Sözcü Plus Giriş
BURAK GÖRAL

Eski tadı yok hiçbir şeyin

27 Haziran 2015

Hollywood eski çamlardan bardak çıkarmaya devam ediyor. Hepsi de ‘Mad Max' gibi iyi olamıyor maalesef. ‘Jurassic World' gibi ‘Terminatör' efsanesi de ‘zorlama' bir hikayeyle geri dönüyor…

 

Hollywood'un efsane yönetmenlerinden James Cameron'un 1984 yapımı ilk ‘The Terminator' filmi basit bir aksiyon filmi fikrinden yola çıkan ama zengin bir alt okumaya müsait bir filmdi. Nitekim bu zenginliğe en çok 1991 yapımı muhteşem devam filminde şahit olduk. İki filmdir bahsedilen o meşhur ‘kıyamet günü'nü ise üçüncü filmde aynı zenginlikte sunamadılar. İki sezon süren TV dizisi ise birkaç parlak fikir ve Cameron adlı enteresan bir cyborg karakteri barındırması dışında suyunun suyunu çıkarıyordu.

 

terminator

 
İkinci filmde anlatıcı Sarah Connor, bize gelecekte dünyayı ele geçiren ve insanları katleden makinelerin, buna engel olacak olan oğlunu yok etmek için iki kere suikast girişiminde bulunduklarını söyler. Oysa bu ‘iki kere', TV dizisindekileri de eklerseniz üçe dörde katlanmıştır artık!
Sarah Connor'ın oğlu John Connor, bu suikastları önlemek için babası olacak adamı yani Kyle Reese'i gönderir önce. Sonra bir makineyi, sonra bir makineyi daha -sonra bir makineyi daha hatta- ama yine de kıyamet gününe sebep olan nükleer patlamanın önüne geçemez.

 
HAYDİ, YENİDEN BAŞLASIN
Dördüncü film tümüyle gelecekte John Connor'ın dünyasında geçerken fazla derin olmayan ama güzel izlenen iyi bir bilim kurgu aksiyonu sunuyordu en azından. Şimdi önümüze gelen beşinci film ise hikayeyi yeniden başlatabilmek adına onu delik deşik ediyor.

 
John Connor yine Kyle Reese adlı adamını annesini korumak için 1984'e gönderiyor önce. Ama Kyle oraya gittiğinde Sarah Connor'ın zaten çoktandır (dokuz yaşından beri) korunduğunu keşfediyor! Üstelik bunu ilk filmdeki benzer sahneler eşliğinde fark ediyor. Biraz yaşlanmış bir T800 model Terminatör (Arnold Schwarzenegger) Sarah'yı ikinci filmde tanıştığımız T1000 model Terminatör'den (bu sefer tanıdık bir Güney Koreli oyuncu Byung-hun Lee) korumaktadır. Bizimle beraber kafası karışan Kyle bir an önce toparlanır ve Sarah ile birlikte 2017 yılına giderler. Oysa ‘kıyamet günü' önceki filmlerde 1997'deydi. Bir sürü açıklama sahnesinden sonra bunun artık bir ‘paralel geçmiş' olduğunu kanıksayan kahramanlarımız oradaki Skynet'i patlatmaya çalışırlar bu sefer.

 

terminator-1

 

 
AKILLI TELEFONLARA BAĞIMLILIK
Hikayede enteresan bir iki buluş var. Mesela kıyamet gününün, insanların akıllı telefonlara ve her türlü mobil araçlara olan bağımlılığının/merakının bir sonucu olarak gelmesi güzel bir detay… John Connor'ın bizzat geçmişe gelip bu kovalamacaya farklı bir kimlikle dahil olması da enteresan. Ve tabii ki orijinal Terminatör'ün yani Arnold Schwarzenegger'in neredeyse göründüğü her sahnede filmi bir tık eğlenceli hale getirebilmesini de eklemeliyiz. Ama bunların dışında baştan aşağı aksiyon sahnelerinden kurulu olsa da film bir türlü o eski lezzeti veremiyor. Çünkü zaten heyecanını çoktan yitirmiş olan bir hikayeden zorlama bir başlangıç yaratmaya çalıştıkları aşırı belli oluyor. Paralel zaman çizgileri, alternatif anılar ve bunları açıklamaya çalışan sürüyle bilimsel diyalog sadece bizi değil hikayeyi de zorluyor. Zaman yolculuklarıyla artık öyle bir döngüye soktular ki hikayeyi, bir o yıla bir bu yıla giderek sonsuza kadar devam edebilirler bu seriye…

 
terminator-afisSarah Connor rolünde izlediğimiz, ‘Game of Thrones' dizisinin yıldızlarından Emilia Clarke senaryonun da yardımıyla Linda Hamilton'ın Sarah Connor'ına yaklaşamıyor bile! Kyle rolündeki Jai Courtney ise baştan yanlış bir seçim zaten…

 

Terminatör: Genisys

 

Yönetmen: Alan Taylor
Oyuncular: Arnold Schwarzenegger,
Jason Clarke,
Emilia Clarke
Süre: 125 dakika

 

 

 

Bir taksinin içinden…

Uluslararası arenada sevilen ve takdir edilen İranlı yönetmen Jafar Panahi'nin başına gelmedik kalmadı diyebiliriz. 2010 yılında saçma sapan bir bahaneyle, Ahmedinejad muhaliflerine destek olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Yönetmen açlık grevi ve uluslararası kamuoyunun İran'a kurduğu manevi baskı sonucunda serbest kalabildi. Ama kendisine 20 yıl boyunca film çekmeme, senaryo yazmama ve yurtdışına çıkmama cezası verdiler! Adeta görmemeye, düşünmemeye, anlatmamaya, yani tümüyle sessizliğe mahkum ettiler. Panahi yine de film yaptı. Ev hapsi sırasında polisten gizli ‘Perde'yi çekti. Şimdi de gizli kamerayla çektiği, Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ödülüyle dönen filmi ‘Taksi Tahran' karşımızda. Arabasına monte ettiği kamerayla bir taksi şoförü kılığında Tahran caddelerini geziyor bu sefer Panahi. İranlı otoriteleri böyle bir formülle atlatmayı başarıyor. Ama bunu yaparken yarı gerçek, yarı kurgusal bir hikaye de yakalayabiliyor. Belgesel gibi görünmesine rağmen bir belgesel değil ‘Taksi Tahran'. Panahi taksisine binen İranlıların günlük hayatlarından yola çıkarak İran toplumunun portresine ulaşıyor bir anlamda. Hem yeni bir şeyler deniyor sinema sanatı adına, hem de bize sürprizlerle dolu, zaman zaman da gülümseten sahneler sunuyor. Bu kadar kısıtlı imkanlara rağmen sinemanın sihirli bir sanat olduğunu kanıtlıyor adeta. Ona film boyunca bir süre eşlik eden korsan film satıcısı ise başlı başına bir film neredeyse.

 

taksi-tahran-afis
Hemen dibimizde yaşayan, bize çok yakın insanların zaman zaman da benzerleşen sorunlar içinde nasıl hayatlar yaşadıklarını sıcak, samimi ve vurucu bir filmde izlemek için ‘Taksi Tahran'ı tercih edebilirsiniz bu hafta…

 

 

 

Geçmişin peşinde

 

Geçen yılın en başarılı filmlerinden biri olan David Fincher imzalı ‘Kayıp Kız'ın (Gone Girl) uyarlandığı romanın yazarı Gillian Flynn'in bir önceki romanından uyarlanmış bir gerilim draması ‘Karanlık Yerler'. Amerika'nın güneyinde, derin Amerika'da yaşanan yoksulluk ve aile içi sorunlardan yola çıkan bir hikaye. Libby Day adlı genç kadın daha yedi yaşındayken bir gece evlerinde annesi ve kız kardeşlerinin katledildiğine tanık olmuştur. Cinayetleri asosyal ve içine kapanık erkek kardeşi Ben'in işlediği düşünülmüştür. Ben hapsedilmiş ve dava kapanmıştır. 25 yıl sonra ise artık iyice parasız kalmış Libby'e bir teklif gelir. Cinayetleri araştırmaya meraklı insanların oluşturduğu bir kulüp, Libby'nin yaşadığı bu korkunç trajedinin tekrar konuşulması için ona ödeme yapar. Hapisteki kardeşinden yıllardır uzak yaşayan Libby için eski defterler tekrar açılır. Cinayetin gerçek suçlusu belki de ağabeyi değildir…

 

karanlik-yerler
Yazar Gillian Flynn yetenekli bir yazar belli ki. Hikayelerini güçlü bir sarmal yapıda anlatabiliyor. Ancak bu sefer David Fincher kadar kalifiye bir yönetmen yok kamera arkasında. Ama bu senaryoyu iki saatlik bir filmde hakkıyla anlatabilmek de zor diğer yandan. Film biraz da bunun dezavantajını yaşıyor. Libby'nin dört çocuklu bir eve bakmakta zorlanan annesinin öyküsü ayrı bir trajedi. Ben'in arkadaşlarıyla yaşadıkları keza öyle… Libby'nin 25 yıl sonra bir genç kadın olarak yaşadıkları da apayrı bir olay örgüsü. Bütün bunları iç içe, eksiksiz bir şekilde anlatabilmek kolay değil. Yine de kimi eksiklerine rağmen başından sona merakla izletebiliyor kendini film, biraz da başta Charlize Theron olmak üzere oyuncularının da katkısıyla…

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more