Reklamsız Sözcü

Prof. Dr. Murat Erdoğan: Suriyeli mülteciler konusunda atılması gereken 6 adım var

Şu an Türkiye'de yaklaşık 4 milyon kayıtlı mülteci bulunuyor. Resmi olarak kayıtlı olmayanları, Türkiye'de doğan ve doğacak çocukları da bu nüfusa eklediğimizde hatırı sayılır bir oran karşımıza çıkıyor: Türkiye'de şu an her 100 kişiden 5'i mülteci. Peki Türkiye'de yaşayanlar, Suriyeli mültecilerle ilgili neler düşünüyor? Mülteci konusunun bir sorun haline gelmemesi için acil olarak atılması gereken adımlar neler? Konu ile ilgili akademik çalışmalar yapan Prof. Dr. Murat Erdoğan, yaptığı araştırma sonuçlarını aktarırken, kendi kendimize şu soruyu sormamızı sağlıyor: Almanya'ya çalışmak için gitmiş ve bu geçen zamanda orada önemli bir nüfusa ulaşan Türklerin, ayrımcılığa maruz kalmalarını, toplum dışına itilmelerini ya da temel insan hakları çerçevesinin dışında bir muamele görmelerini ister miyiz?

Eser AKGÜL
10:365 Ocak 2018
Prof. Dr. Murat Erdoğan: Suriyeli mülteciler konusunda atılması gereken 6 adım var
Şu an Türkiye'de yaklaşık 4 milyon kayıtlı mülteci bulunuyor. Resmi olarak kayıtlı olmayanları, Türkiye'de doğan ve doğacak çocukları da bu nüfusa eklediğimizde hatırı sayılır bir oran karşımıza çıkıyor: Türkiye'de şu an her 100 kişiden 5'i mülteci. Peki Türkiye'de yaşayanlar, Suriyeli mültecilerle ilgili neler düşünüyor? Mülteci konusunun bir sorun haline gelmemesi için acil olarak atılması gereken adımlar neler? Konu ile ilgili akademik çalışmalar yapan Prof. Dr. Murat Erdoğan, yaptığı araştırma sonuçlarını aktarırken, kendi kendimize şu soruyu sormamızı sağlıyor: Almanya'ya çalışmak için gitmiş ve bu geçen zamanda orada önemli bir nüfusa ulaşan Türklerin, ayrımcılığa maruz kalmalarını, toplum dışına itilmelerini ya da temel insan hakları çerçevesinin dışında bir muamele görmelerini ister miyiz?

Dünya Sağlık Örgütü’nün düzenlediği ‘Göçmen ve Mülteci Sağlığı Haberciliği Medya Çalıştayı’, Gaziantep ve Ankara’dan sonra üçüncü kez İstanbul’da gerçekleştirildi. Türkiye’deki Suriyeli mültecilerin ihtiyacı olan sağlık hizmetleri konusunda yapılan çalışmalar, Türkiye’de yaşayanların Suriyeli mülteciler hakkındaki düşüncelerinin temelleri, mülteci ve göçmen konularının medyada ve sağlık haberciliğinde ele alınış şeklinin önemi, ‘yabancı’ olana bakış ve bu konuda atılması gereken politik adımlar gibi konular, çalıştayın ana temalarıydı.

Çalıştayda, ‘göçmenlik’ olgusunu yurtdışında yaşayan Türkler açısından inceleyerek uzun yıllar akademik çalışmalara imza atan Türk-Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve Göç ve Uyum Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Murat Erdoğan, sozcu.com.tr‘nin sorularını yanıtladı. Prof. Dr. Erdoğan, ciddi bir mülteci nüfusa sahip ülke olarak, Türkiye’deki politik ve bireysel yaklaşımları değerlendirdi ve izlenmesi gereken yolları anlattı.

