Sözcü Plus Giriş
KEMAL BAYTAŞ

Barış süreci yutturmasının hesabı er geç sorulur

28 Temmuz 2013

* Dış işlerinde Ahmet Davutoğlu

* İç ve güvenlik işlerinde Beşir Atalay

* Siyasi işlerde Hüseyin Çelik

* Kamu işlerinde Melih Gökçek

Kıymeti kendilerinden menkul bu “muhteşem dörtlü” Başbakan'ın profesyonel yağcıları ve dayanakları oluyor. Bu ince meslek erbabı, Tayyip Erdoğan'ın yapısı, eğilimleri, hırsı ve egosunu iyi biliyor, bu doğrultuda onu gazlayıp, yönlendiriyor, kendileri de nemalanıyorlar.

Wikileaks belgelerinde çok tehlikelidir diye nitelenen “Neo Osmanlı” Davutoğlu, Başbakan'ın düşlediği üzere “onu Ortadoğu lideri yapma yalakalığı uğruna” molla diplomasiyle Türkiye'yi her cenah ve cephede batağa sürüklüyor.

Sanki çözümsüzlük onunmuş gibi “çözümsüzlük çözüm değildir” diye yarım asırlık özgürlük ve bağımsızlık mücahidi Denktaş'ı harcattırıyor.

Soydaş Azeriler, “Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu” Ermenilere uyup bizi harcadılar diye kahroluyor. Başbakan'ın Ortadoğu benden sorulur diye ortalığa düşmesi sonucu:

Mısır Hükümeti “Suriye'de yaptığını Mısır'da da yapıyorsun. İşlerimize karışma yoksa misilleme yaparız” diye mesajlar gönderiyor. Halep Üniversitesi Tayyip Erdoğan'a verdiği fahri doktora unvanını iptal ettiğini açıklıyor. Cinnet ya da akıl tutulması Suriye politikası ise maddi, manevi Türkiye'yi batağa gömüyor. Kuzey Irak Kürt devletinden sonra şimdi de PKK'nın Kuzey Suriye'yi ele geçirmesine neden oluyor. Şimdi bize Esad'ın kalması için dua etmek düşüyor.

Mursi fedailiği, Suudi ve Katar'la da yolları ayırıyor.

Tüm bunlar Davutoğlu'nu frenlemiyor. Yanlışlıklar komedyası devam ediyor.

Üniversiteden terk terörist başı, Başbakan ve hükümetini parmağında oynatıyor.

Analar ağlamasın “barış süreci” diye yemleyerek bağımsız Kürdistan'ın harcını atıyor.

“Habur çadır tiyatrosu senaristi” sadrazam vekili Beşir Atalay, Türk Devleti ve yargısını yerle bir ettiriyor.

Şimdi de Davutoğlu'yla birlikte Kuzey Suriye hududunda PKK bayrağının çekilmesinde resmi tazim eyliyorlar.

Son olarak Gezi Parkı olaylarını “Yahudi diasporası organize etti” zırvasıyla da ne denli basiretli bir devlet adamı olduğunu kanıtlıyor.

Olumsuzluk simgesi Hüseyin Çelik ve Melih Gökçek düeti ise evlere şenlik. Bu muhteremleri TV'lerde gören insanların tansiyonları fırlıyor. Birisi “ey cemaatimüslimin”, diğeri “ey cemaatimemurin” diyerek, milislerini harekete geçiriyorlar.

 

Ordunun ve yargının ipini yargıçlara çektiriyorlar

 

Tüm Nobel ödüllü bilim uleması ve 4 binden fazla bilim adamı Türk polisinin zulmü ve biber gazını lanetliyor. Başbakan'ın “cengaverlerim destan yazdınız” deyip, ödüllendirdiği polislerden sonra “savcı ve yargıçlar da verdikleri kararlarla destan yazıyor.”

İktidar partisi, hırsızlar, ülkeyi parçalayanlar, demokrasi ve rejime musallat olanlara karşı Cebrail,

Atatürkçü, laik Cumhuriyete inançlı vatan severlere karşı Azrail kesilen polis ve savcılar imal ediyor.

Hâlâ suçu belirsiz Haberal'ı kaçar diye zindana atıp, eli palalı haydutu, cani polisi kaçmaz diye serbest bırakan ya da Başbakan aleyhine sloganlar atan veya hükümet istifa diye bağıran kim varsa “hükümeti devirme suçuyla” yaka paça zindana atan yargıçlar üretiyorlar.

Kimse bu savcı ve yargıçlara neye-kime hangi amaçla hizmet ediyorsunuz diyemiyor.

Yerli ve yabancı tüm hukuk bilginleri Silivri'de hukukun katledildiğini belirtiyorlar. Ama imam yine bildiğini okuyor.

Bu durumda önceleri yargıya güven %80 oranındayken şimdi o da %30'lara düşüyor.

Atatürk ve asker fobisi feleklerini şaşırtıyor. Milletin güvencesi, bekası orduyu ve devletin (mülkün) temeli yargıyı da yine yargıya çökerttiriyor, yargının ipini yargıçlara çektiriyorlar. Tüm bu olup bitenlere karşın başta medya, bilim adamları, aydınlar, sendikaların kılı kıpırdamıyor.

Orduya reva görülen bu rezaletleri içine sindirip, gıkı çıkmayan Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları eskiden %90'larda olan halkın askere güveninin %30'lara inmesine neden oluyorlar.

Silahlı askeri darbenin yerini alan sandıklı sivil darbe, askeri darbeye rahmet okutuyor. Türk halkının kimyasını bozuyorlar.

Hani Türk Milleti yüce kurtarıcı Atatürk'e eşi görülmemiş saygı, inanç ve vefayla bağlıydı,

Hani Türk Milleti “ne mutlu Türküm diyene” deyimiyle gururlanıyordu,

Hani vatanın bir çakıl taşına göz dikenin gök kubbe başlarına indiriliyordu,

Hani Türk halkı “peygamber ocağı” askerinin üstüne titriyordu,

Hani yargıçlar Türk Milleti adına karar verir, adalet yerini bulurdu,

Hani yetim hakkı, devlet malı yiyenler cehennem zebanisi diye lanetleniyordu.

Bu durumda Türkün aklının başına sonradan gelmesi tek umut ve beklenti oluyor. Ama bir geldiğinde de evel Allah tam geldiğini tarih kanıtlıyor.