Reklamsız Sözcü
NİLAY ÖRNEK

Bize böyle insanlarla gel hayat!

8 Temmuz 2015

Ne garip insanlar var. Başlarına gelen kötü olayları ajitasyon amaçlı kullanmıyor, başarılarını bire bin katarak anlatmıyorlar… Bu yüzden Caner Eler'in hikayesini başkasının yazması gerekiyor!

İngiltere'nin Oskar Schindler'i olarak anılan, Nazi döneminde 669 çocuğu Londra'ya kaçırarak hayatlarını kurtaran Sir Nicholas Winton geçtiğimiz günlerde, 106 yaşında öldü.

Onun hikayesinde beni en çok şaşırtan şey ne biliyor musunuz?

Bunu kimseye söylememesi! 50 yıl!

Hatta öyle ki, eşi Grete 1988'de bodrumlarında çocukların ailelerinden gelen teşekkür mektuplarını, çocukların isim listelerini bulmasa durum hiç öğrenilmeyecek!

Ne garip insanlar var.

Başlarına gelen kötü şeyleri ajitasyon amaçlı kullanmıyorlar.

Başarılarını bire bin katarak anlatmıyorlar.

Başkalarının hikayelerini hakkaniyetle, onlar için duydukları gururla, mutlulukla, sevinç ve heyecanla anlatırken sıra kendi yüce taraflarına gelince sen tezahürat yapsan bile onlar, en küçük sesleriyle konuşuyorlar…

Ne garip insanlar var!

nilay-ornek-sli-3

YERE DÜŞEN UN SESSİZLİĞİNDE

Caner Eler, muhtemelen ilgilisinin çok iyi bildiği ama Türkiye genelinde az tanınan biri.

Diğer sporlara da futbol muamelesi yapılan, ‘düşünen spor dergisi' (ömrü uzun olsun) Socrates'in Genel Yayın Yönetmeni.

Aynı zamanda Eurosport tutkunlarının iyi bildiği bir spor anlatıcısı.

Ortak çevremizden kanser atlattığını, bu nedenle yürüme sorunları olduğunu biliyordum da; 15 yıllık kanser mücadelesini, en sonunda kendi araştırıp durumu iyice öğrenip doktorlara “Bacağımı kesin” deyişini, sağ bacağındaki protezle sürdürdüğü yeni yaşamını bilmiyordum. Hikayesini kendisi gazetede yazmış.

Öyle bir yazmış ki… Doktor sakinliğinde, yere düşen un, gökte süzülen balon sessizliğinde…

Babayla bir kavganın bile beş sezon trajediye dönüştüğü Survivor kuşağında yaşayan bizler için çok garip!

ONU SEVERKEN BULDUK KENDİMİZİ

Sonra TED konuşmasını izledim; izledik.

Ben tek başıma izlerken, duyan geldi! Sonuçta 20 kişi “Oha! Adama bak ya” derken ve onu çok severken bulduk kendimizi.

Beş yaşında babasız kalışını. Boşluğu bilgiyle, spor aşkıyla, sporda ‘yıldızının parladığı anlar'la dolduruşunu dinledik…

Ama yine kendini anlatamıyordu Caner Eler.

Kanseri yenişini iki saniyede geçiyor, 1956 Melbourne Olimpiyatları'nda Macaristan ve Sovyetler Birliği arasındaki sutopu maçını, Ervin Zador'un öyküsünü İlyada ve Odysseia gibi anlatabiliyor! (ki hakikaten muhteşem).

İzledim ve hemen yakın dostu, onun için ‘yıldızının parladığı anlardan birinin kahramanı' Bağış Erten'i aradım.

Büyük bir heyecanla…

GÜÇ SENİNLE OLSUN

“Bu adam az anlatıyor, fazla edepli… Ne olur siz anlatın onun hikayesini. Yazın, kitap yapın, belgesel çekin, film olsun. Ama siz anlatın. Annesi, abileri, kız arkadaşı anlatsın, siz yazın” diyorum Bağış'a…

O da bana “Sen bir de şunu bilsen” diye minik minik olaylar anlatıyor, iyice gaza geliyorum.

Umarım ikna edebilmişimdir.

Babam hastanedeyken yan odadaki Vildan Hanım'ın söylediğini hiç unutamam; o saçsız güzel başına bağladığı renkli eşarbı gösterip “Nilay, kemoterapi sonrası şu eşarbın en küçük hareketinin beynimde fırtınalar kopardığı günleri bilirim” deyişini…

Kanser böyle bir şey olabilir; uzun bir süre ‘Neden ben?' de denir! Ama sonra yenilebilir!

Benim babam da yendi. Başka pek çok insan da…

Ve bazı insanları daha az görmemiz lazım bence, Caner Eler gibilerini ise daha çok. Güç seninle olsun Caner; senin gibiler de daha çok bizimle…

Lezzetçiler için büyük gün yarın!

Antalya'da yılların restoranı ‘Yedi Mehmet'te, Michelin yıldızlı bazı restoranlarda yediğinden çok daha lezzetli yemekler yemiş olan benim gibi biri için, bu yıldızın önemi daha çok yemeğe ve emeğe saygıyı ifade eder.

Benzer oyunlar da hoşuma gider.

Ve şimdi 9 Temmuz'da, bence bu yılın en büyük gastronomik oyunu cereyan ediyor.

nilay-ornek-sli

Peru'dan Brezilya'ya, Fransa'dan Şili'ye, İsveç'ten Amerika'ya yayılan bir coğrafyada, dünyanın en ünlü şeflerinden 37'si ‘bir günlüğüne' yer değiştiriyor.

Ülkeler, restoranlar, doğal olarak mutfaklar, ekipler ama en önemlisi ev ve arabalar da değiş tokuş ediliyor.

Bu oyundaki isimler arasında René Redzepi (Noma'nın, aldığı Michelin yıldızlarınının toplamıyla futbol takımı kurabilecek şefi!), efsanevi Alain Ducasse, Ferran Adrià'nın onun kadar ünleneceği izlenimi veren kardeşi Albert Adrià ve çok taktir ettiğim kadın şeflerden Dominique Crenn gibi isimler var.

TÜRKİYE'YE KİM GELECEK?

Ve Türkiye'den de Mehmet Gürs.

(Hatta ben de duyar duymaz olayı burada “Mehmet Gürs'ü kiminle değiş tokuş edersiniz?” başlığıyla yazmıştım.)

‘Gelinaz!' internet sitesinde “Hayatları, kimlikleri… Ve restoranları değiş tokuş ediyoruz!” sloganıyla duyurulan bu etkinliğin biletleri 13 Mayıs'ta satışa çıktı, kısa sürede tükendi.

Şimdi deli gibi merak ediyorum, Mehmet Gürs nereye gidecek? Onun ‘Mikla'sına hangi ünlü şef gelip neler yapacak?

Burada hangi gastronomi tutkunları yemek yiyecek?

Bu arada http://www.shuffle.gelinaz.com/ adresine girdiğinizde restoran seçip ipuçlarından neler olduğunu anlamaya da çalışabilirsiniz?

Noma'da tarifine marihuana katan, İstanbul'da ise kuru kayısı kullanacak, biraz tombul ve erkek şef var mesela!

Bu hafta İstanbul'da olsaydım restoranın önünde kamp kurmuştum!

Hak yemek bizim işimiz; en iyi biz biliriz!

“Müzik sektörünü değiştirecek” denilen Apple Müzik 110 ülkede çalışıyor.

Sadece beş ülkede çalışmıyor: Angola, Tayvan, Porto Riko, İsrail ve Türkiye!

Müzik yazarı Mehmet Tez araştırıp yazmış; nedeni, telif kuruluşlarıyla anlaşma sağlanamaması.

Dünyanın 110 ülkesinde telif sorunu aşılır, koskoca firmalar anlaşır da niye Türkiye'de telif konusunda anlaşılamaz?

Telif kültürümüz olmadığı için olabilir mi?

nilay-ornek-sli-4

TELİF Mİ DEDİ? KAÇ!

Bırakın ücret vermeyi, ‘ismini anmayı', o satırların, o fotoğrafların sahiplerinin ‘imzasını kullanmayı' bile ihmal edişimizden olabilir mi?

Türk medyasında azımsanmayacak sayıda insanın telifsiz, sadece imza karşılığında iş yapmasından olabilir mi?

Popüler olabilecek bir fotoğraf çekip internete koyun, google'da ne kadar çabuk ‘anonim' hale geldiğini göreceksiniz.

Hangi sektörde olursanız olun, arkadaş, eş, dost diyerek kimlerin size ne işler yaptırdığını, hangileri için ücret almadığınızı, adınızın bile anılmadığını düşünün.

Düşündükçe Türkiye'de Apple Müzik'in niye çalışmadığını da anlayacaksınız. Niye bu kadar çok insanın işsiz olduğunu ya da hak ettiğinden az parayla çalıştığını, birden fazla iş yapmaya zorlandığını ve küskün olduğunu da anlayacaksınız…

Çünkü hak yemek bizim işimiz; bunu en iyi biz biliriz!

 

 

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp