimi bilmesine; panelde güvenliğimi sağlamasına rağmen) sabaha karşı oteli basıp kıskıvrak yakalıyor! Cemaat'in yayın organı Samanyolu da “asker kaçağı yakalandı” diye haber yapıyor!
Cemaatin amacı, bezdirmek; “ensendeyiz; biz bitmedik” mesajı vermek.
Sonuçta…
Denizli'deki “Mustafa Kemal'in Askerleri”ne veda edip İzmir'e doğru yola çıktım.
Ve bugün… Salı…
Balçova'daki Ekonomi Üniversitesi'nde saat 15.00'te konuşmam var.
Bilsinler ki…
Bize yenilgiyi öğretemeyecekler…
Uzun yürüyüş sürecek…

Soner Yalçın
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp