Sözcü Plus Giriş
AYŞE SUCU

Allah’ın adını boş yere ağzına alma!

6 Ocak 2014

Siyaset ile dinin bu kadar iç içe geçtiği ve fakat “dindar” anlayışın bir o kadar yara aldığı bir dönem olarak tarihe geçecektir son on küsur yıl.
Neden?
Cumhuriyet tarihinde hiçbir Başbakan bu denli;
1- Allah'ın adını anarak siyaset yapmamıştır.
2- Din-diyanet ekseninde meseleleri değerlendirme çabasına girmemiştir.
3- Koruma ordusuyla, kameralar eşliğinde cuma namazına gidip ibadeti seçim çalışmasına dönüştürmemiştir.
4- Sıkıştığında halkın en zayıf karnı olan ayetlere veya hadislere gönderme yapmamıştır.
5- Dini ritüellerle seçmene mesaj vermeye çalışmamıştır.
Birileri çıkıp ne var bunda, biz Müslüman bir toplum değil miyiz diyebilir.
Dememelidir; bu tutum pek çok yasağı içinde barındırmaktadır.

Dinin erozyonu

Yahudi ve Hıristiyan literatüründe “on emir” diye bilinen, Kur'an-ı Kerim'in de tasdik ettiği (Cumartesi yasağı hariç) dini temel ilkeler arasında yerini alan:
“Tanrının ismini boş yere ağzına almayacaksın; çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır” mesajı, pek çok espriyi içinde taşır:
1- Her yerde Allah'ın adını kullanmak muhtemel rezaletlere Tanrı'yı bulaştırmak demektir.
2- İbadetlerde ihlas/samimiyet aranır. Riya/gösteriş bir ibadeti geçersiz kılar. Her türlü alâyiş ibadetin mahiyetiyle ters düşer. Din mahviyet ister. Onca kameranın karşısında, bir politikacının, Rabbiyle birlikte olması gereken anlarını, halkın duygularıyla oynayacak bir boyuta taşıması İslam'da ne “ihlas” kavramıyla örtüşür ne de riyadan insanı emin kılar.
3- Kaldı ki İslam'da “hal” söze tercih edilir. Ahlak tam da “hal”den anlaşılır. Toplumun isteği; yöneticilerin adaletli olmaları, hak ve hukuktan ayrılmamaları, tüm vatandaşlarına eşit davranmalarıdır.
Çıkar siyasetinin toplumsal sorunlara yol açmaya başlamasıyla, dinin erozyonu da kaçınılmazdır. AKP; tabanına, iktidar öncesi söylemleri ile muktedir konumda yaptıkları arasındaki uyumsuzlukların izahını yapmakta güçlük çekecektir.

AKP ve çelişkiler

17 Aralık'ta başlayan yolsuzluk operasyonuyla ilgili iktidar cephesinden gelen açıklamaları hatırlayalım:
“Bu açıklamaların bugün olması ne anlama geliyor” “Türkiye'de yolsuzluk kılıfına gizlenmiş son derece çirkin, son derece tehlikeli bir operasyon yürütülüyor” “Bunlar bir nevi çetelerdir. Bunlar devletin içinde devlet olma gayretindedirler. Bu örgütlenmeyi ortaya çıkaracağız.”
Sanki on iki yıldır devleti başkaları yönetiyor; sanki devletin her kademesindeki atamaları başka bir hükümet yapmış.
İktidarının her sorgulanışında, haklı gözükmek adına yel değirmenlerinden düşmanların komplolarını anlatan hükümet, karşı eksene bu sefer yargı ve polisi koydu. Üstelik halkın güvenini koşulsuz sağlaması gereken yargı ve polisin içinde bir çete olduğu, 17 Aralık'ta yolsuzluk soruşturması başlar başlamaz, hükümet tarafından açıklanıverdi. 16 Aralık'ta çete yok, 17 Aralık'ta soruşturma başlamasa yine yok.
Şimdi düşünelim. Hükümet haksızsa ve yolsuzluk varsa, bu operasyon bir darbe değilse, nasıl olacak da hükümet yargıya ve polise bu denli müdahale ederken, biz AKP aklansa dahi sonuca güveneceğiz. Yok, AKP haklıysa, kendi argümanıyla soralım; bu paralel devletin çıkar amaçlı darbesiyse, neden 17 Aralık'tan önce ortaya çıkartılmadı?
Büyüyen Türkiye'yi hazmedemeyen dış lobilerin maşası olduğu iddia edilen bir çetenin mensupları açıkça vatan hainliğiyle itham ediliyor. Burada mesele, milli iradeye karşı gelmekten çok daha öte. AKP'nin bir savı var.
Diyorlar ki en iyisi biziz ve sizin için en iyisini biz biliriz. Hatta öyle ki görevleri olan kamu hizmetlerini, inisiyatifleriymişçesine bize sunarken, bunlarla övünebiliyorlar. Eh övündüklerine göre yönetimde olağanüstü şeyler başarıyorlar!
Ancak çelişkiye bakın bu denli kusursuz yönetim kabiliyetine sahip olan AKP, kendi atadıkları kamu görevlilerinin vatan haini olduğunu söylüyor!
Başbakan o kadar çok “biz çok iyi biliyoruz” dedi ki, bu ona hata yaptım diyebilme ihtimalini bırakmadı. Ve en sonunda Türkiye tarihine çelişkilerle dolu on iki yıl armağan etti.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more