Sözcü Plus Giriş

Eşsiz Lider Atatürk’e son selam!

Atatürk, 10 Kasım’da aramızdan ayrıldı. Ancak kurduğu hayaller, hala güçlü, hala sonsuz ve Atatürk yarattığı ilkeleriyle hala bizlerle…

11:09 -
Eşsiz Lider Atatürk’e son selam!

Ayla ÖZDEMİR- İzmir Ekonomi Üniversitesi Halk Dansları Kulübü, sadece dans etmiyor. İEÜ'de kurulan ilk öğrenci kulübü ve misyonunda geçmişini araştırmak, kültürüne sahip çıkmak ve bunu yeni nesle aktarmak var. Halk Dansları Kulübü, aynı zamanda İzmir Ekonomi Üniversitesi'nin her töreninde araştırdıklarını, yeni bir gösteriyle sahneliyor. Öğrendiklerini paylaşan Atatürk'ün izini takip eden gençlere, Ulu Önder'i sorduk.

İEÜ Halk Dansları Başkanı Ali Eren Aslan, ebediyete uğurlayışımızın 77. yılında Mustafa Kemal Atatürk'ü Sözcü Eğitim’e anlattı.

İŞTE O RÖPORTAJ:

“ATATÜRK’LE İLGİLİ ANILAR BİZE YOL GÖSTERİYOR”

Atatürk'ü farklı bir gözle sahneye taşıyıp söylediklerini, düşüncelerini dansla bütünleştirerek izleyiciye aktarıyorsunuz. Nasıl bir araştırma ve sahneleme yönteminiz var?

A.E.A: Öncelikle Mustafa Kemal Atatürk'ü tanıma fırsatı bulup yakınlarında olan insanların anılarını okuyoruz. Yakın arkadaşı Kılıç Ali, Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak, Uşağı Cemal Çelebi Granda gibi isimlerin Atatürk'le ilgili anıları bize yol gösteriyor. İzmir Ekonomi Üniversitesi, 2001 yılında kuruldu ve ilk kurulan öğrenci kulübü de Halk Dansları oldu. Kuruluşumuzda ve sonraki çalışmalarımızda halen üniversitemizde Tanıtım, Kurumsal Pazarlama İletişimi Müdür Vekili olan Emel Akçay Uzun'un önemli destekleri bulunuyor. Her gösterimizle ilgili çalışmaları kendisiyle yürütüyoruz. Araştırmalarımızı ortaya koyuyoruz ve bir tema içinde dansla, müzikle birleştiriyoruz. Birçok gösterimizin metin yazarlığını da Emel Akçay Uzun yapıyor. Halk Dansları Kulübümüzde aslında bir bayrak yarışı var. Yetişenler, daha sonra yeni gelen öğrencileri yetiştiriyor. Mirasımızı bir sonraki döneme devrediyoruz. Örneğin son açılış törenimizin metin yazarlığını 2008-2011 Yılları Başkanımız Engin Kıbrıslı yaptı. Kurucu Başkanımız aynı zamanda üniversitemizin Mezunlar Derneği Başkanı Cengiz Ülken, başta bu geleneği oluşturdu. Halen ilgisini kulübümüzün üzerinde tutarak, bize desteklerini sürdürür.

Foto: Depophotos

“ATATÜRK’ÜN ÖZGÜR DÜŞÜNCEYİ PAYLAŞTIĞI YER: SOFRA”

10 Kasım'la da ilgili özel bir çalışmanız vardı. Atatürk'le ilgili neler buldunuz?

A.E.A: 10 Kasım, bize göre Atatürk'ün felsefesine en çok odaklanmamız gereken gün. O'nun özgür düşünceyi paylaştığı yerin sofra olduğunu gördük. Sonra yüzyıllar öncesinde Eski Yunan uygarlığında Filozof Eflatun'un, “Akademia”da günün sorunlarını öğrencileriyle tartıştığını, aklın ve bilimin ışığı altında doğruya ulaşmaya çalıştığı aklımıza geldi. Akademia, Eflatun'un evinin bahçesiydi. Tartışmalar, bizzat Eflatun tarafından başlatılırdı. Eflatun, böylelikle öğrencilerinin kendilerini iyi bir şekilde yetiştireceklerine ve gerektiğinde devleti bile iyi yöneteceklerine inanırdı.
Binlerce yıl sonra Akademia, tekrar kurulmuş da bizim bilgimiz yokmuş! Bu kez bir evin bahçesinde değilmiş sadece bir sofrada yani Mustafa Kemal Atatürk'ün sofrasında evrensel bilgiye ulaşılmak istenmiş. Kara tahta, tebeşir, silgi, kitaplar, not defterleri ve kalemler eşliğinde, özgürce düşüncelerin paylaşıldığı bir sofraymış. Bunu gördük ve araştırmaları bu yöne çevirdik.

Atatürk'ün sofradaki duruşu nasılmış?

“KONUŞMALARI İÇİN KONUKLARINI CESARETLENDİREN LİDER”

A.E.A: Onlarca kitap okuduktan sonra baktık ki Mustafa Kemal Atatürk, nazik bir ev sahibi, tartışmaları başlatan kişi, konuşmaları için konuklarını cesaretlendiren lider… Ve sabırla bütün karşı görüşleri sonuna kadar dinleyen, tahammülsüzlük göstermeyen, diyalog sanatının inceliklerini ustaca kullanan, ulusunun sesini bu yolla duymaya çalışan, kendi görüşlerini dikte ettirmek yerine bilimsel tartışmalarla zihinlerin doğruyu bulmasına olanak sağlayan, demokrasi aşığı bir karakter…Fikri olmadığını söyleyenlere kızardı. Hem de çok!
Tepkisi; “İnsan düşünen bir mahlûktur.”olurdu.
… Kişiler düşünür olmadıkça haklarını kavramadıkça yığınlar istenilen yöne iyi ya da kötü yöne herkesçe yöneltilebilirler.
Atatürk'ün sofrasına katılmış olan şanslı kişiler, bu anlamlı tartışmalardan elde ettikleri kazançları, üniversite eğitimine denk tutmuşlar.
Hasan Cemil Çambel'in dediği gibi;
“Bu sofra, aynı zamanda, onun bir yaratma kaynağı, inkılâplarının bir tersanesi ve kendi ideallerine göre milli mukadderatı yeniden dokuduğu bir tezgâhtı. Kemalizm burada önce fikir, sonra söz, sonra beden oldu. Atatürk inkılâpları, burada yaratıldı ve burada onun büyük soluğundan doğdu.”

Atatürk'ün sofrası ile sevdiği yemekleri, yaşadığı bir olayı ve dansı da birleştirmişsiniz. Bunu nasıl bir araya getirdiniz?

A.E.A: Yaşam süreci, sanki parçaları birleştirmek üzerine kurulmuş gibi… Okuduklarımız, bulmacanın parçalarını birleştirmeye itiyor. Üniversitemizde aynı zamanda Mutfak Sanatları ve Yönetimi Bölümümüz var. Yıllardır çok yaratıcı şefler, mezun oluyor. Arkadaşlarımızın sektördeki başarılarını izliyoruz. Öğrenci Şeflerimiz de bu heyecana ortak olunca sahneye Atatürk'ün sevdiği yemeklerin de servisini sağladık.

Foto: Depophotos

HALKÇILIK YANYA TATLISI GİBİYDİ…

Atatürk'ün sevdiği yemeklerden birini ve hikâyesini anlatır mısınız?

A.E.A: Atatürk'ün tatlıyla arası pek hoş değildi. Ancak usulüne göre yapılmış bir Yanya tatlısına “Hayır” diyemezdi. Sofrasına, Yanya tatlısı gelince keyfi daha bir yerine gelirdi.

Atatürk, o gün Kırşehir'de görev yapan öğretmenlerden bir mektup alır. Öğretmenler, birkaç aydır maaş alamadıklarını belirterek, yardım isterler. O gece sofrasında yer alması için Atatürk, ilgili bakanı davet ettirir. Niçin öğretmenlerin maaş alamadıklarını sorar. Bakan da; kış mevsiminin şiddetli geçtiğini, postalarda bir sorun olduğunu söyleyerek, mazeret ileri sürer.

Atatürk de bunun üzerine;
Ya… demek şimdi muhasaradayız öyle mi? O halde şimdi biz de sofradan kalkar, gider, hem yolu açarız hem de Kırşehir'de muallimlerin dertlerini yakından dinleriz.
diyerek, gece yarısını hayli geçmişken yola çıkma talimatını verir. Hava, fena halde yağışlı ve soğuktur. Sıcak Çankaya Köşkü'ndeki sofra, yarıda bırakılmış, konuklardan bazılarıyla karlı yollara düşülmüştür. Hava o kadar pusludur ki, bir ara yol kaybedilir. Bir köyün kahvesine sığınılır. Saç soba yaktırılır. Titreyen parmaklarını saç sobanın üzerinde ısıtmaya çalışan Atatürk, askeri okulda yaşadığı hikâyesini anlatmaya başlar:
Biz harbiyede okurken bir kış gene böyle çok şiddetli geçiyordu. Mektebin sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar müdüre çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa… Kendisini görmek için izinler aldım. Huzura çıktık. Evvela Padişah'a sonra Müdür Paşa'ya dualar ettik. Nihayet soba meselesine geldik. Paşa birdenbire gürledi:
Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişahımız efendimizin nimetleri gözünüze, dizinize dursun. Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın nankörler!
Baktık sahiden de müdürün sobası güldür güldür yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları böyle yanmakta. Çocuklar, biz Çankaya Köşkü'nde bazen Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi sakın aldatıyor olmayalım?  Kahvede biraz ısındıktan sonra yola devam edilir. Ertesi gün Kırşehir sınırına gelinmiştir. Protokol gereğince Vali, başında silindir şapka, üzerinde frakla, karşılamaya gelmiş. Bu sırada Atatürk'ün otomobili çamura saplanmış, etraftaki köylüler, yardıma koşmuşlar. Vali de o şık giysileri içerisinde çamurlara bulanarak, köylülere ve jandarmaya emirler veriyor, otomobili kurtarmaya çalışıyor. Atatürk, valinin haline bakıp, gülerek yanındakilere:
“İşte masa başında yapılan talimatnameler, hatta kanunlar, günün birinde böyle gülünç de olurlar” der, valiyi yanına çağırtır. Valinin haline pek acımış bir hali vardır, Atatürk'ün. Kalın bir palto giymesini tavsiye eder, zahmetlerinden ötürü teşekkür eder.
Birçok zorluktan sonra Kırşehir'e girilir. Atatürk, maaşlarını alamadıklarını söyleyen öğretmenlerin hepsini tek tek dinler, konuyu çözer.

Atatürk, halkçılık ilkesini işte böylesine yaşar ve yaşatılmasını isterdi. Halkçılık, yönetime geçmiş insanların konforlu hayat sürmesi değildi. Halkçılık, Zülüflü İsmail Paşa gibi olmamaktı. Halkçılık, Yanya tatlısı gibiydi; halkla birlikte olup bu lezzetin keyifle tadına varmak demekti. Halkından gelen sese kulak vermek, maaşını alamamış öğretmenin yanında olup, sorunlarına çözüm getirilmesi demekti.  Sofra, halk için vardı.
Ve sofra yine, halk için yarım bırakılırdı.

Bu anlamlı hikâye ekranda film eşliğinde anlatılırken öğrenci şeflerimiz, temsili olarak kurulan Atatürk'ün sofrasında tabaklara ‘Yanya Tatlısı'nı servis etti. Yanya Tatlısı'nın nasıl yapılacağını ise şimdilerde sonsuzluğa uğurladığımız Türk Mutfağı Şefi Berrin Korkmaz, araştırıp bulmuştu. Ardından Kırşehir'in Gülleri türküsünde kaşık oyunu oynadık ve bir başka anlamlı hikâye ve yemeğe geçtik.

ATATÜRK NÖBETTE: PEYNİRLİ SULU OMLET, KAVUN ve GÜL REÇELİ

Atatürk'ün başka vazgeçemediği yiyeceklerden ne vardı?

A.E.A: Atatürk, geç yatar az uyurdu. Daha iyiye ulaşma gayretiyle uzayan tartışmalardan dolayı sofradan çoğu kez aç kalkardı. Misafirlerini dışarıya kadar uğurladıktan sonra sabaha karşı peynirli sulu omlet, bir dilim kavun ile gül reçeli ister, bunları yer ve uyurdu. Atatürk'ün yakın çevresi geç yatmasından ve sağlığına dikkat etmemesinden endişeliydi. Yakın arkadaşlarından biri cesaretini topladı ve dedi ki:
Eğer ölürseniz, inkılâbı bir tarafa bırakınız, heykellerinizi bile parçalayacaklarını biliyor musunuz? Derin derin baktı, Atatürk… Sonra cevap verdi:
Siz hepiniz uyuduğunuz zaman, ben uyanık kalırım. Nöbetteymişim gibi bir duygum var. Sizler uyanınca, rahat sırası bana geliyor.
Atatürk'ün huzurla bu nöbeti bırakması için masaya son kahvaltıyı koyduk;
Peynirli sulu bir omlet,
Bir dilim kavun,
Ve
Gül reçeli…

Ve işte bu anlamlı nokta bir Zeybek'i hak ediyordu. Hikâyemiz anlatılırken Müzik Danışmanımız Alaskar Abbasov, piyanoda Atatürk'ün en sevdiği opera olan Tosca'dan aryalar çalıyordu. Bizse Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün huzurla nöbeti bırakması için daha çok çalışmayı hedefliyoruz.

SON CUMHURİYET BAYRAMI VE ENGİNAR

Ağlayarak, yazdığınız bir bölüm var mıydı?

A.E.A: Enginar, Anadolu'da çok yaygın yetişmeyen bir sebzeydi. Akdeniz ikliminin sıcaklığını severdi, enginar. Her mevsimde de yetişmezdi. O yıllarda Kasım ayında enginar yemeği istemek, hayaldi.

