Sözcü Plus Giriş
ORAY EĞİN

Dövme nefretinin sebebi Atatürk mü?

13 Temmuz 2014

oray1Çeşme plajlarında, ya da Türkiye'nin kıyı şeridinde şöyle kafanızı kaldırıp gençlere bakın, vücudunda mürekkep olmayan pek az kişi göreceksiniz. Dövme bir bağımlılık gibi, bütün yaptıranlar bilir ki vücuduna bir çizik attıran bir taneyle kalmıyor. Yine derler ki insan ilk dövmesini vücudunda göremeyeceği bir yere yaptırmalı, yoksa her gördüğünde nefret edebilir.
Sünni İslam'ı dövmeyi reddediyor; Allah'ın yarattığı bedenin modifiye olmasına karşı dayanak Peygamber'in hadislerinden biri. Şii İslam'ı ise dövmeye karşı değil, hatta yüzyıllardır vücutlar kınayla mürek-
kepleniyor kimi Müslüman ülkelerde.
Başbakan Erdoğan‘ın dediği gibi dövme cilt kanseri yapar mı, tıp bu konuda kararını vermiş değil. Dövme mürekkeplerinde kanserojen madde bulunduğu doğru; özellikle siyah renkte. Ama insan bedeninin kanser olması için dövmede kullanılan mürekkep miktarından çok daha fazlası gerektiği de iddia ediliyor. Dünyanın önde gelen tıp uzmanları cilt kanseriyle dövme arasında kesinlikle hiçbir bağlantı olmadığında ısrarlı.
Kısacası “Dövme kanser yapar” abartılı bir şehir efsanesi şu aşamada. Bunu google'da okuyabilirdi Tayyip Erdoğan.
“Bizim inancımıza göre dövme haram” dese kimse itiraz edemezdi; oysa bilmediği bir alana girdi ve kanserden söz etti.
Ben bu bilinçaltıyla ilgiliyim işte.
Başbakan‘ın takıntılı olduğunu olmadık zamanlarda yaptığı çıkışlardan biliyoruz. Bu dövme çıkışının da altında geçmişten gelen bir takıntı olduğunu düşünüyorum.
Biliyor ki zaten inançlı Müslümanlar dövme yaptırmaz, dolayısıyla kanserden söz ederek ikna etmeye çalışıyor. Ama asıl takıntılı olduğu konu özellikle o futbolcunun kolundaki dövme değil, o futbolcunun kolundaki dövmenin ona çağrıştırdığı.
Yılmaz Özdil yazdığında olay olmuştu. İzmir'de Kemal Atatürk imzasını dövme olarak vücuduna çizdiren biri işyerinde gördüğü baskıdan dolayı sildirmek istemiş. Dövmeciler de buna itiraz edince ciddi bir kampanya başlamış ve herkese bedava Kemal Atatürk dövmesi yapılmaya başlanmıştı. Talep büyüdükçe dövmeciler yetişemez hale gelmiş, birkaç hafta sonraya randevu vermeye başlamışlardı.
Ben Başbakan'ın bilinçaltında ister istemez bu dövme fenomeninin yerleştiğini düşünüyorum. Sanki her dövme ona Atatürk‘ü çağrıştırıyor ve o alerji nüksediyor. Kanser vurgusu yapması da tesadüf değil, yine aynı bilinçaltının ürünü gibi geliyor.
Hatırlarsanız, yalan davalarla insanlar hapse atılırken iktidarın destekçileri sürekli Türkiye'nin bağırsaklarının temizlenmeye başladığını, eski rejimin de kanser olduğunu söyleyip dururlardı. Atatürk'ün sirozdan değil, kanserden öldüğünü bile iddia edilmişti.
Dahası, ne kadar isteseler de (TC'yi silmek gibi) yeni rejimin bekçileri Türkiye'nin Atatürk sevgisini ve bağını bir türlü yok edemediler. Edemedikleri gibi tepki olarak Atatürk daha da büyüdü, daha da sahiplenildi kıyılardaki genç kuşaklar tarafından. Tam ters tepti kısacası.
İşte Çeşme plajlarındaki gençler vücutlarında sadece grafik olarak şık duracak desenleri değil, Atatürk‘ün portresini ve imzasını da taşıyorlar.
Ankara'da bir adamsa onlara nefretle bakıyor

Tayyip Erdoğan bu haberi çok sevecek

Tutuklanacak gazeteci

Yak­la­şık 10 se­ne ön­ce New York Ti­mes mu­ha­bi­ri Ja­mes Ri­sen CI­A‘­in İra­n‘­da ters gi­den ope­ras­yo­nuy­la il­gi­li bir ha­ber alı­yor ve “S­ta­te of Wa­r” ki­ta­bın­da ya­zı­yor.
oray2Be­yaz Sa­ray ve CI­A bu bil­gi­nin sız­dı­ğı­nı öğ­ren­di­ğin­de ar­tık iş iç­ten geç­miş, Ri­se­n‘­ın ki­ta­bı çok­tan mat­ba­adan çık­mış­tı. Be­yaz Sa­ray ya­yı­ne­vin­den ki­ta­bın sa­tı­şı­nı dur­dur­ma­sı­nı is­te­miş, ama bu me­saj da CI­A ta­ra­fın­dan ile­til­me­miş­ti.
Ame­ri­kan dev­le­tiy­le Ja­mes Ri­sen o gün­den be­ri ça­tış­ma ha­lin­de. Dev­let, Ri­se­n‘­dan ha­ber kay­na­ğı­nı açık­la­ma­sı­nı is­ti­yor, mu­ha­bir de red­de­di­yor. Bu uğur­da cid­di bir kös­te­bek avı da baş­la­dı, pek çok ki­şi­nin CI­A‘­le ili­şi­ği ke­sil­di. Ri­sen kös­te­be­ğin kim ol­du­ğu­nu hiç söy­le­me­di, hiç de söy­le­me­ye ni­yet­li de­ğil. Şim­di ha­pis teh­li­ke­si ya­şı­yor. Ar­tık Bush dö­ne­mi de­ğil, dün­ya­da ba­sın öz­gü­lü­ğü­nün öne­mi­ne vur­gu ya­pan bir Be­yaz Sa­ray var. Mı­sı­r‘­da­ki tu­tuk­lu Al Ja­ze­era ga­ze­te­ci­le­ri­nin ser­best bı­ra­kıl­ma­sı­nı is­te­yen, Tür­ki­ye­‘de­ki tu­tuk­lu ga­ze­te­ci­ler için An­ka­ra­‘ya bas­kı ya­pan bir yö­ne­tim. Ama Oba­ma ken­di ül­ke­sin­de iki­lem için­de. Ame­ri­ka'da ba­sın öz­gü­lü­ğü ana­ya­sal gü­ven­ce al­tın­da ama fe­de­ral so­ruş­tur­ma­lar­da ga­ze­te­ci­nin kay­na­ğı­nı sak­lı tut­ma­sı­na da­ir bir ya­sa yok. Bu du­rum da mil­li gü­ven­lik ko­nu­la­rın­da ga­ze­te­ci­le­rin eli­ni aya­ğı­nı bağ­lı­yor. Ri­se­n‘­a kar­şı so­ruş­tur­ma­yı yü­rü­ten sav­cı­lar ce­za­lan­dı­rıl­ma­sı için bas­kı ya­pı­yor, öte yan­dan Be­yaz Sa­ray ko­nu­yu “öz­gür­lük­ler ül­ke­si­” ima­jı­na göl­ge dü­şür­me­den hal­let­mek­ten ya­na. Bel­ki de bir af­la…

 

En büyük düşman şeker

Çok tehlikeli bir kitap

Her şey bir otel­de ye­di­ğim ıs­lak li­mon­lu kek­le baş­la­dı. O ana ka­dar ye­di­ğim en gü­zel li­mon­lu kek­ti ve ay­nı­sı­nı ev­de yap­mak
is­ti­yor­dum.Ama tat­lı yap­ma tec­rü­bem hiç mi hiç yok­tu. Ye­mek yap­ma­nın sa­nat, pas­ta yap­ma­nın da bi­lim ol­du­ğu­nu kı­sa sü­re­de an­la­ya­cak­tım. Te­re­ya­ğı­nın oda sı­cak­lı­ğın­da ol­ma­sı­nın öne­min­den unun na­sıl öl­çül­me­si ge­rek­ti­ği­ne ka­dar. İlk de­ne­me­le­rim bi­rer re­za­let­ti. Bir­kaç gram faz­la mal­ze­me bir ke­ki mah­ve­de­bi­lir­di.
oray3Gi­de­rek bu tut­kum be­ni her cu­mar­te­si eve bağ­la­ma­ya, re­çe­te­le­ri­mi ge­liş­tir­me­ye mut­fa­ğa ya­tı­rım yap­ma­ya sü­rük­le­di. Kitc­hen
Ai­d‘­siz bir ha­yat dü­şü­ne­mez ol­dum.
Bü­tün bun­la­rı ise ba­na sa­bır­la, hiç sı­kıl­ma­dan bir ki­şi öğ­ret­ti: Cenk Sön­mez­soy. Uzun ya­zış­ma­la­rı­mız­da sı­kıl­ma­dan tav­si­ye­ler­de bu­lun­du. Tür­ki­ye­‘de tut­ku­su­na bu ka­dar bağ­lı bir baş­ka­sı­nı gör­me­dim. En in­ce de­ta­yı­na ka­dar bu ka­dar ti­tiz­le­nen bir mü­kem-
­mel­i­yet­çi. Sön­mez­soy epey­dir Ca­fe Fer­nan­do ad­lı (ar­tık ünü yurt­dı­şı­na da ya­yıl­mış) Türk­çe-İn­gi­liz­ce bir ye­mek blo­g'­u ya­zı­yor Bir­kaç yıl­dır da bir pas­ta ki­ta­bı üze­rin­de ça­lı­şı­yor­du ama de­tay­cı­lı­ğı yü­zün­den bir tür­lü bit­me­di. Her ta­rif de­fa­lar­ca de­nen­di. Bu ara­da ilk za­man­lar­da ben de bir­kaç ta­ri­fi ön­ce­den de­ne­yip gö­rüş­le­ri­mi bil­dir­dim.
Ca­fe Fer­nan­do­‘nun ki­ta­bı ni­ha­yet bit­ti. Fi­kir ola­rak or­ta­ya çık­tık­tan dört se­ne son­ra. Ön­ce­ki gün pos­ta ku­tum­dan çık­tı; öy­le he­ye­can­lan­dım ki. Tek­rar Kitc­hen Aid alıp bu ta­rif­le­ri yap­mak is­te­dim. Özel­lik­le bir fıs­tık­lı ku­ra­bi­ye var…
Ca­fe Fer­nan­do­‘yu ilk he­ye­can­la açıp he­men bir kö­şe­ye koy­dum. Bi­li­yo­rum ki eğer oku­ma­ya de­vam eder­sem her şe­yi bı­ra­kıp ger­çek ha­ya­lim pastry che­f‘­li­ği­ne dö­ne­ce­ğim.

Bir baş parmak ustası

Hayatın ta kendisi

Ro­ger Ebert fo­to­je­nik de­ğil­di, bel­ki bu­gün ol­sa ek­ra­na çı­kar­maz­lar­dı. Şiş­man, be­yaz saç­lı, kı­sa boy­lu bir adam­dı. Ama ra­kip si­ne­ma eleş­tir­me­ni Ge­ne Sis­ke­l‘­la bir­lik­te haf­ta­nın film­le­ri­ni de­ğer­len­dir­dik­le­ri, hat­ta bir­bir­le­riy­le si­ya­si tar­tış­ma­la­rı an­dı­ra­cak ka­dar ka­pış­tık­la­rı bir si­ne­ma prog­ra­mı yap­tı­lar ve Holl­ywo­od‘­a hük­met­me­ye baş­la­dı­lar.
oray4Ge­çen se­ne Eber­t‘­ı kay­bet­tik. Eber­t‘­ın ya­zı­la­rıy­la bü­yü­müş bi­ri ola­rak bir ya­kı­nı­mı kay­bet­mi­şim gi­bi üzül­düm. Öm­rü­nün son yıl­la­rı­nı has­ta­ne­de ge­çir­miş­ti, kan­ser yü­zün­den çe­ne­si alın­mış, ye­mek yi­ye­mez, hiç­bir şey içe­mez ha­le gel­miş­ti. Sun-Ti­mes ad­lı ma­vi ya­ka­lı­la­rın oku­du­ğu bir tab­lo­id ga­ze­te­de ya­zar­dı ve hep ora­da yaz­ma­ya de­vam et­ti. Za­ma­nın­da Was­hing­ton Pos­t'­un ya­yın yö­net­me­ni Bed Brad­le­e trans­fer et­mek için çok uğ­raş­mış, “Bu sa­at­ten son­ra ye­ni bir şeh­rin so­kak­la­rı­nı öğ­re­ne­me­m” di­ye red­det­miş. Chi­ca­go'yu hiç bı­rak­ma­dı. Öl­me­den ön­ce “Li­fe It­sel­f” ad­lı anı ki­ta­bı çık­mış­tı. Bu ki­tap şim­di bel­ge­sel ol­du, ama ne ya­zık ki bir ya­şa­mı de­ğil bir ölü­mü an­la­tı­yor. Ye­mek ye­me­yi, iç­ki­yi bı­rak­tı­ğı 1979'a ka­dar iç­me­yi çok se­ven Ebert boy­nun­da­ki bir tüp­ten bes­len­me­ye baş­la­mış­tı. Öm­rü­nü ko­nu­şa­rak ka­zan­ma­sı­na rağ­men ko­nuş­ma ka­bi­li­ye­ti­ni kay­bet­miş­ti. Onu hep bo­ğaz­lı ka­zak­la gör­me­ye baş­la­mış­tı in­san­lar, gırt­la­ğın­da­ki de­li­ği ka­pat­ma­sı­na yar­dım­cı olu­yor­du.
Ko­nu­şa­ma­ma­sı, yi­ye­me­me­si Eber­t'­ı öl­dür­me­di ama. Bü­tün bu ye­ti­le­ri­ni kay­bet­tik­ten son­ra İn­ter­ne­t'­te ka­ri­ye­ri­ni ye­ni­den in­şa et­ti. Dur­mak­sı­zın yaz­ma­ya baş­la­dı. Sa­de­ce si­ne­ma üze­ri­ne de­ğil, he­men her ko­nu­da ta­dı­na do­yum ol­ma­yan de­nem­ler ka­le­me al­dı. Mü­kem­mel bir ya­zar­dı za­ten, üni­ver­si­te ga­ze­te­sin­de yaz­dı­ğı ya­zı­lar­dan bel­li. Ye­mek yi­ye­me­di­ği hal­de ye­mek ki­ta­bı bi­le yaz­dı. İn­ter­net ça­ğın­da has­ta­lı­ğı­na, te­da­vi­le­re, ha­ya­tı­nın her anı­na okur­la­rı­nı da ta­nık et­ti. Yıl­lar­dır ne­den da­ha bü­yük bir ga­ze­te­de yaz­ma­dı­ğı­nı me­rak eder­dim; kuş­ku­suz New York Ti­me­s'­ın eleş­tir­me­ni ola­cak ka­dar en­te­lek­tü­el de­rin­li­ği var­dı.
Ama so­nuç­ta Ame­ri­ka'da si­ne­ma tam bir ma­vi ya­ka­lı, or­ta sı­nıf eğ­len­ce­si. Taş­ra­da da­ha bü­yük haf­ta­ so­nu ak­ti­vi­te­si yok. Ebert da bu kit­le­ye ya­lın bir an­la­tım­la, sığ­lı­ğa kaç­ma­dan si­ne­ma­yı oku­ma­yı öğ­ret­ti. Or­ta­la­ma iz­le­yi­ci­nin ka­fa­sın­da­ki tek so­ru “Bir fil­mi iz­le­ye­lim mi iz­le­me­ye­lim mi?”. Ebert baş par­ma­ğı­nı ha­va­ya kal­dı­ra­rak bu so­ru­yu olum­lu ya da aşa­ğı in­di­re­rek olum­suz ya­nıt­la­dı. Re­fah Par­ti­si se­la­mı gi­bi… Si­ne­ma ya­zar­lı­ğın­da o baş­par­mak­tan da­ha et­ki­li bir dev­rim he­nüz ya­pıl­ma­dı. Bi­ri­si Eber­t'­a si­ne­ma­nın ‘ha­ya­tın ta ken­di­si­' ol­du­ğu­nu söy­le­miş, ken­di bi­yog­ra­fi­si­ne de bu adı ver­me­sin­den da­ha do­ğal bir şey ola­maz­dı. Ebert da ha­ya­tın ta ken­di­siy­di.

 

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more