Gizli tanık anlatıyor: “Ölü bana dedi ki!..”

 

Ta­nı­dı­ğım en dü­rüst in­san­lar­dan bi­riy­di. De­ha dü­ze­yin­de ze­kiy­di ama saf, ço­cuk­su bir ya­nı da var­dı.
Kal­bi bar­dak­ta­ki su gi­bi te­miz­di.
İçi dı­şı bir­di.
Za­man za­man arar, ha­zır­la­dı­ğı bir pro­je hak­kın­da gö­rüş­le­ri­mi alır­dı.
Hiç unut­mu­yo­rum, bir ilk­yaz gü­nü, yi­ne ara­dı.
“Bi­zim­le bir ge­zi­ye var mı­sı­nız?” di­ye sor­du.
“Ne ge­zi­si, kim­ler­le?” de­yin­ce, baş­la­dı an­lat­ma­ya:
“Hay­ret­tin Ka­ra­ca Bey ve bir grup bi­lim ada­mıy­la Ana­do­lu'da­ki me­ra­la­rı do­la­şa­ca­ğız. İs­tan­bu­l'­dan çı­kıp, ta Va­n'­a ka­dar git­me­yi dü­şü­nü­yo­ruz. Eğer me­ra­la­rı­mı­zı ıs­lah et­mez­sek, ge­le­cek­te be­si­ci­lik ya­pan köy­lü­ler sı­kın­tı­ya gi­re­cek, eti­mi­zi sü­tü­mü­zü dı­şa­rı­dan al­mak zo­run­da ka­la­ca­ğız. Çün­kü be­si­ci­lik ölü­yor!” de­di.
(Fran­sa'dan 250 mil­yon do­lar­lık can­lı hay­van ve et it­hal et­ti­ği için Şö­val­ye Li­ya­kat Ni­şa­nı alan ve bu­nun­la övü­nen Ta­rım Ba­ka­nı Meh­di Eke­r'­in ku­lak­la­rı çın­la­sın.)

* * *

İs­tan­bu­l'­dan onun kul­lan­dı­ğı cip­le yo­la çık­tık. Bi­lim adam­la­rı da di­ğer araç­la bi­zi ta­kip edi­yor­du.
Ağ­zın­dan bal dam­la­yan “Top­rak De­de­” Hay­ret­tin Ka­ra­ca'nın anı­la­rı­nı din­le­ye­rek, es­pri­ler ya­pa­rak, Bo­lu'ya var­dık.
Dur­du­ğu­muz yer cen­net gi­bi ça­yır­lar­la çev­ri­liy­di.
Kır çi­çek­le­ri aç­mış, do­ğa ge­lin­lik kız­lar gi­bi süs­len­miş­ti.
Do­ğal kay­nak su­la­rın­dan ka­na ka­na içip, tek­rar yo­lu­mu­za ko­yul­duk.
İkin­ci du­ra­ğı­mız To­ka­t'­tı.
Hay­ret­tin Ka­ra­ca ve bi­lim eki­bi, eroz­yon teh­di­di al­tın­da­ki Kel­kit Va­di­si ile coğ­raf­ya­mı­zın en ku­ze­yin­de­ki mü­ze­lik Se­dir Or­man­la­rı­nın bu­lun­du­ğu yö­re­de in­ce­le­me­ler yap­tı.
Ben o yıl­lar­da ça­lış­tı­ğım Hür­ri­yet ga­ze­te­si için fo­toğ­raf­lar çe­ker­ken, o da ya­nın­dan hiç ek­sik et­me­di­ği ama­tör ka­me­ray­la gö­rün­tü­ler alı­yor­du. Za­ten ge­zi bo­yun­ca ka­me­ra­sı­nı elin­den dü­şür­me­di. Hat­ta ara­cı kul­la­nır­ken bi­le, ak­lı­na ge­len­le­ri not def­te­ri gi­bi kul­lan­dı­ğı ka­me­ra­ya kay­de­di­yor­du.
Ka­mu mi­sa­fir­ha­ne­le­rin­de ko­nak­la­yıp, köy­lü­ler­le soh­bet­ler edip, Er­zin­can üze­rin­den Er­zu­ru­m'­a gel­dik.
Es­ki­ler “Bi­ri­si­ni da­ha iyi ta­nı­mak is­ti­yor­san, onun­la uzun bir yol­cu­lu­ğa çık!” der­ler. Doğ­ru­dur. Yol­cu­lu­ğu­muz bo­yun­ca onun al­çak gö­nül­lü, iç­ten dav­ra­nış­la­rı­na ta­nık ol­duk­ça, Tür­ki­ye'nin şan­sı olan bu in­sa­nı da­ha çok sev­dim.
Ekip­te bu­lu­nan her­ke­sin or­tak göz­le­mi, me­ra­la­rın sü­rat­le yok edil­di­ği, hay­van­cı­lı­ğın öl­mek üze­re ol­du­ğu, aci­len ön­lem alın­ma­sı ge­rek­ti­ği yö­nün­dey­di.
Er­zu­ru­m'­dan Va­n'­a, çok sev­di­ğim Bah­çe­sa­ra­y'­a ge­çe­cek­tik.
An­cak Ge­nel Ya­yın Yö­net­me­nim mer­hum Çe­tin Emeç, çok önem­li bir ha­ber için ara­yın­ca on­la­rı yol­cu edip, uçak­la İs­tan­bu­l'a dön­mek zo­run­da kal­dım.

