Reklamsız Sözcü

“Mesleki çöplükten” seçti; Neler çıktı, neler…

30 yılı aşkın gazetecilik yaptıktan sonra siyasete atılan CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu "Çöp Adam'ın Gayri Resmi Tarih Tanıklığı" kitabını anlattı...
Zeynep GÜRCANLI
10:5319 Ekim 2016
“Mesleki çöplükten” seçti; Neler çıktı, neler…
30 yılı aşkın gazetecilik yaptıktan sonra siyasete atılan CHP İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu "Çöp Adam'ın Gayri Resmi Tarih Tanıklığı" kitabını anlattı...

Gazetecilik, tarih tanıklığıdır.Duyarsınız. Duyduğunuzu araştırır, bazen yazar, bazen yazamazsınız.Ama hep biriktirirsiniz. Gazeteci Enis Berberoğlu da, gazetecilikte biriktirdiklerinin bir kısmını, bir kitapta topladı. Bunu şimdiki siyasetçi birikimiyle harmanlayıp, okurla paylaştı.

Kitabın adı çok ilginç; “Çöp adamın gayrı resmi tarih tanıklığı…”

Berberoğlu, kitabın adını şöyle özetlemiş; “Çöp Adam topladıklarını atmaya kıyamaz; yaşam mekanını Çöp Ev’de dönüştürür. Ben de medyadan emekliye ayrıldığımda, anılardan ve lüzumsuz bilgiden oluşan bir Çöp Ev’de yaşadığımı fark ettim. Aslında gazeteci pek biriktirmez. Günlük toplar, anında kullanır. Çünkü haberci didikler, ayrıştırır. Parçaları ayrı ayrı analiz eder. İşi bitince unutur, gider… Bir yerlere not almadıysa eğer, yanlış hatırladığı da olur!

Bu kitaba gelince…

Mesleki çöplüğümden rastgele seçkidir. Keyif veren, bazen utandıran anılar. Teklifsiz sorular, kaçamaksız yanıtlar. İddiasız bir dönem tanıklığı…” 30 yılı aşkın gazetecilik kariyerini Hürriyet Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni olarak noktalayan Berberoğlu, artık siyasi kimliği ile öne çıkıyor. CHP İstanbul Milletvekili olan Berberoğlu ile, yeni kitabını konuştuk.

Berberoğlu kitabında bugünkü başkanlık tartışmalarına da, Suriye-Irak konusunda yaşanan sıkıntılara da, FETÖ öncülüğündeki 15 Temmuz darbe girişimine de, tarihi perspektifiyle ışık tutuyor. Kitabı okudukça, bugün kamuoyunda tartışılan tüm sorunların, çok benzerlerinin Türkiye'nin yakın tarihinde, özellikle Turgut Özal ve ANAP'ın tek parti iktidarı döneminde de gündeme geldiğini görmek mümkün.
İşte Berberoğlu ile yaptığımız yeni kitabına ilişkin söyleşi;

“CANLI YAYIN GİBİ KİTAP…”

SORU- Kitap çok hızlı ve rahat okunan bir kitap olmuş. Bitirip kapağı kapattığınız anda, bugünleri, yaşadıklarımızı da düşünmeye zorluyor. Yazma amacınız bu muydu?

YANIT- Samimiyetle söyleyeyim; İnsan bir mesleği bıraktığı zaman, aslında mesleği hakkında çok fazla bilgi sahibi olduğunu farkediyor. Bu bilgileri paylaşmak istedim. Bunlar, zamana karşı duyarlı bilgiler. Dolayısıyla, kitap bir siyasetçi ya da gazeteci kitabı değil. Ben bunu, 1980-90 dönemini yaşamayan genç gazeteciler ya da gazetecilik mesleğinin neye benzediğini merak edenler için yazdım. Gazeteciliğin ne olduğunu, somut vakaların üzerinden anlatmak istedim.

Ancak doğrudan anlatmak yerine, bir nevi test pilotu aracılığıyla yaşadıklarımı, izlenimlerini anlattım. Test pilotu da benimle söyleşileri yapan Gürkan Hacır oldu.

Anlatırken Gürkan Hacır’ın ilgisini kaybettiği yerlerde ben de frene bastım. İlgisi arttıkça daha çok detaya girdim.

Yani, “rating”lere dikkat eden, canlı yayın gibi bir kitap yazımı gerçekleştirdik.

SORU- Kitapta, bugün Suriye'de devam eden Fırat Kalkanı operasyonunun, ABD ile Musul konusunda yaşanan gerginliğin, Türkiye'de daha önce de yaşandığına ilişkin tanıklıklar var. Türk siyasi tarihi kendini tekrar mı ediyor?

YANIT- Türkiye’de dış politika maalesef iç politikaya malzeme ediliyor. Merkez sağ siyasetten gelen liderler, kendisini potansiyel başkan adayı olarak gördüğü için, iç politika ile dış politika birbirine giriyor. Bunun iki nedeni var;

1- Bu bölgenin sahibinin kendisi olduğunu düşünüyor ve bunu da ABD’ye kabul ettirmeye çalışıyor.

2- Bölgesel liderlik, bölgede yaşananlar konusunda da bir sorumluluk getirdiği için, nerede sorun, yangın görse onu söndürmeye koşuyor. Hatırlayın; Ahmet Davutoğlu da Dışişleri Bakanlığı döneminde, Bakanlık mensupları için “itfaiyeci” benzetmesi yapmamış mıydı?
Ancak bu durum, iç politikanın kontrolünü zorlaştırıyor. Özal döneminde Irak operasyonuna asker gönderme isteği, Recep Tayyip Erdoğan’ın başındaki AKP’nin ilk yıllarında yaşanan 1 Mart tezkeresi, hep bu “itfaiyecilik” çabasının ürünü. Böyle dönemlerde lider kendisini adeta sınava tutulmuş gibi hissediyor, ona göre davranıyor.

3- Sınır ötesinde soydaşlar ile genişleyecek bir Türkiye hayali ortaya çıkıyor. Özal bunu “1 koyup 3 almak” olarak ifade etmişti. Aynı eğilimi, Recep Tayyip Erdoğan’da gördük. İktidarının ilk yıllarında, 2009 yılına kadar ABD Başkanı Barack Obama ile yakın olma çabası hep bunun içindi. O dönemde Türkiye, İsrail ile Filistin arasında arabuluculuğa soyundu, Lübnan’da kilitlenen Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahil oldu. Erdoğan bizzat Arap baharı liderliğine soyundu. Kendisini “BOP eş Başkanı” ilan etti.

Bölgedeki bu liderlik çabasıyla eş zamanlı olarak da, Başkanlık projesi hayata geçirilmeye çalışıldı.

Tabi hemen şu sorun ortaya çıktı; Siyaset, özellikle de muhalefet içerde ayakbağı olarak görülmeye başlandı; “Bölgeyi idare eden adam, Meclis’e mi danışacak?” duygusu hakim oldu.

Tabi bu politikalar hem içeride, hem de dışarıda hep duvara çarptı.

“ERDOĞAN BAŞKANLIK İÇİN 25 YIL GEÇ KALDI”

SORU- Bugün yaşadığımız başkanlık tartışmalarının çok benzerinin, Turgut Özal döneminde de yaşandığına mı dikkat çekiyorsunuz?

Dışarıda bölgesel liderliğe, içeride ise “Başkan Baba” olmak konusundaki istek konusunda benzerlik var.

Ancak Özal dönemi ile Erdoğan dönemi arasındaki farkı da göz önüne almak gerek.

Erdoğan, şu anda izlediği politikalarla hem bölgesel liderliği, hem de başkanlığı ele geçirmek için 25 yıl geç kalmış durumda.

