Sözcü Plus Giriş
EMİN ÇÖLAŞAN

Felaketler ülkesi

9 Eylül 2014

Sevgili okuyucularım, insan canının sudan ucuz olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Ölümle sonuçlanan felaketler birbirini izliyor.
Sorumlular ortada yok ve hiçbir zaman bulunmuyor.
İşte size Soma'daki maden faciası…
Tam 301 madencimiz can verdi.
Sorumlular nerede? Kimlerden hesap soruldu veya sorulacak?
Hiç kimseden!
Ölen madencilerimiz için yardım kampanyaları başlatıldı. İyi niyetli kişi ve kurumlar –bazıları da reklam amacıyla- para bağışında bulundular.
İşçilerimizin yakınlarına ev ve toplu para verilecekti!
Ne oldu?.. Kaç para toplandı, paralar şimdi nerede?..
Bilen yok.

* * * *

Önceki gün İstanbul'da bir gökdelen inşaatında asansör 32. kattan düştü ve yine 10 gariban işçi can verdi.
Mal sahibi, Tayyip'in imam hatipten arkadaşı olan bir AKP'li.
Burada yüzlerce kez yazdım. İstanbul ve bütün Türkiye yağmalanıyor.
Ülkenin en değerli arsa ve arazileri, gökdelen ve alışveriş merkezi yapılsın diye yandaşlara peşkeş çekiliyor.
O gökdelenin yapıldığı Mecidiyeköy'deki arazide Ali Sami Yen Stadı ile yılların likör fabrikası vardı. Stadı yıktılar, fabrikayı kapattılar.
Belki de Türkiye'nin en değerli kupon arazisi idi.
Bunu da yandaşa sattılar, yandaş gökdelen dikmeye başladı.

* * * *

Bu yağmaların belli kuralları vardır!
Bir koyup 10 alırsın.
Satış rakamını duyan bazı saf vatandaşlar “Of bee, amma da yüksek fiyata satmışlar. Helal olsun” falan diye düşünür.
Ama hiçbirinin aklına o satışın ardındaki korkunç rantın, korkunç vurgunun boyutlarını düşünmek gelmez…
Ve ne hikmetse bu arsa, arazi ve binaların tamamı böyle kitabına uydurulan yöntemlerle yandaşlara hibe edilmiş olur.
Buna Bilal oğlanın TÜRGEV isimli vakfı ve diğer şeriatçı vakıflar dahildir.

* * * *

Şimdi hiç kuşkunuz olmasın, bu cinayetin sorumluları da asla ortaya çıkmayacaktır.
Medya birkaç gün daha bu olayı haber yapacak ama hiçbir şey değişmeyecektir.
Sonra her şey unutulacak ve iş olacağına varacaktır.
Soma işçilerinin kaderi ne ise Torunlar İnşaat'ın gökdeleninde 32. kattan düşen
garibanların kaderi de aynı olacaktır.
Bu işin sorumluluğundan kaçmak isteyenler şimdi yeni bir silaha sarıldı.
Sadrazam Ahmet bu faciada can verenleri “Şehit” ilan etti.
Olayı saptırmaya kalkışıyor.
Onlar şehit değil, yandaş sorumsuzluğunun kurbanlarıdır ve bu olaya uyan bir beyit vardır:
“Ne şehittir ne gazi, b.k yoluna gitti Niyazi”

Tayyip, Obama'dan nasihat aldı!

Sevgili okuyucularım, Galler'de yapılan NATO zirvesinde Tayyip'le Obama'nın ne görüştüğünü, görüşmenin bir buçuk saate yakın sürdüğünü bizim yandaş-yalaka-onursuz medya ballandıra ballandıra anlatıyor.
Biliyorsunuz, Tayyip İngilizce biliyor!
İngilizce bildiği Meclis Albümü'nde bile -kendi verdiği yalan bilgiler doğrultusunda- yer alıyor.
Ama bir anlamda doğru! Bildiği epeyce bir İngilizce var yani!
Yes no, havaryu, tenkyu, okey, velkam, gudbay, baybay, gudmorning, gudnayt, verigud, van minıt…
Fakat elin oğluyla konuşurken bu kadarı yetmiyor. Dolayısıyla, “İngilizce bilen” Tayyip arada hep tercüman kullanıyor.
İşin ilginç yanı, bizim medyanın bu tercümanlı sahnelerin çekimini yapması yasak.
NATO zirvesinde bizimkinin Obama'dan çok önemli bir isteği oldu:
“Başımızın belası olan Fethullah'ı Türkiye'ye iade et!”

* * * *

Aralarında tercüman aracılığı ile geçen konuşma özetle şöyleydi:
– “Sayın Obama sizden çok önemli bir istirhamım var. Bizim darbecilerin başı sizin orada yaşıyor.
– Nasıl yani, sana karşı darbe yapmaya mı kalkıştılar?
– Evet!
– Askerler mi?
– Yok, bunlar sivil.
– Silahları var mı?
– Yok!
– Peki neci onlar?
– Savcılar, hakimler ve polisler.
– Peki Tayyip, onları o görevlere kim getirmişti?
– (Uzun bir aradan sonra) Ben getirmiştim ama bana ihanet ettiler.
– Duyduğum kadarıyla onlardan faydalanmak için getirdin, sonra rüzgar tersine dönünce zor durumda kaldın. Doğru mu?
– Aynen öyle!
– Benden ne istiyorsun bu konuda?
– Fethullah'ı bize iade etmeni istiyorum.
– Peki onun hakkında mahkemelerden alınmış bir tutuklama kararı, arama kararı, darbeyle bağlantısını gösteren belgeler falan var mı?
– Yok!
– Bak Tayyip, biz bir hukuk devletiyiz. Ben istedim diye kimse kimseyi sana iade etmez. Benim böyle bir iade yetkim de yoktur. Bunun kararını ABD mahkemeleri verir. Bizim yargı bağımsızdır.
– Bizimki de öyle!
– Yok yaaa! Adamı ve cemaatini senin çıkarların doğrultusunda yıllarca kullanmışsın, şimdi senin iktidarının yolsuzlukları ortaya çıkınca benden iade istiyorsun. Ben bunu yapamam. Yapmak istesem beni Amerika'da sokağa çıkarmazlar.
– Ama paralel devlet…
Darbeci hakimler, savcılar ve polisler… İnlerine gireceğimi zaten söylemiştim…
– Sen gir inlerine ama benden bir şey isteme… Bu numaraları Türkiye'de iç siyasette belki kullanırsın ama bizde böyle keyfi devlet yönetimi olmaz… Konuşma bitmiştir, başka bir isteğin var mı?”
Tayyip nasihat aldı, bir kez daha küçük düştü. Görüşmeden başı eğik çıktı.
Çıkışta yanındaki Türk heyetine “Herife laf anlatmak mümkün değil ki! Anlamak istemiyor, geçmiş karşıma hukuk devletinden falan dem vuruyor… Ne hukuku lan bu saatten sonra” dedi.
Bu kez tercümanları yanında değildi ve Türkçe konuşuyordu!