Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Jehan Barbur “Artık İstanbul bana iyi gelmiyor”
Jehan Barbur “Artık İstanbul bana iyi gelmiyor”
Müziğin en maharetli isimlerinden biri olan Jehan Barbur, ‘Sevmediğim Atlaslar’ isimli şiir kitabını çıkardı. Bir süredir Gümüşlük’te yaşayan ve “Artık İstanbul bana iyi gelmiyor” diyen sanatçı, yaşamda iyiliğin beraat edeceğine dair umudunu koruyor…
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 14 Ocak 2018 - 06:02

Geçtiğimiz Kasım’da verdiğiniz bir röportajda, “Gümüşlük’te yavaş yavaş kendimi toparlamaya başladım” demiştiniz. Toparlayabildiniz mi kendinizi?
Daha iyiyim diyelim.

Toparlanma ihtiyacı nereden doğmuştu?
Ruhsal bozukluk.

Ne tetikledi ruhsal bozukluğu?
Temelinde biraz geçmiş var. Hiç kimse, 35’inde basıp da tek bir şeyden kaybetmiyor dengesini. Ben ciddi sorunlar yaşadım. Dengemi kaybettim. Artık şey diyorlar ya, OT’ta da yazıyordu: Bipolar olmayanı dövüyorlar, panik atak dediğin zaten vesvese. Bu şehir hayatı, çok fazla sorumluluk, benim 10 topa tekme atıyor olma halim, fazla hassas olmam, ki öyle görünmese de, şirazem kaydı. Kendi özel hayatım ve saire. İyice kendimi yitiriyorum herhalde dedim. Ve 30 küsur yaşında kendimi bir psikiyatrın kollarına bıraktım. Ama anladım ki, ne ilaç tedavisi ne de terapi yetmiyor. İnsanın hayatını değiştirmesi gerekiyor. Artık İstanbul bana iyi gelmiyor. Gökyüzü göremiyorum, nefes alamıyorum. Her şey çok tatsız geliyor bana burada. Yavaş yavaş köye yerleştim. 7 yıldır gidip gelirdim her yaz. Şimdi orada bir köy evi var. Kendimi hayvan gibi hissediyorum, doğal… İç hayvanımı bulma derdindeyim.

Sevmediğim Atlaslar’da ve şarkılarda da İstanbul’a dair bir savaş söz konusu. ‘Yeni Hayat’ şarkınızda “Şehirlere inat, temiz günlerin olsun” derken, ‘Dönülür Kent’ şiirinizde ise, “İstanbul’undur ben öldükten sonra, omuzlarım ve dizlerim/Ben bir kente ancak böyle geri gelebilirim” dizeleriyle karşılaşıyoruz…
Evet, ikisi arasında şöyle bir fark var. Dönülür Kent’te hâlâ İstanbul’a sevdam var. Onu bırakıp bırakmamak arasında bir çelişki var. İnsan herhalde bu diyardan gittiğinde geriye bıraktığı şeyin neye dönüşeceğini göremeyeceği için bir tuhaf hissediyor kendisini. O İstanbul’a duyduğum bir bağ idi. Sonra koptu. ‘Yeni Hayat’ şarkısı o koptuğu döneme ait.

BİR TAZİYE HAVASI VAR ŞEHİRDE

Bu İstanbul’un kendi özelindeki değişimle alakalı mı, yoksa kent kavramıyla ilgili mi?
Ben İskenderunluyum zaten. Benim bildiğim hayat küçük hayattır. Her genç kız gibi oradan çıkmak istediğim dönem de oldu. Ankara’da yaşadım, İstanbul’a geldim. Çok sevdim, çok eğlendim fakat bu hükümet, Gezi, sonra her şeyi birebir yaşamış olmak, nüfusun değişimini yaşadım. Şehir, hiçbir zaman kimseye ait değildir, ama sen onu kendine ait zannedersin. Manav, bakkal, dükkan, ‘merhabalar’, o kadar hızlı değişti ki burada. Bir ay çıkmadığın İstiklal Caddesi’ne bir iniyorsun, her şey değişmiş. Sana ait hiçbir şey yok. Şehrin hafızası yok. Hiçbir bağ yok. Sonra başkaları senin yerini alıyor. Sonra o şehir sanki başkalarınınmış gibi kendini dışında hissediyorsun. Bir taziye havası var zaten artık şehirde. En son hadise de yakın arkadaşımız Değer Deniz’in öldürülmesinden sonra benim için ip koptu. Kendimi evimde de güvende hissetmemeye başladım. Nefret ettim ya! Sevmiyorum yani…

s865891

Yazarlık, prodüktörlük, şiir, turneler… Bu yoğun tempoyu nasıl kaldırıyorsunuz?
Zannederim daha evvel, biraz da kendimden kaçma duygusuyla sadece çalışıyordum. Anlatmak, üretmek istediğim çok şey vardı. Kendimi ürettikçe, yazdıkça iyi hissediyordum. Ama bir yandan bu bana iyi gelmedi. Çünkü her yazdığın, ürettiğin şeyin sorumluluğunu da alıyorsun ve onu yaşatmakla mükellefsin. Bir de bu eylemler, evinde oturup yaptığın eylemler değil ki. Turnelere çıkıyorsun, kayıtlara gidiyorsun, söyleşiler, imza günleri.. Ne kalıyor sana? Biraz ekonomik davranmak gerekiyor. Yaşadığımız memlekette, artık önemli değil ama, layığını pek bulamıyorsun. İyi ya da kötü şekilde. Kötü layığını bulmuyor, iyi de bulmuyor. İçten içe içerliyorsun, biraz küsüyorsun, ağrına gidiyor. Çünkü çok gönülden bir parçanı kopartarak yapıyorsun, asla karşılık görmeyi beklemeyerek.

En yorucusu da kayıtsızlık oluyor değil mi?
Evet. Ama çok güzel dinleyicim var benim, çok güzel insanlarım var. Bana yetiyorlar. Güzeller çünkü. Beni istediğim insanlar seviyor. Aramda bir mesafe yok. Her birine tek tek, sanki her şeyimi anlatabilecekmişim gibi hissediyorum. Ben seçmedim, ama zannederim onlar, ne anlatmak istediğimi, nasıl bir hayatı savunduğumu iyi duydular. Aynı hayatı savunan ya da “Ulan, bir şey söylüyor bu kadın, bir baksak ne diyor” deyip, onların da kalbinde bir yerler heyecanlandı zannediyorum. Birbirimize karşı iltisamızı var. Bu önemli. Yazılan yorumlardan okuyorum, fütur var. Bu da önemli. Dolayısıyla 3 bin kişinin gelmesine gerek yok konsere. Zaten 3 bin kişi geliyorsa, ben şunu düşünürüm: Neyi nerede yanlış yaptım acaba? Benim kilolarımı konuşan, özel hayatımı konuşan, ne giydiğimi konuşan insanlar değil. Onlar başladığı zaman durup düşünürüm. Sadece şunu söylüyorlar bir fotoğraf koyduğumda, “Biraz yorgun gözüküyorsunuz, n’olur kendinize iyi bakın” yazıyorlar. Demek ki, bu kadar açık bir mecrada hâlâ bana saldırmıyorlarsa, çok ciddi bir saygı bağımız var. Ama yorgun muyum? Kendimi çok yorgun hissediyorum…

Sevmediğim Atlaslar’da kendinizle konuşuyormuşcasına bir üslubunuz var. Kendinize bazı pişmanlıkları, keşkeleri ya da çelişkileri anlatıyor gibisiniz, doğru mu? Nasıl bir araya geldi bu şiirler?
Evet, o yüzden ‘Sevmediğim Atlaslar’ ismi. Çok üstünde durmaya çalıştım, seçici olmaya çalıştım. Kendimle konuşuyorum, ama bir de karşımda biri varmış gibi onunla da dertleşiyorum. Zannediyorum her şarkıda da insan kendisiyle konuşuyor ya da karşısındakine birtakım, didaktik de olsa, onanmak için bir şey soruyor. Birine söylüyorsun onu.

Zamanı, uzamı paylaşma isteğinden mi doğuyor bu durum?
Her şeyi… İnsan, her ne kadar kendi için yazsa da, “n’olur birileri de aynı şeyi yaşıyor olsun” diye yazıyor.

2000’lerden sonra Türkiye’de şiir de farklı bir noktaya gitti. ‘Kim şair ya da hangileri şiir’ tartışmaları çok yapılıyor. Sizin şiirlerinize yönelik çevrenizden ne gibi değerlendirmeler geliyor?
Bu kitabın değerlendirmeleri olumlu. İlk ‘Çatıdaki Çimenler’ kitabımdan hiç memnun değilim ben. Çünkü, yayınevi de sahip çıkmadı çok. Şimdi ben onu tekrar yazdım, genişletilmiş baskı haline getirdim. Şimdi içime sindi. İnkilap Kitabevi’nden çıkacak, ama o da bundan bir adım geride. ‘Sevmediğim Atlaslar’ daha ileri. Yıllar geldi geçti, ben de birtakım yazma güdümü törpülemeye çalıştım. Tekrar, tekrar, tekrar yazdım… Ben seviyorum şiirimi. Bunun arkasında da duruyorum. Özellikle bu kitaptan sonra. Bu biraz daha çalışılmış bir kitap. “Aman pıtrak gibi bunlar da. Şarkıcıydı, şiir kitabı çıkardı” diyenlere de üzülüyorum. Hayır! Benim özüm şiir zaten. Ben her şarkım şiir. Ben 14 yaşından beri yazıyorum. Ben ilk yazarak başladım her şeye. Şarkıcılık hasbelkader… Benim hayata bakışım yazmak ve şiir. Sadece şiir kitabı çıkarmaya çalıştığım dönemlerde hiçbir yayınevi kapısını açmamıştı. Çünkü “Şiir satmıyor. Sen kimsin ki şiirini basalım” dediler. Sonra “Şarkıcı oldu, nasıl olsa kitabı satar” dediler. Sonunda ben birinin kapısını çalmadan İnkilap Kitabevi gelip, “Senden şiir kitabı istiyoruz” dediler ve çok mutlu oldum. Çünkü, yıllardır yazıyorum dergilere.

Kitapta Sartre’a, Hasan Ali Toptaş’a selam da veriyorsunuz. Beslendiğiniz edebi kaynaklar neler?
Bazen imgesel olarak da yazıyorum onları. Ama Hasan Ali Toptaş benim için çok önemli. Ben onun her şeyine şiir olarak bakıyorum. O adam benim için bir şiir. Bence Hasan Ali deyince, Toptaş demeye bile gerek kalmıyormuş gibi hissediyorum. Bir pastoral dekorda Hasan Ali’yi kullandım şiirde. Ve özellikle Kuşlar Yasına Gider ve Heba’dan sonra benim için Hasan Ali o, pastoral fotoğrafın içinde yad edilmesi de önemli figürlerden birisi. Zaten, ‘Baba Öyküler’ kitabında Hasan Ali’nin bir sözüyle de giriş yaptım: Sonu babalar ki, sadece kendilerini döverler… Önemli benim için.

Kitabın ithafında ‘gerçeklik ve hakikatle’ ilgili bir cümle var. Sizin için ne anlama geliyor ‘gerçeklik’ ve ‘hakikat’?
Aradığım; hakikat. İnsanın doğası, gerçeği. Var olan değil, var olanın yansıdığındaki hal. Günlük konuşmada derler ya, “Ama realite bu!”. Ben, gerçeğin ardındaki hakikati öğrenmek istiyorum. Daha kozmos, tam da var olan. İnsanların anlamını yükleyerek, bunu topluma kabul görmesi için kurduğu kuramı değil. Bugünkü gerçekliğimiz bu. Böyle bir dönemde yaşıyoruz. Doğru-yanlış çoktur. Ama hakikat, hepimizin aradığı, bulmak istediği, bulmadan öldüğü şey. Gerçekle yetinmeyip hakikati arayanlara ithafım bundandır. Var olanla yetinmeyip, ardına bakmaya, algısını genişletmeye, genişletirken de dejenere olmayana… Sadece akıldan ibaretiz, başka hiçbir şeyden değil. Aklı süsleyen kapitalist dünyadan uzak hakikati arayanlara… Çünkü, ben de onu hissetmeye çalışıyorum. Gerçekle çok bulandı aklım.

EZDİRME KENDİNİ, VARLIĞINA SAHİP ÇIK

Kitapta kadınlıkla ilgili de çok dize var. Mesela, “Kuşsun uçamaz/Kadınsın yaşayamaz.” Bu kadınlarla ilgili sorunumuzu nasıl aşacağız?
Mesela, ben orada kendi yaşadığım şeyi yazmıyorum. Sanki ben kendim yaşamıyormuşum gibi. Konduramam kendime o şeyi. En nefret ettiğim sorulardan birisi, “Kadın olarak bu işi yapmak…” falan. Niye, bir erkeğe soruluyor mu? Bence kadın olmak çok güzel bir şey. Erkek olmak da çok güzel bir şey. Ben kadın olarak yapmıyorum ki bu işi. Bana bir kadın olaran değil, Jehan olarak bakın. Aklım, gücüm, karakterim, yapabilitem, özgül ağırlığım, yaptırım gücüm… Yani, sevişirken edilgen olduğumuz için mi acaba bu kadar eziliyor, ki anaların kurbanıyız. İktidar da anadan çıkma değil mi? Bir yanlışlık var bu kadınlıkla ilgili diye düşünüyorum. Anaerkil olduğumuzu düşünüyorum sürekli. Babanın olduğu bir ailede, evlada “Aman evladım, babanın önünde ayak ayak üstüne atma” diyen yine anne. Anneden alıyorsun direktifi. Kadının kendisinin farkına varması gerekiyor. Ezdirmez ki o zaman kendisini. Birisini ezerek, kendinin farkına varmazsın. Feminizm de hoşuma giden bir şey değil. -izm, -ızm’ı sevmem ben. Çünkü, o da bir şeye karşı. Çok ekstrem. Hayır, ezdirme kendini. Varlığına sahip çık. Cinselliğini özgür yaşa. Evladını ona göre yetiştir. Ayıp denen kavramı, ahlak denen kavramı, iki apış arasına sıkıştırma, çünkü alakası bile yok. Dinden geldiğini düşünüyorum bu durumun.

_dsc9675

“Ahlak sükut etse” de diyorsunuz. Ahlak sorunumuz da var, değil mi?
Ahlaksızız çünkü. Önde gideniyiz. Ahlaksızlık, anlatıldığı gibi gece yatak odasında olmuyor ki! Gündüz oluyor. Ahlak ne zaman cinselliğe bağlandı. Sen dilenen bir çocuğun önünden atlayarak geçtiğin zaman, yalan söylediğin zaman, çalıp çırptığında zaten ahlaksızlığın önde gidenini yapıyorsun. Ne zaman insanlar çıplakken ve sevişirken ahlaksız oldular? Bu kadar cinselliğe düşkün bir iktidar, bunu perdeyle kapatmak istediği ve insanları cinsellikten uzak tutmak, kendi yaptıkları tacizi ve ırza geçmeyi meşru kılmak için, nasıl bunu ahlakla tanımlamaya giriştiler? Ya bu ne kadar zalimce bir şey! O yüzden diyorum, insanlar keşke sevişse, sevse, sarılsa, dokunsa ve rahatlasa. Niye bu kadar tacizci, tecavüzcü, pedofil, zoofil var. Baskıyı nereden kurarsa, oradan çıkar. Ahlakı tamamen bir yaşam görgüsünden anlamak gerekiyor. Çalan çırpan, yalan söyleyen, vicdanını her zaman askıya asan insanı ne yapacağız? Kötülük yapabilmek için vicdanını askıya asıyorsun. Yanlış anlaşılıyor.

İYİLİK BERAAT EDECEK

Gerçekten, iyiliğin beraat edeceğine dair umudunuz var mı?
Var. Beraat edecek. Kötüdür dünya, yaşam da öyle. Ben hep öyle inandım. İnsanlar kötüdür. Kötü bildiğin şeydir. Çünkü, kötülük bir dakikada oluyor. İnsanlar iyi olduklarını düşündüklerinde, iyilik yaptıklarında karşılık bekliyorlar. Hata bir. İyi insan değilsin. Karşılığını alamadığında kötülüğü seçmek bir milisaniye. Karşılık beklemeyi bıraktığın gün, olman gerekenin zaten iyi olduğuna eriştiğin gün, iyilik beraat edecek. Biz kötülükle yaşamaya o kadar alıştık ki, kötülükle karşılaşınca, kötülük yapıyoruz. Biliyoruz çünkü kötülüğü. Kendi küçücük hayatımda kötülüğü müebbet, iyiliği de beraat olarak yaşamaya çalışıyorum. Özde kötüyüm, ama iyiliğimi beraat ettirmeye çalışıyorum. İyi olmak için değil, bana iyi geldiği için. Kendimi bu hayatta tamamlanmaya yakın hissettirdiği için.

Kimi örnek alıyorsunuz hayatınızda?
İki insanı örnek alıyorum. Bugün hâlâ elini öpüp, “İyi ki varsınız, iyi ki hala üreterek, her düştüğümde size dönüp bakmamla, bir dakika Jehan devam etmen lazım” dediğim birinci kişi Ferhan Şensoy. O kadar nazik, saygılı ki. Sevmediğim Atlas’tan 200 tane imzalı gönderdik. Beni bir kişi telefonla aradı: Ferhan Şensoy. “Jehan’cığım, kitabını aldım. Çok naziksin” dedi. Kim yapar bunu? Bir hediye götürdüm biyografilerini okuduktan sonra. Üç küçük hediyeydi. “Bunlar ne?” dedi, “Kitaplarınızı okuduktan sonra bende yarattığı hisle alakalı üç tane hediye” dedim. Bir hafta sonra bir telefon. Tanımadığım bir numara. “Ya Jehan, ne kadar zormuş senin numaranı bulmak, ben Ferhan Şensoy” dedi. Araba kullanıyordum, sağa çektim. Kalpten gidicektim. O kadar seviyorum ki. Böyle üretmek, böyle dibine kadar yaşamak, böyle sevmek, böyle içmek, böyle konuşmak her babayiğidin harcı değil. Ve böyle nazik olmak. Bana dedi ki, “Bana adresini ver ve okumadığın kitaplarımı mesaj at. Onları sana hediye etmek istiyorum” dedi. Koskoca bir kutu geldi, özenle dizilmiş. Kim yapıyor bunu. Bir de Metin Akpınar. O kadar seviyorum ki, niye bilmiyorum. ‘Büyük Kabare’ dönemiyle büyüdük biz. Ne öğrendiysem, onlardan öğrendim. Sanatçı olmanın ne demek olduğunu onlarda gördüm ve o olmaya çalışıyorum. Çabalıyorum. Bir de Gülriz Sururi belki. Hala Instagram’dan bana yorum yapıyor ya, muhteşem bir şey değil mi! Kusura bakmayın Sezen Aksu değil yani. Onlar tutuyor beni.

Son güncelleme: 17:01 - 15.01.2018
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 14 Ocak 2018 - 06:02