Tarih: 29 Ekim 1938
On beşinci yıl Cumhuriyet Bayramı, kutlamalarındayız.
Türkiye Cumhuriyeti'nin belki de en zor Cumhuriyet Bayramı idi.
Halkın moralini bozmamak ve yas havası oluşturmamak için kutlamaların yine her zamanki coşkuyla yapılması uygun bulundu.
Yine taklar kuruldu, çok etkileyici bir geçit töreni yapıldı, gece fener alaylarıyla coşku zirve yaptı.
Kuleli Askeri Öğrencileri Dolmabahçe Sarayı'nın önünde vapurla gelip gösteri dahi yaptılar.
Gece sabaha kadar havai fişeklerle kutlamalar sürüp gidiyordu.

Atatürk ise, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında sessizce yatıyordu.
Günleri değil artık saatleri sayılıydı.
Süzülmüştü…
Solgundu…
Kesik kesik konuşuyordu artık…

Gece ışıklarla donatılmış bir vapur, Dolmabahçe Sarayı'nın rıhtımına değecek kadar yanaşmıştı. Vapurdan inanılmaz coşkunlukta bir alkış sesi yükseldi. Atatürk, sesin ne olduğunu sordu.
Üniversite gençleri kutlamaya gelmişler, dediler.
Atatürk, çok duygulandı. Kalkmak istedi ama gücü yoktu. İşaretle kaldırılmasını istedi. Kollarına girildi, pencere kenarındaki bir koltuğa oturtuldu. Yine yardımla ayağa kaldırıldı. Sol eliyle vapurdakileri selamladı.
Vapurdan bir alkış ki yer gök inledi. “Yaşa! Varol!” sesleri geceye karıştı.
Gençler hep birlikte Gençlik Marşı'nı söylüyorlardı…
Atatürk, halsiz fakat mutlu bir sesle sanki gençler işitecekmiş gibi şu sözleri söyledi;
Bu bayramlar ve yarınlar sizindir. Güle güle…
Tam da o günlerde Atatürk'ün canı enginar istemişti. Mevsimi olmadığı için de Hasan Rıza Soyak, Hatay'dan sipariş etmişti. Enginar yemeği hemen gelmeyince Kılıç Ali'ye yakınarak; “Doktorlar niçin bana enginar yedirmiyor?” diye sormuştu.
Kılıç Ali de;
“Enginar mevsimi olmadığı için Hatay'a sipariş edildi. Bugün yarın gelecek. İnşallah yersiniz”
Yemekle çok arası olmayan Atatürk'ün yaşamında isteyerek ısmarladığı belki ilk ve son yemekti, enginar. Hatay'dan gelen enginarın yemeğini asla yiyemedi ve Hatay'ın anavatana katılışını da göremedi Atatürk.  Gözlerini yummuştu, artık.
Geriye güçlü Türkiye Cumhuriyeti'ni bizlere bırakarak…Kasım ayında enginar yemeği yemek onun son isteğiydi. Tıpkı yıllardır hayalini kurduğu Hatay'ın Türk topraklarına katılmasını istediği gibi…

YARATTIĞI İLKELERİYLE HALA BİZLERLE

Atatürk, 10 Kasım'da aramızdan ayrıldı. Ancak kurduğu hayaller, hala güçlü, hala sonsuz ve Atatürk yarattığı ilkeleriyle hala bizlerle…
Tıpkı bir gün o muhteşem sofrasında dediği gibi;
“Efendiler, size şunu söyleyeyim ki inkılâpçı Türkiye Cumhuriyeti'ni benim şahsımla kaim zannedenler çok aldanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti; her manası ile büyük Türk Milleti'nin öz ve aziz malıdır. Kıymetli evlatlarının elinde daima yükselecek, ebediyen payidar olacaktır.”

AĞLAYARAK YAZILDI BU SATIRLAR

Ve bizler bu sözlerin üzerine kendimizde dans edecek gücü bulamazdık. Sadece Onuncu Yıl Marşı'nı söyledik… Bu çalışmayı yürüttüğümüz sıralarda uzun süre enginar yemeği yiyemedik. Metin çalışmalarımız sırasında ağlayarak yazıldı bu satırlar. Ancak tüm bu bilgi dağarcığı, çok değerli Mütevelli Heyet Başkanımız Ekrem Demirtaş'ın dediği gibi ‘Ekonomi savaşına Mustafa Kemal'in askerleri' olarak yetişmemizi sağlıyor. Mustafa Kemal Atatürk'ü 77 yıl sonra daha büyük bir özlemle anıyoruz, selamımızı veriyoruz.

Son güncelleme: android-time 12:37 31.03.2016
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more