Reklamsız Sözcü

Festival içinde bir koca dünya

Sinemayı çok seven bir şehir olmasıyla ünlüdür Adana. Türkiye sinemasını yıllarca Adanalı yapımcılar, Adanalı köklü aileler ve içlerinden çıkardıkları sinemacılarla her türlü yücelttiler, destek oldular. Böyle bir iklimden çıkan Adana Film Festivali ise tarihinde bir süre çeşitli nedenlerden dolayı yapılamadı ama yapıldığı her sene şehrin insanlarının çok sahiplendiği ve şenlik havasının hep korunduğu bir festival oldu.
Burak GÖRAL
13:0827 Eylül 2016
Festival içinde bir koca dünya
Sinemayı çok seven bir şehir olmasıyla ünlüdür Adana. Türkiye sinemasını yıllarca Adanalı yapımcılar, Adanalı köklü aileler ve içlerinden çıkardıkları sinemacılarla her türlü yücelttiler, destek oldular. Böyle bir iklimden çıkan Adana Film Festivali ise tarihinde bir süre çeşitli nedenlerden dolayı yapılamadı ama yapıldığı her sene şehrin insanlarının çok sahiplendiği ve şenlik havasının hep korunduğu bir festival oldu.

Artık tamamen birbirine çok alışmış, uyum içinde çalışan, samimi bir ekibi, tıkır tıkır işleyen bir düzeni vardır festivalin. Bu sene 23. kez sektörün önemli yönetmenleri, oyuncuları, yapımcıları, senaristleri, eleştirmenleri, görüntü yönetmenleri; kısacası sektöre emek veren her kesimden konuklar bir araya geldi Adana'da. Tarık Akan filmleriyle anıldı. Yaşar Kemal ve eserleri konuşuldu. Sinemanın çeşitli alanları üzerine ‘workshop'lar yapıldı, sergiler düzenlendi… Adana bir hafta boyunca her zamankinden daha çok sinema soludu.

Türkiye sinemasının çok önemli isimlerini bir araya getiren festivalde kısa filmler, belgeseller senaryolar da yarıştı her sene olduğu gibi. Dünya sinemasının en merak edilen yeni filmlerinden epey iyi bir seçkinin de izlenebildiği festivalde tabi ki en çok Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması takip edildi, konuşuldu…

Jüri başkanlığını yönetmen Tayfun Pirselimoğlu'nun yaptığı jüride yönetmen Emin Alper, görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi, oyuncular Hatice Aslan ve Muhammet Uzuner görev almıştı.

Yarışmanın ‘yeni' filmleri..

Ulusal yarışmayı oluşturan 12 film, festivalin üç gününü kapsayan bir program dahilinde gösterildi. Seyirci ödülünü alan Yüksel Aksu imzalı “İftarlık Gazoz” ve Çağan Irmak'ın filmi “Nadide Hayat” daha önce vizyona girmişti. Yarışmacı olan diğer on film ilk kez Türk seyircisi karşısına çıktı. Her sene olduğu gibi bu sene de her filmin ardından bir moderatör eşliğinde soru-cevap kısmı yapıldı. Seyirciler de filmlerin yaratıcı ekiplerine sorular sorma fırsatı buldular böylece. Hatta iki filmin (“Babamın Kanatları” ve “Rüya”) moderatörlüğünü de bendeniz üstlendi.

Yönetmenliğini Güven Beklen'in yaptığı “Mehmet Salih” Adana'da çekilen bir ‘ilk film'di. Çarpıcı hikayesine rağmen son derece kısıtlı imkanlarla çalışıldığı her sahnesinde belli oluyordu maalesef. Ama umut veren bir isim olduğunu düşündürtebildi yine de Beklen.

Genç yönetmen Erhan Tuncer'in filmi “Ağustos Böcekleri ve Karıncalar” ise ilk başta tecrübeli oyuncuları Erdem Akakçe ve Bennu Yıldırımlar'ın performanslarıyla dikkat çekti. Ama onun dışında kimilerince ‘enteresan bir sürpriz film' olarak değerlendirilmesine rağmen, kimsenin favorileri arasına da giremedi.

Handan Öztürk'ün yeni filmi “Bana Git De”, ‘müzik piyasası'nın şartlarına ayak uyduramayan gitarist Ali'nin kendini ve müziğini bulmak için çıktığı yolu anlatan, kağıt üzerinde iyi duran bir hikayeye sahipti. Başrollerini Tayanç Ayaydın, pop yıldızı Atiye ve Seyyal Taner'in paylaştığı film, maalesef televizyon dizisi estetiğinden mustarip ve demode bir film diline sahipti.

Daha önce “Eylül” ve “Özür Dilerim” adlı filmleriyle tanınan yönetmen Cemil Ağacıkoğlu yeni filmi “Tarla”da borcu yüzünden ailesinin tarlasını satmaya çalışan Tarık adlı bir adamın hikayesini anlatıyor. Ailesini ikna etmek için uğraşan Tarık, dönüş yolunda mecburen erkek kardeşini de yanına almak zorundadır.. Daha çok iki başrol oyuncusu Serkan Ercan, Ilgaz Kocatürk'ün performanslarıyla akıllarda kalan film, yönetmenin aşırı minimalist tutumu yüzünden hedefinden uzaklaşmış. Hikayeyi bütünleyici hamleler yapmaktan bilinçli olarak uzak durmuş sanki Ağacıkoğlu. Jüri üyeleri yine de “Jüri Özel Ödülü”nü vererek “Tarla”yı görmezden gelmediklerini belirtmiş oldular.