* * *

Bu de­ğer­li in­san­la or­tak bir­çok anı­mız ol­du.
Hep­si ül­ke­miz ve in­sa­nı­mız için gü­zel şey­ler ya­pa­bil­me ara­yı­şıy­la il­gi­liy­di.
Eğer ya­şa­say­dı, Tür­ki­ye bu­gün akıl, bil­gi, çağ­daş­lık, dü­rüst­lük ve hoş­gö­rü­nün sim­ge­si bir li­de­re sa­hip ola­cak­tı.
Ama, ne ya­zık ki öm­rü ve­fa et­me­di.
5 Şu­bat 1993 sa­ba­hı, sa­at 06.00 do­lay­la­rın­da, yo­ğun sis ne­de­niy­le ters yön­den gi­rip, 14 ki­lo­met­re yol al­dı­ğı Bo­lu-Ge­re­de oto­yo­lun­da­ki ka­za so­nu­cun­da, sev­gi­li eşi ve kı­zıy­la bir­lik­te ha­ya­tı­nı kay­bet­ti. Ka­za­dan sa­de­ce, o sı­ra­da 10 ya­şın­da olan oğ­lu Ci­han kur­tul­du.
Olay­da kar­şı yön­den ge­le­rek, onun kul­lan­dı­ğı ci­pe çar­pan Mer­ce­de­s'­in sü­rü­cü­sü 24 ya­şın­da­ki Mu­rat De­mir de ve­fat et­ti.
Ka­za son­ra­sı açı­lan da­va yıl­lar­ca sür­dü.
Oto­yo­lu ya­pan İtal­yan fir­ma­sı­nın so­rum­lu­su Ve­ne­zu­ela'ya git­ti­ğin­den, teb­li­gat ya­pı­la­ma­dı.
O, ya­ni Ma­li­ye Ba­ka­nı Ad­nan Kah­ve­ci ise 8 de 6 ku­sur­lu bu­lun­du.

* * *

Ara­dan ne­re­dey­se 20 yıl gi­bi, upu­zun bir sü­re geç­ti.
Şim­di bi­ri­le­ri or­ta­ya çı­kıp “Bu ka­za de­ğil, ci­na­yet­tir!” di­ye­rek, akıl­la­ra dur­gun­luk ve­ren komp­lo te­ori­le­ri üre­ti­yor.
El­le­rin­de hiç­bir bel­ge ve ka­nıt bu­lun­ma­yan bu teo­ris­yen­ler (!) bek­len­me­dik bir an­da sev­gi­li ba­ba­sı­nı, an­ne­si­ni ve kız kar­de­şi­ni kay­be­den Ci­han Kah­ve­ci'nin acı­sı­nı sö­mü­rüp, ora­dan si­ya­si rant dev­şir­me­ye, gün­de­mi de­ğiş­tir­me­ye ça­lı­şı­yor.
Ör­ne­ğin, Mec­lis Ana­ya­sa Ko­mis­yo­nu Baş­ka­nı Pro­fe­sör Bur­han Ku­zu, “Al­dı­ğım du­yu­ma gö­re o ki­şi Hon­du­ra­s'­a kaç­mış!” di­ye­bi­li­yor.
Oy­sa ka­za­yı ya­pan ki­şi, ora­cık­ta ha­ya­tı­nı kay­bet­miş!

* * *

Ben ar­tık akıl tu­tul­ma­sı­nın ege­men­li­ğin­de­ki Tür­ki­ye'de olup bi­ten­le­re hiç şa­şır­mı­yo­rum.
“Bur­han Ku­zu'nun bir bil­di­ği ol­ma­lı!” di­ye dü­şü­nü­yo­rum.
Ör­ne­ğin ak­lı­ma he­men giz­li ta­nık­lar ge­li­yor.
İki giz­li ta­nık bu­lun­du mu, iş­lem ta­mam­dır!
Bu giz­li ta­nık­lar ölü­yü bi­le di­ril­tir­ler!
Son­ra da sav­cı­nın kar­şı­sı­na ge­çip baş­lar­lar an­lat­ma­ya:
“Ö­lü ba­na de­di ki!..”

Loading...