Prof. Dr. Murat Erdoğan

Prof. Dr. Murat Erdoğan                                                                                                                                                          FOTO:SÖZCÜ

Toplantınızda ‘yabancıya, ötekine, bizden olmayan’a bakış konusu ele alındı, şiddet eğiliminin aidiyet duygusu olmayan insanlarda ve topluluklarda ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu, ülkelerini bırakıp gelen Suriyelilerin bu duyguya ne kadar ihtiyaç duyduğu, toplumların neyi ‘tehdit’ olarak algılayabileceği ve Türkiye’de yaşayanların ‘tehdidi’ algılayış şekli ile olası tepkileri konuşuldu ve dünya üzerindeki her bireyin olduğu gibi Türkiye’deki Suriyeli göçmenlerin de insan hakları çerçevesinde temel ihtiyaçlarının karşılanması hakkına sahip olduğu ve bunlar arasında en önemlisinin de ‘sağlık hizmeti almak’ olduğu vurgulandı. Ancak şu da bir gerçek ki; Türkiye’de biz de benzer bir tablo yaşıyoruz; kendi içimizdeki ‘ötekiler’e bakışımızı gittikçe daha çok tartışıyoruz , çocuklarda ve gençlerde aidiyet duygusunun eksikliği ile gelen sorunlardan bahsediyoruz, bütün bu sorunlar sebebiyle şiddetin her grupta yaygınlaşması durumunu, eşit sağlık ve eğitim hizmeti almak konusunda sorunlar olduğunu konuşuyoruz. Yani şimdi neredeyse aynı sorunlarla karşı karşıya kalan bu iki topluluk yan yana geldi. Bunun yanında Türkiye’deki vatandaşların Suriyeliler konusundaki tepkilerini de az çok biliyoruz. Özellikle sosyal medyada bu tepkiler hızla yayılıyor; Suriyelilerin sağlık ve eğitim hizmeti konusunda Türkiyelilere verilmeyen avantajlara sahip olduğu konuşuluyor, yine sağlık anlamında bazı bulaşıcı hastalıklarda artışa neden olduklarından bahsediliyor. Ayrıca savaştan kaçtıkları ve çalışmadan burada ‘rahat’ bir şekilde yaşadıkları da yapılan yorumlar arasında. Peki bu durumda, bu iki grubu nasıl bir arada tutacağız? Projeniz bu çerçevede ne hedefliyor ve nasıl bir yol öneriyor?

Ben yıllarca yurtdışında yaşayan Türkler üzerinde çalıştım. Yani yabancı olmanın, ayrımcılığa uğramanın, eğitimsiz olmanın, toplumdaki karşılaşmaların başka bir yönünü gördüm. Biz yurtdışında yaşayan Türkler için bu anlamda çok mücadele ettik hala da ediyoruz; onların haklarını korumak ve ayrımcılığa uğramamaları için çalışıyoruz. Şimdi bu noktadan Türkiye’deki Suriyeliler üzerine çalışmaya başlayınca şunları görüyoruz; birincisi Türkiye ilk kez bu boyutta bir insani hareketlilik ile karşı karşıya kalıyor ve olayın boyutları fark ettiğimizden daha büyük. 2011 yılında Suriyeliler gelmeden önce Türkiye’de uluslararası koruma altındaki toplam yabancı sayısı sadece 58 bindi. Bu sayı altı senede 65 kat arttı ve 4 milyona ulaştı. Bu çok büyük bir artış ve şükretmek lazım ki şu ana kadar olağanüstü bir sorunla karşılaşmadık. Bir toplum bu kadar insanı, bu kadar kısa sürede ülkelerine alacak ve hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edecek… Çok zor bir ihtimaldi bu. Dolayısıyla toplumun bu duruma tepki göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Çünkü bilmediğimiz, tanımadığımız insanlar geliyor ülkemize ve bu grup toplam nüfusun yüzde 5’ine ulaşıyor. Üstelik gelen kitleye baktığınızda eğitim durumlarının Türkiye ortalamasının çok altında olduğunu, Suriyeliler arasında okula gitmemişlerin oranının % 30'dan fazla olduğunu görüyoruz. Toplumumuzda önceden beri Araplarla ilgili zaten bir takım olumsuz önyargılarımız varken, şimdi böyle bir durumla karşı karşıyayız. Bir de dediğiniz gibi ülkenin kendi içinde yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntıların üzerine bir yük daha binmiş oldu.

“EVRENSEL KURAL: YOKSUL YOKSULLA DAYANIŞIYOR AMA SONRA DÜŞMANLIK BAŞLIYOR”

Dünyada şu an 65 milyon mülteci var. Sanılanın aksine bunların sadece yüzde 15’i Almanya, Kanada, İsviçre gibi gelişmiş ülkelere ulaşabiliyor. Geriye kalan yüzde 85’lik grup, genelde yine komşu ülkelerde ve gariban ülkelerde kalıyor. Afganistan’dan kaçıp Pakistan'a, Mynmar'dan kaçıp Bangledeş’e, Suriye'den kaçıp Türkiye'ye gelenler gibi… Suriye'den kaçan 6,4 milyon da aynı şekilde dağıldı; yani % 85'inden fazlası komşu ülkelerde kaldı, sadece % 15'i AB ülkelerine ve diğer gelişmiş ülkelere ulaşabildi. Ama unutmayalım ki şöyle bir evrensel kural vardır; başlangıçta yoksulun yoksulla bir dayanışması olur, sonra ise yoksul yoksulun düşmanı olmaya başlar. Çünkü paylaşıma yeni bir grup eklenmiş oluyor.

“DEVLET DUYGUSAL OLMAMALI”

Mesela Suriyelilere soruyorsunuz “Türkiye’de sizi en çok memnun eden şey ne?” diye, “Sağlık hizmetleri çok iyi” diyorlar. Ama Türklere sorarsanız, -özellikle de Suriyelilerin yoğun bulunduğu illerde-, en çok bundan şikayet ediyorlar. Almanya’ya giden Türklere baktığımızda; onlar bir süre kaldıktan sonra dönmeyi düşündüler ama sonra da “Türkiye’de sağlık sistemi kötü durumda, en iyisi burada kalalım” dediler. Tıpkı şimdi Suriyelilerin burada yaşadığı durum gibi. Bu durum kalıcılık konusunda birçok insanın farkında olmadığı yepyeni modül daha koyuyor işin içine. Türk toplumunun buna yönelik olarak daha şeffaf bir biçimde bilgilendirilmesi gerekiyorken ne yazık ki kapalı kutular halinde gelen bir politika uyguluyoruz. Bu çok yanlış. Ensarlık, toplumun bir dayanışma anlayışı, duygusu olabilir ama bir devlet politikası olamaz. Devlet dediğimiz şey soğuk bir mekanizmadır. Bizde ise en soğuk olması gereken kurum, en duygusal tepkileri veriyor.

Türkiye’nin Suriyeliler konusunda, şu an yaşadığımız durumu öngörmediği çok açık. Yani bir süre sonra bölgedeki sorunların biteceğini ve Suriyelilerin tekrar ülkelerine döneceğini sanıyorduk. Böyle düşünerek ilk 3-4 seneyi kaybettik zaten. Şimdi aklımız başımıza geldi ve devlet de fark etti ki bu iş kalıcılığa doğru gidiyor ve artık önlem almamız lazım. Ama yine de bu güne kadar hala stratejik bir kararlılık ortaya konulmadı.

ACİLEN HAREKETE GEÇİLMELİ!

Suriyeli göçmenlerle ilgili birçok önemli nokta var; kayıp kuşaklar var, inanılmaz bir emek sömürüsü var, insanlar arasında nefret yükseliyor ve bu nefret bizi de yakacak gibi bir yöne doğru gidiyor. Nefret öyle bir şeydir ki, sizin herhangi bir millete duyduğunuz nefret bir alışkanlık yaratıyor ve zamanla sizden olmayan herkese karşı, hatta takım taraftarları arasında bile ortaya çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla Suriyeliler konusundaki sürecin iyi yönetilmesi çok önemli. Ama yönetilmezse Türkiye’de dalga dalga ırkçı bir milliyetçilik anlayışına doğru gideceğiz. Sayıca çok daha az mülteci kabul eden ülkeler acil önlemler alırken biz bu nüfusla ilgili kesin kararlar almadık bile henüz. Toplumsal tepkiler, mali yük, güvenlik sorunu vs. bütün bunlar bizi harekete geçirmeli.

BİRLİKTE YAŞAMAYA SICAK BAKIYOR MUYUZ?