Yönetmenliğini Çağdaş Çağrı'nın yaptığı ve özellikle de tecrübeli oyuncu Bülent Emin Yarar'ın başrolde olmasıyla belli bir beklenti yaratan “Geçmiş” ise yarışmanın en zayıf filmlerinden biri olarak hepimizi şaşırttı. 80'li yılların bunalımlı Türk filmlerini hatırlatan film, kadın avcısı, narsist kahramanının geçmişiyle hesaplaşmasını samimi bir dille yansıtmak yerine oldukça demode, itici ve cinsiyetçi bir bakış açısıyla, hiç etkili olamayan diyaloglarla ele alıyor. Ödül töreninden eli boş dönen filmlerden biri oldu haliyle…

babamin_kanatlari

Yılmaz Güney filmi gibi: “Babamın Kanatları”

Festivalin en heyecanlandıran filmlerinden biri hiç şüphe yok ki ödül gecesi adı en çok anons edilen film olan “Babamın Kanatları”ydı. Yönetmen Kıvanç Sezer bu ilk filminde işçi ölümlerini hikayesinin merkezine koymuş. Ailesinden uzak İstanbul'da bir şantiyede çalışan inşaat işçisi İbrahim, kanser yüzünden yakında öleceğini öğrenince çocuklarına ve karısına maddi bir şeyler bırakabilmek için çırpınıp duruyor film boyunca. Aynı inşaatta çalışan yeğeni Fırat ise kendisine başka çıkışlar yaratmaya çalışıyordur.

Sezer'in filmi kolaylıkla sömürüye kapı açabilecek bir hikaye anlatıyor olsa da bu yola hiç sapmıyor. Üzgün bir hikayeyi dik durarak anlatmayı başarıyor. Ama bu uğurda İbrahim'in hüznünü yansıtmaktan birazcık da olsa feragat etmiyor değil. Buna karşılık Fırat'ın kız arkadaşıyla yaşadıkları da ayrı bir film konusu olabilirmiş. Bu üç karakteri canlandıran üç şahane oyuncu da jürinin dikkatinden kaçmadı. 40 yıldan fazla bir süredir nice filmde onlarca karaktere hayat veren Adanalı aktör Menderes Samancılar “En İyi Erkek Oyuncu”yu, genç oyuncular Musab Ekici ve Kübra Kip de yardımcı oyuncu dallarındaki ödülleri sonuna kadar hakettiler.

Türkiye sinemasında iyi ki var dediğim yönetmenlerden biri olan Derviş Zaim'in onuncu filmi “Rüya”da şehrin içindeki insanlarla birlikte nasıl da kötü bir değişimden geçtiğini ve buna karşı insanın duruşunu anlatmakta. Genç bir mimar kadın, amcasının inşaat şirketinde şahit olduğu rant kavgasına, hırsa ve usulsüzlüklere karşı sürekli bir şeyler yapmaya çalışsa da ‘sistem' kendisini çok sıkı koruma altına almış durumdadır. Olan hep iyi insanlara olmaktadır…

Zaim, geleneksel sanatlara, mitlere olan ilgisini ve entelektüel dünyasını filmlerine çok iyi yediren bir sanatçı. “Rüya”da bütün bunlara geleneksel dramatik yapıyı zorlayan bir senaryoyu da eklemiş bu sefer. Birbirinin içinden geçen sahneler, fiziksel değişikliğe uğrayan karakterler ve içiçe geçmiş rüyalarla bir süre sonra klasik sinemadan uzaklaşıp çok daha farklı bir yapıya, Türkiye sinemasında çok da rastlanmayan bir filme dönüşüyor. Bence en azından ‘En İyi Senaryo' ödülüyle anılmalıydı. Ancak başrol oyuncularından Gizem Erdem'in aldığı ‘En İyi Kadın Oyuncu” ödülüyle yetinmek zorunda kaldı.

Ödüllü “Albüm”

Cannes Film Festivali ve Saraybosna'dan ödüllerle dönen ve festivalin en merakla izlenen filmlerinden biri olan “Albüm”, genç yönetmen Mehmet Can Mertoğlu'nun ilk filmi. Yönetmen Türkiye sinemasında pek tercih edilmeyen çeşitli üslupları hikayesine yedirmeyi başarmış büyük ölçüde. Zaman zaman absürt, bazen sürreel sahnelere kapkara bir mizah eşlik ediyor. Kendilerine uygun (!) bir bebek evlat edinmeye çalışan bir orta sınıf aile üzerinden Türk toplumunun bulunduğu noktaya sivri bir eleştiri getiriyor “Albüm”. Bir dizi başka yönetmenin (Yorgos Lanthimos, Roy Andersson, Jim Jarmusch, Luis Bunuel…) tarzlarından oluşan bir kolaj adeta.

album

Ama neyse ki bunların hepsi tümüyle yerli karakter ve durumlarla ustaca birleştirilmişler. Bu yapıda bir film ve yönetmenlik de ister istemez senarist/yönetmen dışında hiçkimsenin öne çıkmasına müsade etmiyor. Bu yüzden Mehmet Can Mertoğlu'nun filmi sadece senaryo ve yönetmen ödülleriyle takdir edildiler. Burada bir de şöyle bir sıkıntı var; bazen genç yönetmenler ilk filmleriyle ödül kazandıkça kendilerinden başkasını görmemeye ve kimseyi dinlememeye başlarlar. Dileriz genç yönetmen daha önce örneklerini gördüğümüz bazı meslektaşları gibi kendini kaybetmez, ödül töreninde takındığı sıkıntılı ruh halinden de yakın zamanda kurtulur..

Bir bedene oturamayan “Dar Elbise”

Yarışmanın en çok tartışma çıkaran filmi olan “Dar Elbise”de ise yönetmen Hiner Saleem, isim vermeden kullanmak istediği ama rahat çalışabileceği bir Ortadoğu şehri ararken bula bula sadece İstanbul'u bulabilmiş! Helin adlı genç bir kadın, Fransız modacı arkadaşına elli mankenden oluşan bir defile organize etmeye söz veriyor filmde. Ancak elli kızı bırakın bir tane bile ayarlayamıyor! Çünkü şehir karaçarşaflı kadınlardan, sakallı bağnaz erkeklerden geçilmiyor!
Saleem'in yapmak istediği kadın özgürlüğünün kısıtlandığı bir toplumu resmetmek. Kendi deyimiyle Tahran'da gerçekten yaşanmış bir hikayeyi yorumlamak istemiş. Ancak sık sık İstanbul boğazını kullanıp, karakterler Rumeli Fener'inden filan bahsedince, türkçe konuşan ve gayet Türk davranan karakterlerden de oluşunca mekan ister istemez isimsiz ve kimliksiz olmaktan çıkıyor. Filmin en başına gerçek bir hikayedir diye yazarsan, seyirci gerçek karakterler ve gerçek mekanı kabullenir. Sonrasında sahneye çıkıp da ‘ben gazeteci değilim, belgeselci değilim, istediğim gibi anlatabilirim' demekle olmuyor maalesef.

dar_elbise

Saleem'in filminin tek sorunu ‘herhangi' bir şehir kuramamak da değil, tek bir sahnede bile ikna edici olamadığı gibi, hiçbir karakterini yeterince işleyip derinleştiremiyor. Özellikle de Tuba Büyüküstün'ün canlandırdığı ana karakteri Helin'in kim ve ne iş yaptığı hiç anlaşılmıyor. Filmin sorunlu çifti Ako ve Güle karakterleri de dengesizce oluşturulmuşlar.

Kadın özgürlüğünü sadece kıyafet üzerinden okumak Türkiye'nin de kurtulamadığı bir yanlış bakış açısı. Zaten kadını neredeyse ‘evin dışında' bile istemeyen erkeklerin örtünme özgürlüğü için kaplan kesilmesi ne kadar samimiyetsizce, kadınların tek özgürlüğü etek giymek, saçlarını açmakmış gibiymiş gibi göstermek de yanlış. “Dar Elbise” bazen komediye de yaslanarak yapmaya soyunduğu feminist filmden oldukça uzağa düşen; ne iyi yazılmış, ne de iyi çekilebilmiş bir film.

Ve “En İyi Film” Koca Dünya

Dokuzuncu sinema filminde Reha Erdem bize vefasız babalar, kayıp anneler, güvenilmez dayılar, amcalarla (!) dolu koca bir dünyada tabiat anaya sığınan çocukların mücadelesini anlatıyor. Genç bir adam, aynı yetimhanede büyüdüğü ve onun abisi olduğuna inandığı genç kızı adeta mahkum hayatı yaşadığı bakıcı ailenin yanından kaçırır ve birlikte sığındıkları ormanda bir yaşam mücadelesi vermeye başlarlar “Koca Dünya”da.

koca_dunya

Reha Erdem yoldaşı görüntü yönetmeni Florent Herry ile yine olağanüstü bir atmosfer kurmuş filminde. Sarhoş olmamanız mümkün değil perdede izlediklerinizden. Filmin iki kahramanı, Berke Karaer ve Ecem Uzun'un etkili performansları da akıllarda yer ediniyor. Ama en çok da o nefis orman görüntüleri, başlı başına bir güzellik abidesi olan rüya sahnesi…

koca_dunya_odul

Önceki filmlerinden “Korkuyorum Anne”, “Hayat Var”, “Kozmos” ve “Beş Vakit”in rahatça yanına konulabilecek bir yapıt “Koca Dünya”. Bu seçki içinde festivalin “En İyi Film” ödülünü sonuna kadar hakediyordu. Ama ‘en iyi yönetmen' ödülünü de alması gerekirdi diye düşünmeden de edemedim ben açıkçası…

koca_dunya_still_2
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet