Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Adana sinemayla doldu taştı
Adana sinemayla doldu taştı
24. Adana Film Festivali’nde merakla beklenen yapımlar sinemaseverlerle buluşmaya başladı. Sözcü yazarı Burak Göral, uluslararası festivallerde de başarı kazanan ve Adana'da gösterime giren filmleri takip etti... İşte, Göral'ın değerlendirmeleri...
Burak GÖRAL
Kültür Sanat 27 Eylül 2017 - 16:05

24. Adana Film Festivali'nde merakla beklenen ulusal yarışma filmleri birer birer seyirci karşısına çıkıyor. Dün ‘İki Dil Bavul’un iki yönetmeninden biri olan ve 2012 yapımı ‘Babamın Sesi’nden beri yeni filmi beklenen Orhan Eskiköy'ün ‘Taş’ adlı yeni filminin yarışma galası yapıldı.

Ayrıca 52. Antalya Film Festivali'nden Antalya Film Destek Fonu ödülünü kazanan ve genç yönetmen Emre Erdoğdu'nun ilk filmi ‘Kar’ da ilk kez görücüye çıktı. Bir grup liseli genç arasında geçen bu sivri dilli sert film bakalım jüriden nasıl bir reaksiyon alacak…

Festivalin uluslararası ayağında ise Cannes ve Venedik Film Festivalleri'nde ilgi çekmiş filmler var. Bu filmlerin büyük kısmı Cuma günü İstanbul'da başlayacak olan Filmekimi programında da mevcut. Nitekim dün bu filmlerin dört tanesi peş peşe izlendi.

Güçlü sinemacıların ellerinden çıkmış bu filmler hakkında bir ön bilgiye sahip olmak isterseniz işte kısa yorumlarım:

PARAMPARÇA (In the Fade) : Fatih Akın, bizdeki sinemacıların refleks gösterip de çekemediği bir tema üzerine inşa etmiş yeni filmini. Adaletsizlik modern toplumların en büyük sorunu kuşkusuz ve bu konuda ülkemiz de az mağdur üretmemekte! Burada adına uzun yürüyüşlerin yapıldığı bir meseleyi ülkemiz sinemacıları sanki görmezden gelmekteyken, Akın yeni filmi ‘Paramparça’da, Türk kocası ve küçük oğlunu bir bombalı saldırı sonucunda kaybeden Katja'nın adalet arayışını anlatıyor. Film Alman hukuk sistemine dair kısık sesle bir eleştiri getirirken, bozuk sistem ve ırkçılık üzerine daha derin analizlere girmek istemeyip Katja'nın yörüngesinden ayrılmadan onun kişisel adalet arayışı damarından ilerliyor. Buradaki en büyük şansı ise Diane Kruger'in dramatik ve güçlü performansı. Akın'ın her zaman olduğu gibi şık sahnelerle bezediği film, çok da girinti-çıkıntı barındırmayan düz hikayesine rağmen yine de kendisini izletiyor ve seyirciyi etkilemeyi başarıyor…

fatihakin2MUTSU SON (Happy End) : Kendisine çok sadık bir izleyici kitlesi bulunan Avusturyalı usta yönetmen Michael Haneke'nin bu yeni filmi, yönetmenin 2012 yapımı ‘Aşk’ın (Amour) ardılı. Yönetmenin ‘Ölümcül Oyunlar’ (Funny Games) gibi sert ve tavizsiz filmlerinden hoşlananlar için fazla yumuşak bulunsa da, Haneke Avrupalı burjuva ailelerini didiklemeye devam ediyor. Isabelle Huppert'in, sürekli intihar etmeyi düşünen babasıyla, aile şirketi için yeterince etkili bir lider olamayacağını anlayan hassas oğluyla ve tatminsiz erkek kardeşiyle cebelleşen bir iş kadınını oynadığı filmde, 12 yaşındaki genç oyuncu Fantine Harduin dikkat çekiyor. Geleceğin Marion Cotillard'ı olabilir… Film 13 Ekim'de vizyonda da izlenebilecek.

KARDAKİ İZLER (Wind River) : ‘Scario’ ve ‘Hell or High Water’ gibi başarılı filmlerin senaristi Taylor Sheridan'ın ikinci uzun metrajlı filmi, karlarla kaplı bir Amerikan kasabasında genç bir kızılderili kadının ölümle sonuçlanan tecavüz vakasını araştıran yerel polisler, bir iz sürücü ve bir FBI ajanının gerilimli hikayesini anlatıyor. Ustalıkla yazılmış sürükleyici bir polisiye roman gibi film. Sheridan çok iyi çekilmiş çatışma sahneleriyle de yönetmen olarak göz dolduruyor. Ancak FBI ajanı karakteri için ille de güzel bir genç kadının (Elizabeth Olsen) seçilmesi ve onun da esas adamla (Jeremy Renner) bir bağ kurması gibi kimi Hollywood numaraları da olmasa anlamlı mesajını daha güçlü verebilirmiş.

AŞKIN GÜCÜ (The Shape of Water) : Kariyerinde ‘Şeytanın Belkemiği’ (Devil's Backbone) ve ‘Pan'ın Labirenti’ (Pan's Labyrinth) gibi iki şaheser film barındıran Guillermo del Toro'nun daha özgün ve yaratıcı filmler çekmesini bekliyor gönül hep. Ancak karşımızdaki film 1960'ların başında ABD ve Sovyet Rusya'sı arasında yaşanan soğuk savaş ortamında geçen bir ‘güzel ve çirkin' masalı… Hatta filmin tonu ‘Amelie’, ‘Delicatessen’ ve ‘Kayıp Çocuklar Şehri’ gibi filmleriyle bilinen Jean Pierre Jeunet'nin elinden çıkmış gibi. Hayatının aşkını bulamamış, dilsiz ve yalnız bir kadın olan Elisa'nın Amerikalılar tarafından hunharca testlere tabi tutulan bir deniz yaratığıyla kurduğu bağ, aslında yetişkinler için tasarlanmış yeni bir ‘E.T.’ filmi gibi… Doğrusu Meksikalı yönetmen del Toro'dan çok daha özgün ve yaratıcı bir film beklerdik. Rahat izleniyor ama bir sürekli bir sürü başka filmler, sahneler ve hikayeler akla geliyor.

Burak GÖRAL
Kültür Sanat 27 Eylül 2017 - 16:05