Bizim bu konu ile ilgili ‘Suriyeliler Barometresi’ araştırmamızın enteresan sonuçları var. Bu çalışmada şu sonuca varıldı: Türkiye'de Suriyelilere yönelik toplumsal kabul düzeyi son derece yüksek olsa da bu kabullenme ‘kerhen’ bir kabullenme. Hatta buna ‘kabul’ değil, ‘tahammül’ demek daha doğru olabilir. Üstelik bu kabullenme oldukça da kırılgan. Türk toplumu Suriyelilere desteğe hazır ve elinden geleni yapıyor da. Ama birlikte bir geleceğe hiç sıcak bakmadığını da ortaya koyuyor. Bununla ilgili iki önemli bulgudan söz etmek isterim. Türk toplumuna ‘Suriyelilerle sizce kültürel olarak benzer miyiz?’ sorusunu yöneltmiştik. 4 sene önce çalışmamızda yüzde 70 oranında, ‘benzer değiliz’ cevabını almış ve şaşırmıştık. 2017 araştırmamızda bu oran yüzde 80’e çıktı. Burada ilginç ve hatta şaşırtıcı olan ise, kültürel bakımdan ve hatta etnik olarak da Suriyeliler ile çok yakın olan Şanlıurfa, Mardin, Hatay, Gaziantep gibi illerde ‘kültürel benzmezlik’ konusundaki oran daha da yüksek çıkıyor. Aslında toplumsal hayat, gerçekler kadar algılar ve tepkilerle şekilleniyor. Bu sonucu toplumun bir ‘reddetme’, ‘mesafe koyma’ tepkisi olarak okumak mümkündür. İkinci önemli bulgu ise şu: Türk toplumu Suriyelilerin artık Türkiye'den gitmeyeceğini istemese de kabullenmiş. O zaman “Suriyeliler nerede yaşamalı?” diye sorduğumuzda, sadece % 15 bizimle birlikte derken, toplumun % 80'den fazlası Suriyelilerin kamplarda yaşaması, onların tampon bölgelere ya da ülkelerine geri gönderilmeleri ya da onlara özel kentler yapılması gibi izole edilmesine yönelik öneriler getiriyor. Bütün bunlar birlikte yaşama Türk toplumumun hazır olmadığının göstergeleri olarak okunabilir.

Peki sizin çözüm önerileriniz neler?

Çözümün birinci adımı, ‘Suriyeliler ne olacak?’ sorusuna cevap vermekti ki aslında bu kendiliğinden cevaplandı çünkü gitmeyecekleri kesinleşti. Ancak cevabı henüz ne devlet olarak ne de toplum olarak kabullenmiş durumda değiliz. Çünkü kabullendiğimiz anda ilk önce mali yük gibi konularla yüzleşeceğiz. Ama bu yüzleşmeyi yapmayarak, geciktirerek bir şey elde edemiyoruz, tam tersine endişeleri, nefreti, düşmanlığı artırıyoruz.

400 BİN SURİYELİ ÇOCUK OKULA GİTMİYOR!

Dolayısıyla öncelikle devletin stratejik bir kararlılık içine girmesi lazım. Hükümet için zor bir şey bu, ama gerçeklerle yüzleşmezsek sadece günü kurtarmış oluruz. Günü kurtarma ise en pahalı ve en riskli yoldur.

Gerçekle yüzleşmenin ardından başta eğitim, sağlık, barınma olmak üzere yaşama katılma ve üretme noktasında mekanizmaların nasıl oluşturulacağı konusuna yoğunlaşmalıyız. Ne yazık ki şu ana kadar Türkiye’ye gelen Suriyeli çocuklarda kayıp kuşak oluştu bile. Onlar savaşın bir parçası olmayan tamamen kurban olan, travmatik çocuklar. Türkiye olağanüstü bir başarı ile halen 615 bin çocuğa okul imkanı yarattı ama okullarda ciddi kalite ve uyum sorunları olduğu da gerçek. Okula gitmeyen 400 binden fazla okul çağında çocuk var. Burada ne okula gidebiliyorlar ne de çocukluklarını yaşayabiliyorlar. Üstelik birçoğu çocuk işçi olarak çalışmak zorunda kalıyor. İnanılmaz bir emek sömürüsüne alet ediliyorlar. Bu sömürünün ileride hangi sorunlara yol açabileceğinin, Suriyeli gençler arasında yükselen öfke birikmesinin farkında değiliz. Sanıyoruz ki ‘Biz onlara kapımızı açtık ve ölene kadar bize minnettar kalacaklar’. Ne yazık ki böyle olmayacak.

“HEM TÜRK TOPLUMUNU HEM DE SURİYELİLERİ DİNLEMELİYİZ “

İkinci ve önemli bir nokta ise bu konuda yerel yönetimlere yetki ve mali kaynak aktarımının önemi karşımıza çıkıyor. Çözümün büyük kısmı aslında yerel yönetimde gizli. Biz Ankara’da, İstanbul’da bunları konuşuyoruz ama asıl Şanlıurfa’da, Gaziantep’te yaşananlar ve yapılacaklar önemli. Yoksa bizim konuşmalarımız havada kalacak.

Üçüncüsü ise bu süreçlere mutlaka Suriyelileri de dahil etmemiz gerekiyor. Onların ne düşündüğünü, hissettiğini öğrenmemiz, sıkıntılarını dinlememiz ve anlamamız lazım.

Dördüncü olarak toplum bilinçlendirilmeli ki mesela Almanya’daki Türkler için ne istiyorsak, buradaki Suriyeliler için de aynı şeyi isteyecek ilkesel seviyeye gelmemiz şart.

Beşincisi Suriyelilerin varlığından rahatsız olsak da gelecekte huzur içinde nasıl yaşayacağımızın samimi arayışı içinde olmamız ve konuyu biraz siyasi alanın dışına taşımamız gerekiyor. Kim, neden oldu, nasıl oldu tartışması siyasi alanda devam edebilir, ama toplumsal alanda daha dikkatli ve hassas olmalı, insan, hak ve huzur merkezli düşünmeliyiz: Kendi huzurlu geleceğimiz için nasıl bir strateji ve sistem yaratacağız. Önemli olan bu.

Altıncısı ve belki de en önemlisi: Türk toplumunu bu konuda iyi bilgilendirmeli, talep ve endişelerini ciddiye almalı ve kaçınılması neredeyse artık imkansız olan ortak geleceğe hazırlamalıyız.

Eğer bu süreci doğru yönetemezsek, daha önce bahsettiğim önemli sorunlar bizi bekliyor olacak.

Vatandaşların tepki göstermelerine neden olan bilgiler doğru mu peki? Örneğin sağlık hizmetlerine ücretsiz ulaştıkları, bulaşıcı hastalıkların yayılmasına neden oldukları gibi konulardaki genel yargılarımız hakkında neler söylersiniz?
Suriyelilerin bütün temel sağlık harcamaları, ilaçlar dahil ücretsiz Türkiye Cumhuriyeti tarafından karşılanıyor. Ortalama bir T.C. vatandaşının devlete yıllık sağlık maliyeti 300 € civarındadır. Yani 3.4 milyon Suriyeli için yılda yaklaşık 1 milyar Euro civarında harcama yapıldığı söylenebilir. Ancak bu harcamalara BM kurumları ve özellikle 2016 sonrasında Avrupa Birliği de önemli katkı veriyor. Halen hem sağlık harcamaları, hem sağlık kurumları hem de sağlık personeli için AB tarafından Sağlık Bakanlığı’na 300 milyon Euro verilmesi kararlaştırılmış, bu paranın 120 milyonu gelmiştir. Ancak neticede temel yükün Türkiye üzerinde kalacağı açıktır. İşte devletin bu konuda şeffaf olmasının önemi burada; vatandaşları ikna etmeye yönelik politikalar geliştirilmeli ve bu bilgiler onlarla paylaşılmalı.

“MÜLTECİ HASTALIK GETİRMEZ”

Uzmanlar Suriyelilerin getirdiği iddia edilen hastalıklarla ilgili olarak ise şunu diyor; mülteci hastalığı getirmez ama o mültecinin şu an yaşadığı koşul, hastalıkların üremesine ve yayılmasına sebep olabilir. ‘Suriye’den özel bir bulaşıcı hastalık getirdiler mi?’ diye sorarsanız, Türkiye’de uzun zamandır görülmeyen çocuk felci, şark çıbanı gibi hastalıklar tekrar ortaya çıkmaya başladığına yönelik iddialar var. Ancak durum çok net değil. Ama başka bir örnek verelim; Türkler arasında bebek ölüm oranı binde 10 iken, Suriyelilerde bu oran binde 27'lerde. Bu durum Türkiye ortalamalarını da etkileyecektir. Ancak sağlık alanı iyi bir düzenleme ile nispeten kolay düzenlenebilecek bir alandır.

KAYITLI SURİYELİLERİN SAYISI, NEREDEYSE BİR AVRUPA ÜLKESİNİN NÜFUSU KADAR

Türkiye'deki Suriyeliler konusu, dünya tarihinin gördüğü istisna insani hareketliliklerden birisidir. Türkiye kitlesel göçlere alışkın olsa da Suriyeliler gibi bir olay hiç yaşanmamıştır. Buna devlet olarak da toplum olarak da kurumsal olarak da hazırlıksız yakalandığımız açıktır. Ancak artık 7. senesinde bu konuyu daha ciddiye almak ve gelecek perspektifini ortaya koymak gerekmektedir. Konu artık sadece bir partinin konusu da değildir, bütün siyasetin ve bütün toplumun konusudur. Kitlesel göçlerde gettolaşma, içine kapanma, eğitimden ve üretimden uzaklaşan gençlerin şiddet unsurlarına katılması durumu o kadar olası ki. Bunun önlemini şimdi almalıyız. Sadece kayıtlı olan Suriyelilerin sayısı ortalama bir Avrupa ülkesi büyüklüğündedir ve ülke nüfusunun % 4.25'ini aştığını unutmamalıyız. Şu ana kadar toplum çok iyi bir dayanıklılık gösterdi, bürokrasi de elinden geleni ortaya koydu. Ama siyasetin daha aktif devreye girmesi, günü kurtaracak değil, huzurlu bir gelecek için gerçeklikle yüzleşmesi gerekiyor. Bunun yolu da kapsamlı uyum politikalarından geçiyor. Kapsamlı uyum politikasından kaçındığımız her gün, maliyet kaybı, kuşak kaybı, zaman kaybı demektir ve huzur kaybına neden olabilir. Konuya ‘krizi kazanca dönüştürelim’ diye yaklaşmak hayalciliğinden uzaklaşıp, ‘En az zararla nasıl çıkarız?’ diye bakmak ve bu konuda muhalefet partilerinin de politika üretmeleri gerektiğini de unutmamak gerekiyor.

SAYISAL VERİLER
Şu an (14.12.2017 itibari ile) Türkiye'de kayıtlı olan Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 412 bin 368'dir. Bunun dışında başta Iraklı ve Afgan olmak üzere diğer sığınmacılar da var ki, onların sayısı da 500 bine yükseldi. Yani Türkiye'de toplam 3 milyon 900 bin mülteci var diyebiliriz. Üstelik bu sayı sadece resmi olarak kayıtlı olanlar ve üstelik burada doğan ve doğacak mülteci çocukların sayısı da az değil. Gerçek sayısının çok daha fazla olduğunu düşünüyoruz. Kayıtlı Suriyelilerin 550 bin kadarı da İstanbul'da yaşıyor. Avrupa Birliği, Suriyeliler için toplam 3 milyar Euro kaynağı aktardı bize. Bunun 300 milyon doları sağlıkla ilgili bütçeye ayrılmış durumda ama bu pay artacak gibi görünüyor. Aslında size çarpıcı bir veri sunayım: Eğer Türkiye'deki Suriyeliler 2011'den bu yana Türkiye'ye değil de Almanya'ya gitseydi, yani 3,4 milyonu aşkın Suriyeli, Türkiye'de değil Almanya'da olsaydı 'Almanya'ya maliyeti ne olurdu?' diye bir hesaplama yaptığımda, bunun 153 milyar Euro'luk bir maliyetinin olacağını tespit ettim. Türkiye'ye verilen desteğin (2 yıl için 3 milyar Euro) ne kadar sembolik kaldığı açıkça görülebilir. Üstelik unutmayalım ki maliyet sadece para da değildir. Buna bir de sosyal ve siyasi risklerin maliyeti eklendiğinde, ortaya çıkan yük çok daha fazladır.

 

Son güncelleme: 15:0805.01.2018
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp