Reklamsız Sözcü
ORAY EĞİN

Ama bir katille akrabayım

12 Temmuz 2015

Müjde! Yahudi değilmişim…

ABD'de bir laboratuvar DNA
haritamı çıkardı ve kökenimi açıkladı.

DNA örneğinden köken araştırmaları bu aralar Amerika'da en yaygın modalardan biri. Özellikle hangi ülkeden buraya getirildikleri belli olmayan Afrika kökenli Amerikalıların kendi geçmişleri hakkında fikir edinmelerine yardımcı oluyor bu araştırmalar.
Bu yazın en beğenilen filmlerinden “Dope”un bir sahnesinde beyaz bir karakter siyahları küçümsemek için kullanılan ancak siyahların anlamını değiştirerek kendi aralarında kullanmaya başladıkları n-kelimesi hakkında bir tartışmaya giriyor.
Üç kişilik arkadaş grubunda ırksal kökeni tam olarak belli olmayan bir karakterin n-kelimesini kullanmasına itiraz eden başka beyaz karakter “O kullanıyor da ben neden kullanamıyorum” diyor.
“Ancestry.com'dan kökenimi araştırdım ve yüzde 14 Afrikalı çıktım, o yüzden benim kullanma hakkım var” yanıtını alıyor. Kısacası, DNA araştırması geyiğe dönmüş durumda.
Google kurucularından Sergey Brin'in eski eşi Anne Wojcicki'nin kurucusu olduğu 23andme.com sitesinde bir süre önce ben de DNA örneğimi yolladım.
100 dolarlık bu servis karşılığında eve bir tüp geldi. Yarım saat bir şey yemedikten sonra tübe tükürdüm ve yanında gelen sıvıyla karıştırıp plastik torbaya koyup laboratuvara geri yolladım.
Yaklaşık bir ay önceydi bu.
Bu hafta DNA testimin kaba sonuçları geldi.
Kendi kökenim hakkında ağzımı açık bırakacak sonuçlar bekliyordum doğrusu. Mesela Batı Afrika'daki bir akrabam, ya da Uzakdoğu'ya uzanan kökenim.
Doğrusu hiç şaşırtmadı. Bildiğiniz Orta Doğulu çıktım.
Daha doğrusu yüzde 59.8 Ortadoğulu, 30.9 Avrupalı. 23andme elindeki örneklere dayanarak Türk, Suriyeli veya İran'dan olabileceğimi tespit etti. Bu baba tarafım.
Anne tarafımdan ise Güney Avrupalı'yım. Yüzde 3.5 Balkan, yüzde 3.5 İtalyan. Ayrıca yüzde 5 de Doğu Asya'dan; Yakut ve Moğol. Bu da bir Türk için şaşırtıcı sonuç değil.
Anne tarafımdan DNA kökenlerimizin benzerliğine dayanarak bulunan ünlü akrabamız da Vahşi Batı'nın en meşhur katillerinden Jesse James. Ganster, banka soyguncusu, tren soyguncusu, katil ve efsane. Bir şekilde Sandra Bullock'la da akraba çıkıyorum bu bilgiye göre.
Gelelim en şoke edici gerçeğe: Aşkenaz oranı yüzde 0.1. Yıllar önce sadece dincilerle dalga geçmek için kültürel DNA'mın kodlarında Yahudi sanatçıların yer aldığından yola çıkarak belki de Yahudi olduğumu yazmıştım. Dinciler Türkiye'de okuduğunu pek anlamıyor, ne yazık ki. Bu yazımın gizli Yahudi olduğumun itirafı olduğunu sandılar, sanmaya devam ediyorlar.
Aşkenaz değilim ama Ortadoğu tanımının içinde Sefaradlar da yer alıyor sitede. Belki de… Kim bilir… Neyse…
DNA araştırmam bana ne sağladı? Açıkçası hiçbir şey. Türk olduğumu zaten biliyordum; Türk'ün tam olarak neden oluştuğunun detaylı incelemesini vermedi. Türk'ü burada bir üst kimlik olarak kullanıyorum, Türkiyeli de diyebilirsiniz.
Öte yandan, fark eder mi?
Amerika'da bu aralar, tıpkı transseksüel kelimesi gibi, 'transracial' ya da 'transırksal' kavramı tartışılıyor. Rachel Dolezal adlı bir kadın yıllarca kendisinin siyah olduğunu iddia etti, hatta bu alanda akademik araştırmalar yapıp ders verdi. Aslında beyaz olduğu ortaya çıkınca da kendisine bu ırkı adapte ettiğini söyledi.
Türkiye gibi karmakarışık ve içiçe geçmiş bir toplumda 'transracial' kavramı kolaylıkla karşılık bulabilir aslında. Oysa Türkiye kendi kökeninin zenginliğini benimsemek ve bu çeşitlilikle gurur duymak yerine ırkçılığı benimsemeyi tercih ediyor. Çekik gözlü dövmekle falan övünüyor Türklüğün kendi tekellerinde olduğunu söyleyenler.
Şimdi onlar da Türk, biz de… Öyle mi?

Yeni belgeseli izledim

Amy'yi kim öldürdü?

Amy Winehouse: Su testisi su yolunda mı kırıldı?

1. Şöhretinden faydalanan, kendisine zaafını sömüren, yapıcı yerine yıkıcı bir erkek arkadaş olan Blake mi?
2. Çocukluğundan beri kızına 'Hayır' diyemeyen, hiç sert çıkamayan, hatta kızının 'Anne bana bazen kızman gerek' demesine bile bir şey diyemeyen annesi mi?
3. Uyuşturucu tedavisine ihtiyacı olmadığını söyleyen, kızının şöhretinden faydalanmak için kendi reality show'unu yapan, St. Lucia'da kızı dinlenirken bile kameralarla onu rahat bırakmayan babası mı?
4. En ufak bir anını bile görüntüleyen, telefonlarını hack'leyen, düşüşünü gün be gün aktaran, evinden her çıktığında yüzünde binlerce flaş patlatan paparazzi mi?
5. İstemediği halde onu turneye zorlayan, sürekli baskı kuran plak şirketi mi?
2011'de ölen Amy Winehouse'ın hikayesini arşiv görüntüleri ve yakınlarının tanıklıklarına dayanarak anlatan “Amy” belgeselini izledim geçen gün.
Özel olarak Winehouse hayranı olmadım. Paparazzi hayatını mahvetti klişesine de hiçbir zaman inanmadım.
Yetenekleri sayesinde milyonlarca dolar kazanan insanlar için magazin basınıyla mücadele etmek işin bir zorunluluğu benim için, ödenecek küçük bir bedel
sadece.
Nitekim “Amy” belgeseli de tek bir sorumluya parmak uzatmıyor, özel olarak tek bir kişiyi bu büyük yeteneğin ölümünden sorumlu tutmuyor.
Ama belgeselin tamamını izleyince 27 yaşında biten bu yolculuğun her anının Winehouse'un neredeyse kendi tercihi olduğu anlaşılıyor.
Bir kez daha içki içerse kalbinin duracağı söyleniyor, içiyor mesela…
Grammy Ödülü'nü kazanıyor ama en yakın arkadaşına “Uyuşturucu olmadan hiç tadı yok” diyor.
Çocukluğunda tacize uğramış olmak gibi bir trajedi yok… Sadece anne-babası boşanmış, babası sekiz sene başka bir kadınla aldatmış annesini… İyi de tek boşanan ailenin çocuğu o mu?
Amy Winehouse'un hikayesinde kendi hayatını şımarıkça harcayan bir genç kızdan öte bir şey görmedim. Benzer, hatta daha ağır trajedilerden geçip de ayakta kalabilen binlerce başka insan var. Bunların bazıları başarılı oluyor, bazıları olmuyor. Bazılarının adını biliyoruz, bazılarını bilmiyoruz.
Ama hepsi 27 yaşına kadar kendi kendini yok edecek bir hayat yaşamıyor. Tabii herkes güçlü olacak diye bir kural da yok… Bilmiyorum…
Winehouse öldüğünde Yonca Evcimik “Su testisi su yolunda kırıldı” deyip tepki toplamıştı. “Amy” belgeselini izleyince bir parça hak vermedim değil.

Klinik bir vak'a: Terim

Adam köpeği otobana atarsa…

Fatih Terim bir gazetecinin
işten atılmasına neden oldu.

Fatih Terim ve Alaçatı'daki köpekleri otobana atma meselesi doğru mu değil mi, bilmiyorum. Habere gelin bir gazetecilik dersi gibi yaklaşalım, klinikte iyice inceleyelim.
Önce Vatan'ın magazin eki Makaron'a kapak olan ardından ise işten atılan Öncel Öziçer'in haberinde evrensel gazetecilik kurallarına aykırı boyutlar var. Batı'da bir editörün önüne gelse eksik bulup yayınlamazdı.
Bir kere haberin bir numaralı muhatabının, yani Fatih Terim'in görüşü alınmamış.
İkincisi, iddiaların kime dayandığı belli değil. Çeşme Hayvanseverler Derneği Başkanı dışında görüşü alınan kimse yok.
Ama bir de “Burası Türkiye” gerçeği var:
Haberin taraflarına sormanın Türkiye'de türlü sakıncaları olduğunu biliyorum. Hakkında haber yapılacağını öğrenen Fatih Terim yayınını engellemek için aracılar sokar ve büyük ihtimalle başarılı da olurdu…
Haber yapıldıktan sonra hem bu iddiaları doğrulayanlar, hem yalanlayanlar oldu. Ortada Fatih Terim'in köpeklerden rahatsız olduğu gerçeği var. Terim açıklamasında köpeklerin otobana atılması tehdidini kabul etmiyor ama belli ki komşuyla görüşmüş, başka köpekler mesele olmuş, komşu köpeklerini göndermiş, sokak köpekleriyle ilgili de bir girişimi/görüşü/beyanatı/fikri var.
Haber bu şekilde yazılsa, her boyutuyla verilse, karar okura bırakılsa… Çoğu zaman en iyisi bunu yapmak çünkü.
Her şey kitabına uygun yapılsa bile…
Yine de Öncel Öziçer işsiz kalırdı.
Çünkü otorite karşısında ağlayan bir patronu var.

Haklı bir başarı

Uğur Dündar nasıl yazar oldu

Uğur Dündar televizyondan gazeteye
geçişi başarıyla tamamlayan isimlerden.

Gazetecilik mesleğinde yazılı basınla televizyonculuk arasında görünenden daha ciddi bir disiplin farkı var. Neredeyse habere yaklaşım bile tepeden tırnağa bambaşka. Belki de bu yüzden genelde ekranda başarı gösteren meslektaşlarımız yazılı basında aynı parıltıyı gösteremeyebiliyor. Aynı şey televizyonculuğu deneyen köşe yazarları için de geçerli.
Bunun istisnaları var tabii ki. Sadece ekran şöhretlerine göre köşe verilen pek çok isim var, ama bunlar arasında başarılı olanlar pek az.
Mesela Uğur Dündar. Görüntüsüyle, hatta ses tonuyla tele-vizyoncu olmak için yaratılmış adeta. Mikrofonun onunki kadar sevdiği bir ses daha var mı, bilmiyorum.
Bir televizyon efsanesi olması tesadüf değil nitekim.
Ama Dündar, uzun kariyerinin devamında bir başka alanda daha kanıtladı kendisini: Köşe yazarlığı.
Ekranla gazete arasındaki görünmez duvarları adeta kırdı. Ekranda nasıl yıllarca kendi izleyicisini bulduysa Sözcü'deki köşe yazılarıyla da ciddi bir okur kitlesi yakaladı. Türkiye'nin en çok okunan yazarlarından biri oldu.
Tesadüf mü? Bence değil.
Sırf ekranda olmasın diye çalıştığı kanal satılınca pes etmeyip çalışmayı tercih etti. Üstelik, ekran gibi başarının garanti olduğu bir yerde değil, yazılı basında bunu yaptı.
Yazı yazmak dışarıdan kolay görünen ama ciddi emek isteyen bir iş. Günlük yazı yazmak ise en zoru… Düşünmek, kağıda dökmek… İlhan Selçuk'un deyimiyle “yazının mimarisi”ni tutturmak.
Nerede paragraf yapacağını bilmek bile ustalık. Her uzun paragraf yazdığımda bana köşe yazarlığımın ilk zamanlarında “Enter'a bas” diyen Hıncal Abi'nin tavsiyesini hatırlarım mesela.
Uğur Dündar aslında medyaya şunu kanıtladı: Şöhretine, geçmiş kariyerine sırtını yaslamayacaksın, hep kendini yenilemek ve yeniden yaratmak için çalışacak, çalışacak, çalışacaksın.

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram'dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp