Oray Eğin
Oray Eğin

Burası dünyanın en güzel yeri mi?

Los Angeles'tan bildiriyorum

California‘ya her geldiğimde dünya üzerinden bundan daha güzel bir yer olmadığını düşünüp her şeyi bırakıp okyanus kenarında bir yere yerleşmeyi düşünüyorum. Sonra birkaç saat geçiyor, etrafıma bakıyorum, her şey çok steril gelmeye başlıyor ve nefret ediyorum. Sonra nefret geçiyor, yine hayran oluyorum.
California‘da, özellikle de Los Angeles‘ta birkaç gün geçirip daha kaotik bir şehre (mesela İstanbul ya da New York) döndükten sonra buraların olağan ritmi insana tuhaf gelmeye başlıyor. Türkiye‘den 10 saat geride; ama dünyanın geri kalanına da bir o kadar uzak. Adeta uzakta yalnız kalmak için tasarlanmış gibi bir vaha burası. New York‘a bile uçmak 6 saate yakın.
Los Angeles‘ta hiç kimse kaldırımda yürümüyor, sokaklarda hiç kimseyi görmek mümkün değil. Günün herhangi bir saatinde mağazalar, lokantalar bomboş. Akşam yemekleri erken yeniyor, lokantalar 22:00 gibi kapanıyor. En büyük mesele arabaya park yeri bulmak, hemen herkesin dilinde trafik ve hangi otobanın kullanacağına dair sohbetler var.
Cafe'lerde, otel lobilerinde rastgele masaların üstünde senaryolar duruyor, birileri sürekli film çekmekten, keşfedilmekten bahsediyor.
Fairfax Caddesi üzerindeki berber beni beklettikten sonra, “Kusura bakma, menajerimle konuşuyordum” diyor. Evet, berberin bile menajeri var; film setlerinde çalışıyor, onu ayarlıyor. En son Londra'da “The Avengers 2”nin çekimlerinde çalışmış ama sadece siyah erkeklerin saçını kesmek istemiyormuş, CV'si çeşitliliğini göstersin istediğinden yeni işler kovalıyor.
Aynı gün Manhattan Beach‘te dalgalarla boğuşurken etrafa bakıyorum ve herkesin ne kadar beyaz göründüğünü düşünüyorum. Hemen herkes sarışın, mükemmel Amerikalı görüntüsünde ve aralarına başkasını almak istemiyor gibi-ler. Bunu asla dillendirmeyecekler ama en ufak bir çeşitlilik ve farklılık onların hayatında ‘cızırtı' etkisi yaratıyor gibi.
Bir pastanede iki çocuğuyla yan masada oturan renkli gözlü, kıvırcık saçlı, sakallı adam tam da California prototipine uyuyordu. New York‘ta herkes bir koşuşturma içinde, herkes aşırı gergin gözükür, burada da herkes sorunsuz ve kusursuz bir hayatın parçasıymış gibi. Tekrar kafamı kaldırıyorum, Will Ferrell‘mış meğerse televizyon ressamı Bob Ross‘a benzettiğim o adam.
Los Angeles‘ta ünlü görmek, onlara ünlü değilmiş gibi davranmak bir görgü kuralı. Sonuçta herkes potansiyel ünlü. Bütün garsonların, valet'lerin menajerleri var ve herkes iş kovalıyor. Will Ferrell da, eminim, menajerinden gelecek telefonu bekli-yor. Bir arkadaşımın komşusu bir kredi kartı reklamında resepsiyonist rolü için görüşmeye gideceği için çok heyecanlıydı; oysa ben onu bugüne kadar fotoğrafçı sanıyordum. Demek ki keşfedilene kadar, menajerden telefon gelene kadar fotoğrafçı.
Yine akşam oluyor. Yine gökyüzü pembeye bürünüyor, denizin rengi griye dönüyor ve ben iki arada bir derede kalıyorum: Hayranlıkla kararsızlık arasında. Burası sahiden dünyanın en güzel yeri mi, yoksa sadece dışarıdan mı böyle gözüküyor?

Şehir hayatı nasıl olur

Yayalarla polisin savaşı

Yak­la­şık 20 yıl­dır ha pat­la­dı ha pat­la­ya­cak de­nen Down­town Los An­ge­le­s‘­ta ki­ra­lar epey yük­sel­di, ye­ni yer­ler açıl­dı ve dı­şa­rı­dan in­san­lar ta­şı­nıp şeh­rin ru­hu­na mey­dan okur­ca­sı­na ara­ba­sız ha­ya­tı de-­ne­me­ye baş­la­dı­lar. DTLA tam ol­ma­dı ama uğ­ra­şı­yor işte.
Bu sü­reç ken­tin ko­ru­yu­cu­la­rı açı­sın­dan da ye­ni bir dü­zen­le­me­yi zo­run­lu kı­lı­yor. Me­se­la LA Po­lis De­part­ma­nı epey­dir kır­mı­zı ışık­ta yol boş­ken kar­şı­dan kar­şı­ya ge­çen ya­ya­la­ra ce­za ke­si­yor.
Bu ko­nu­da iki gö­rüş var: Şeh­rin pa­ra­ya ih­ti­ya­cı ol­du­ğu ve her yer­den pa­ra ka­zan­ma­ya ça­lış­tı­ğı. Me­se­la Be­verly Hill­s‘­te­ki tra­fik ışık­la­rın­da sa­rıy­la kır­mı­zı ara­sın­da­ki sü­re kı­sal­dı ki sü­rü­cü­ler tu­za­ğa düş­sün; sa­rı­da geç­me­ye kal­kan­la­rın oto­ma­tik ola­rak fo­toğ­raf­la­rı ke­si­lip ce­za ev­le­ri­ne pos­ta­la­nı­yor.
Şe­hir uz­man­la­rı kent ya­şa­mı­nın ba­zı zo­run­lu­luk­la­rın­dan bah­se­di­yor. Kır­mı­zı ışık­ta ge­çen ya­ya­lar ol­ma­dan ger­çek bir şe­hir kül­tü­rü­nün oluş­ma­ya­ca­ğı­nın al­tı­nı çi­zi­yor­lar.
1961'de ya­yım­la­dı­ğı ve şe­hir­ci­lik üze­ri­ne en önem­li ki­tap­lar­dan sa­yı­lan “T­he Li­fe and De­ath of Gre­at Ame­ri­can Ci­ti­es” ki­ta­bın­da Ja­ne Ja­cobs ka­la­ba­lık kal­dı­rım­la­rın, so­kak­lar­da yü­rü­yen in­san­la­rın şeh­re pek çok kat­kı sağ­la­dı­ğı­nı ya­zı­yor. West Vil­la­ge­‘ta­ki evi­nin ca­mın­dan so­ka­ğa bak­tı­ğın­da in­san­la­rın bir­bir­le­riy­le et­ki­le­şim­le­ri­ni cad­de­de ser­gi­le­nen bir ‘ba­le'ye ben­ze­ti­yor Ja­cobs; bu ba­le sa­ye­sin­de so­kak­lar da­ha gü­ven­li olu­yor, bir­bi­ri­ni da­ha faz­la ta­nı­yor in­san­lar. Los An­ge­les so­kak­la­rın­da böy­le­si bir ba­le ol­ma­dı­ğı için en pa­ha­lı ev­le­rin ol­du­ğu so­kak­lar­da bi­le bir­den bi­ri­si si­lah çe­ke­bi­li­yor, bir bak­mış­sı­nız açık apart­man ka­pı­sın­dan bi­ri evin içi­ne ka­dar gi­ri­yor.
As­lın­da bu şe­hir de­ği­şi­mi İs­tan­bu­l‘­u da il­gi­len­di­ri­yor. Son 10 yıl­da ha­ni zen­gin­leş­ti­ği­miz söy­le­ni­yor ya, bü­yü­yen şe­hir ha­ya­tı de­ğil de izo­le si­te­ler ol­du. Ara­ba sa­yı­sı art­tı. İn­san­lar so­kak­lar­dan ka­pı­lar­la ka­pa­lı yer­le­re sü­rük­len­di… Ve bil­di­ği­miz an­lam­da bir şe­hir kül­tü­rü de öl­dü­rül­dü.

En iyi film mü­zi­ği

Ge­çen haf­ta­ya ka­dar Bill­bo­ard 200 al­büm­ler lis­te­si­nin te­pe­sin­de “Gu­ar­di­ans of the Ga­lax­y” (Ga­lak­si­nin Ko­ru­yu­cu­la­rı) fil­mi­nin mü­zi­ği var­dı. 70'li yıl­lar­da­ki R&B şar­kı­la­rın­dan olu­şan al­büm bir­kaç haf­ta­nın yol­da­ki ara­ba­lar­dan du­yu­lu­yor, her­kes bir­bi­ri­ne ‘A­we­so­me Mix No. 1' ad­lı ka­rı­şık ka­se­ti öne­ri­yor. Hat­ta fil­min si­te­sin­de in­san­la­rın ken­di ka­rı­şık ka­set­le­ri­ni yap­ma­la­rı öne­ri­li­yor. Her­hal­de “Pulp Fic­ti­on”­dan be­ri ilk kez bir so­und­track al­bü­mü bu ka­dar ses ge­tir­di.
Fil­min ana ka­rak­te­ri­ne ölüm dö­şe­ğin­de­ki an­ne­si bu ka­se­ti bı­ra­kı­yor, ge­le­cek­te ge­çen film bo­yun­ca da bu nos­tal­jik şar­kı­lar ça­lı­yor. Ka­rı­şık ka­set ay­rı bir nos­tal­ji, için­de­ki şar­kı­lar ise apay­rı. Ve in­sa­nın ku­la­ğı­na çok hoş ge­li­yor. Sa­hi, ne za­man­dır film mü­zik­le­ri öne­mi­ni yi­tir­miş­ti… Gu­ar­di­ans of the Ga­laxy ve­si­le­siy­le pek çok in­san gi­bi ben de ha­ya­tı­mı et­ki­le­yen film mü­zik­le­ri­ni şöy­le bir dü­şün­düm… Bir ara­lar “G­re­at Ex­pec­ta­ti­on­s”­i epey din­ler­dim; “Bo­ogi­e Nigh­ts”­in iki CD'­lik film mü­zi­ği ol­maz­sa ol­maz, es­ki­ler­den­se “Dirty Dan­cin­g” kuş­ku­suz… “Sa­tur­day Night Fe­ve­r”­ı say­mı­yo­rum bi­le. Pek kıy­me­ti bi­lin­mez ama El­li­ott Smith şar­kı­la­rı­nın ağır­lık­ta ol­du­ğu “Go­od Will Hun­tin­g” de çok özel bir al­büm­dür. Film mü­zi­ği­nin film­den da­ha gü­zel ol­du­ğu is­tis­na­i bir du­rum­sa Be­at­les şar­kı­la­rı­nın co­ve­r'­la­rın­dan olu­şan “I Am Sa­m” ol­ma­lı.

Bü­yük uçak­lar ar­tık tut­mu­yor

A380'in ölü­mü

Sa­nı­rım Frank­furt Ha­va­li­ma­nı'y­dı ve uçak kö­rü­ğe ya­naş­ma­yı bek­ler­ken pi­lo­tun anon­su gel­miş­ti: “Şu an­da ya­nı­mız­dan Air­bus A380 ge­çi­-yor, il­gi­le­nen­ler sol­da­ki cam­lar­dan ba­ka­bi­lir.” Air­bu­s'­un iki kat­lı dev uça­ğı­nın ilk uçuş­la­rın­dan bi­ri ol­ma­lıy­dı her­hal­de, her­kes bir an­da ka­fa­sı­nı so­la çe­vir­miş­ti. İçin­de ol­du­ğu­muz uçak da­hil he­pi­miz kü­çü­cük his­set­miş­tik ken­di­mi­zi. A380'in ha­va yol­cu­lu­ğu­nu ye­ni­den es­ki gör­kem­li gün­le­ri­ne dön­dü­re­ce­ği he­sap edi­li­yor­du, ama tah­min­ler yan­lış çık­tı. Air­bus ye­te­ri ka­dar si­pa­riş ala­ma­dı­ğı gi­bi fi­ya­tı da ya­rı ya­rı­ya dü­şür­mek zo­run­da kal­dı.
Ge­çen­ler­de New York Ti­me­s‘­ta yer alan bir ha­be­re gö­re Emi­ra­tes dı­şın­da A380'e il­gi gös­te­ren ha­va­yo­lu yok. Ba­zı şir­ket­ler de si­pa­riş­le­ri ip­tal et­miş.
A380'in ya­naş­ma­sı için bü­yük ha­va­li­ma­nı ge­re­ki­yor, o ha­va­li­man­la­rın­da da bu dev uça­ğa uy­gun ka­pı­la­rın ya­pıl­ma­sı. Air­bus yol­cu­la­rın bü­yük uçak­lar­da mer­ke­zi ha­va­li­man­la­rı­na uçup ak­tar­may­la gi­de­cek­le­ri yer­le­re ula­şa­bi­le­cek­le­ri­ni dü­şü­nü­yor­du. Bu ön­gö­rü yan­lış çık­tı, in­san­lar kü­çük uçak da ol­sa ak­tar­ma­sız uç­mak is­ti­yor. Kuş­ku­suz 11 Ey­lü­l'­den son­ra ha­va yol­cu­lu­ğu­nun, ha­va­li­ma­nın­da ak­tar­ma yap­ma­nın, gü­ven­lik kon­trol­le­ri­nin in­sa­nı ca­nın­dan bez­dir­me­si de et­ki­li.
Ben Türk Ha­va Yol­la­rı­‘nın da hep bir A380 sa­hi­bi ol­ma­sı­nı is­ter­dim ama şu an için böy­le bir şey söz ko­nu­su de­ğil. Ba­sın Mü­şa­vi­ri Ali Genç tek­lif­le­rin gel­di­ği­ni, de­ğer­len­dir­dik­le­ri­ni ve he­nüz bir ka­rar ver­me­dik­le­ri­ni söy­lü­yor. Şim­di­lik THY‘­nin uzun hat­lar­da kul­lan­dı­ğı Boe­ing 777 ve kı­sa hat­lar­da kul­lan­dı­ğı A330'lar­la de­vam et­ti­ği­ni de ek­li­yor.
Şir­ke­tin bu stra­te­ji­si an­la­şı­lan gü­nü­müz­de­ki uçuş trend­le­ri­ne de uy­gun. Ay­rı­ca iç hat­lar­da da THY‘­nin kul­lan­dı­ğı uçak­lar pek çok baş­ka şir­ke­tin kı­sa me­sa­fe­ler­de ter­cih et­ti­ği kü­çü­cük uçak­lar­dan da­ha fe­rah.
Ge­çen­ler­de St. Lo­ui­s'­ten Chi­ca­go'ya 1 sa­at 10 da­ki­ka­lık uçuş­ta top­lam 14 sı­ra­sı olan da­ra­cık bir uçak­la git­tim; klos­tro­fo­bi ve bu­nal­tı ara­sın­da bir ka­bus­tu benim için…