25 yıl önceki ve şimdiki tehditler de, fırsatlar da aynı değil. Önce tehditlerden başlayayım;

25 yıl önceki tehdit, Şia tehdidi idi. ABD, bölgede yükselen Şia tehdidini El Kaida gibi, Taliban gibi oluşumlara destek vererek aşmak istedi. Ve elbette bunun sonuçlarına da katlanmak zorunda kaldı.
Bugün terörün hangi mezhepten geldiği konusunda ABD’de ya da dünyanın herhangi bir ülkesinde soru işareti var mı? Son 10 yıl içinde eylem yapan tek bir Şia terör örgütü gösterebilir misiniz? Bu durumda, Suriye’de Esad rejimine karşı El Nusra’yı, IŞİD’i desteklemeye kalkmanın dünyada destek bulmasına imkan yok. IŞİD ya da El Nusra, ya da diğer küçük Sünni cihatçı gruplar Esad’a karşı kullanılabilir bir malzeme değil.

25 yıl öncesine göre ikinci fark ise, PKK konusunda. PKK, yıllarca ABD’nin terör listesinde kaldı. Ancak şu anda Suriye’ye baktığınızda gördüğünüz tablo, Amerikan askerinin, Marksist Leninist PKK’yla birlikte, yanına İran destekli Şii milisleri de alarak IŞİD’e, El Nusra’ya karşı savaşması. Fotoğraf bu.

SORU- Ya Musul konusu? Neden Cumhurbaşkanı Erdoğan Musul operasyonu konusunda bu kadar diretiyor olabilir?

YANIT- Türkiye’nin Arap toprağına ayak basması karşısında topyekun bir Arap direnişi var.

Turgut Özal’la başlayan bu tavır, ilgili ülkenin toprak bütünlüğüne karşı olarak algılanıyor.

1991 döneminde Özal’ın dile getirdiği “Kürtlerle federasyon” hayali, aynı zamanda Irak’ın bölünmesi anlamına da geliyordu. Özal o dönemde Güneydoğu’dan gelecek oylarla, “Başbakan baba” olacağını hesaplıyordu. Bugün aynı hayalin Recep Tayyip Erdoğan’da da olduğunu söylemek mümkün.

“15 TEMMUZ OLDU, TSK SURİYE'YE GİRDİ…”

SORU– Kitapta dikkat çeken bölümlerden biri de, Özal'ın da Irak'a asker sokmak isteyip, bunu başaramaması.

YANIT– 15 Temmuz darbe girişiminin en görünür sonucu şu oldu; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) 2012’de reddettiği, daha sonra uçağı düşürülmesine rağmen yine inatla ayak sürüdüğü Suriye’de sınır ötesi operasyonun, 15 Temmuz’dan sonra gerçekleşmesi.

1991 yılında da Özal’ın Irak’a sınır ötesi operasyon isteği, o dönemin Genelkurmay Başkanı Torumtay’ın istifasıyla bozulmuştu.

1 Mart tezkeresinin reddedilmesinde de yine TSK önemli rol oynamıştı.
Ama 15 Temmuz oldu; TSK Suriye’de açık savaşa girdi.

Şimdi bakıyorum televizyon ekranlarında TSK’nın Suriye’de operasyonda olduğu gün sayısını gösteren numaratörler yer alıyor. Acaba bu numaratörleri daha kaç gün orada tutabilecekler? Ne zaman, nasıl çıkabileceğimiz konusunda kimsenin herhangi bir fikri var mı?

“17-25 ARALIK'TA KİMSE JANDARMANIN NE YAPTIĞINA BAKMADI…”

SORU- Peki 15 Temmuz'a nasıl gelindi?

YANIT- 15 Temmuz’u anlamak için 17-25 Aralık’a bakmak gerekir. Recep Tayyip Erdoğan 17 Aralık’tan sonra, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte Pensilvanya’ya “bu işin devamı gelecek mi?” diye sormak için birini gönderme ihtiyacı duydu. O dönemde ABD’ye Fethullah Gülen ile görüşmeye gönderilen Fehmi Koru, kendi kitabında ayrıntılarıyla anlattı; ABD’ye gitmeden bir gün önce Erdoğan’ı ziyaret ettiğini, uçağının bir gün sonra olduğunu öğrenen Erdoğan’ın aynı gün yola çıkmasını istediğini anlattı. Fehmi Koru yurda döndüğünde ise, 25 Aralık olmuştu; Bizzat Recep Tayyip Erdoğan’a çok yakın bir grup işadamı ve ailesine dönük bir operasyon başlamıştı. Erdoğan’ın buna yanıtı çok ağır oldu. Tutuklama kararı veren hakim, savcılar ve polislerin tümü görevden alındı.

Ancak burada bakılması gereken bir unsur daha var; Kolluk kuvvetleri içinde yer alan, ancak asker üniforması giyen Jandarma’ya da bakmak gerekir.

Eğer o dönemde Jandarma'ya “gidin siz gözaltına alın” denseydi ne olurdu? Askerler, FETÖ’ye karşı tavır almaya o dönemde karar verdi. Ve bunun sonucu da hapisteki Balyoz ve Ergenekon mağdurlarının çıkması olabildi.

15 Temmuz TSK’daki laik ve FETÖ’cü unsurlar yeniden karşı karşıya geldi ve laik kesim kazandı.

“GAZETECİLERE HAKSIZLIK YAPILMASIN…”

SORU- 30 yıldan fazla bir gazetecilik geçmişiniz var. Türkiye'de bugünlerde en çok tartışılan mesleklerden biri gazetecilik. Ne kadar kötü durum?

YANIT- Türkiye’de gazeteciliği savunabilecek isimlerden biri olarak görüyorum kendimi.

Bu mesleğe stajyer olarak başladım, Genel Yayın Yönetmenliği’ne kadar yükseldim. Yıllarca televizyon yorumculuğu, sayfa sekreterliği, köşe yazarlığı, kısacası mesleğin her aşamasında görev yaptım. Mesleğin pisliğini de, gösterilen fedakarlıkları da, iyi işleri de biliyorum.
Şu anda gazeteciliği bir hastalık, Türkiye’yi bir gövde olarak düşünürseniz, bunun içindeki habis bir ur gibi görme eğilimi var.
Hakikaten ur haline geldiği de söylenebilir. Ancak bu habis uru besleyen damarlardan, yani siyasetten, bürokrasiden, yargıdan da bahsetmek gerekir.

Sözcü muhalif bir gazete. Benim çalıştığım 1980’lerdeki Cumhuriyet de muhalif bir gazete idi. Ancak o zamanlarda, darbe döneminin ağır şartlarında bile, bürokrasi ya da yargı mensupları, her türlü tehlikeyi göze alarak, bilinmesi gerektiğine inandıkları bilgeleri kamuoyuyla paylaşırlardı. Bunu da gazeteciler aracılığıyla yaparlardı.
O zamanlarda da iktidarlar, kamuoyunu bu kadar yalan, dolar, tehdit ya da rüşvetle kandırmıyordu.

SORU- Yani gazeteciliğin bugünkü durumuna gelmesinde tek sorun gazeteciler değil diyorsunuz..

YANIT- Kitapta da yer verdiğim gibi, Uğur Mumcu’nun yazdığı yazıların yüzde 90’ı, dava dosyaları gibi, müfettiş raporları gibi, ya da ihbar mektupları gibi, ki o zaman ihbar mektupları imzalı gönderilirdi, açık kaynaklara dayanırdı.

Şimdi bunun hangisi var?

Bakarsanız; devlet, parti devleti. Yargı, parti yargısı. Yasama, tamamen yürütmenin emrinde. Bir muhalefet milletvekili iktidara bir soru sorduğu zaman, soru önergesi verdiğinden, bunun yanıtını bile alamıyor.

Gazeteciler de ancak, bizzat, şahsen tanık oldukları olguları aktarmakla yetinmek zorunda kalıyorlar.

Vicdanen ya da ahlaken kamuoyu adına soru sorma hakkına sahip tek grup olan gazeteciler, tek başına bırakılmış durumda. Olağan üç kaynaktan, yani siyasetten, yargıdan ya da bürokrasiden hiçbir veri gelmiyor.
Şu anda Türkiye’de değil halen görevde olanları, emekli müsteşarlar, Büyükelçiler, yargı mensupları bile konuşmuyorlar. Gazeteci nereden bulup da haber yapacak? Gazetecilere haksızlık yapılmasın.

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp