Sözcü Plus Giriş
ORAY EĞİN

Kamyoncular ve şoförler beni okur mu?

3 Mayıs 2015 Yazarlar

Mine G. Kırıkkanat'a 10 yıl sonra yine aynı gerekçeyle, hemen hemen aynı koronun bir linç girişiminde bulunması bana Türkiye'nin ifade özgürlüğü konusunda hâlâ ciddi sorunları olduğunu gösteriyor. Bu bir iktidar sorunu değil, bir entelektüel hastalık aslında: Tekseslilik özlemi.
Ne dedi Mine G. Kırıkkanat?
“Kamyoncular ve şoförler benim okurum değil, zaten kitap okuru da değiller.”
Hamamlarımızın dünyada ünlü şöhreti meşhurken, hamamcılar odasının ayaklanmasından sonra şimdi de kamyoncuların entelektüel olduğunu kanıtlamaya çalışan kurgu haberler yapılıyor.
Hükümet medyası entelektüel kamyoncu arayışına girdi.

Bu sefer gülüp geçemiyorum. Çünkü o zaman absürtlüğe hepimiz gülüp geçiyorduk ve arkasında entelektüel bir kitle yoktu. Oysa şimdi Kırıkkanat, tıpkı 10 sene önce olduğu gibi, kendi mahallesi tarafından linç ediliyor.
Halk düşmanıymış…
Ümit Kıvanç, köşe yazarlığını bırakma gerekçelerinden biri olarak ‘basit yazma' arzusunu dile getirir bir kitabında. “Türkiye'de demiryolları Koç ailesi araba satsın diye gelişmedi” diye yazamadığı için ayrıldığını belirtir…
Mine G. Kırıkkanat da basit yazmanın, söylenecek şeyi doğrudan söylemenin öncülerinden: Bundan 10 sene önce Türkiye'de avamlaşmayı ve lümpenliğin gündelik hayata egemen olmasını da doğrudan yazmıştı. Eminim, pek çoğumuz gizliden gizliye katılmıştı dediğine “ama üslup” diye sahte politik doğrucu bir tutum takınmak zorunda kalmıştık: Bu da entelektüel mahallenin baskısıydı.
Şimdi de kamyoncular ve şoförlerden neyi kastettiğini anlamak zor olmasa gerek. Özetle, ezoterik bir kitleye, eğitim seviyesi yüksek okura hitap ettiğini söylüyor. En azından ezoterik kelimesinin ne anlama geldiğini bilen okurlara yazıyor.
Metaforlarla konuşmanın sakıncaları üzerine bir tartışmaya girebiliriz, bu apayrı bir konu. Ama günün sonunda hepimiz kamyoncular ve şoförlerin entelektüel birikimleriyle bilinmediği gerçeğinde uzlaşabiliriz; onlardan böyle bir beklentimiz de yok zaten. İyi edebiyat bilen değil, kaza yapmadan ve kurallara uyarak araba kullanan şoförler arıyoruz sonuçta.
Kaldı ki, bir yazarın kendi kitlesini seçebilme hakkına da sonuna kadar inanıyorum. Yıllar önce yaptığım bir söyleşide, kitapları çok az satan Enis Batur bana “Türkiye'de gerçekten nitelikli denebilecek metinleri okuyabilecek okur sayısı azdır” demişti. “Bugün bu sayı en iyi niyetle beş binse, kitaplarımın 10 bin, 15 bin satması benim için karabasan halini alır. Bende bir yanlışlık var, kendimi görüş biçimim ya da onlara gösteriş biçimim sakat diye düşünürüm.”
Aslında ikisi de aynı şeyi söylüyor; biri daha estetik.
Eğer ifade özgürlüğüne sonuna kadar inanıyorsak, size kötü bir haber vereyim: Kaba yazarların da kendilerini ifade etme hakları var. Bir yazarı ancak okurları, artık ürünlerini okumayarak susturabilirler. O da yazarın üretmeyeceğinin garantisi değil tabii ki.

Karakter arayışındaki altı yazar

Edebiyat dünyası bölündü

Salman Rushdie boykotçu
yazarları çok ağır eleştirdi.

Geçen hafta Amerika'da ayaklanmalar Baltimore'a sıçramışken, New York'ta da entelektüel dünyada bir başka iç savaş yaşanıyordu. Uluslararası yazarlar birliği PEN'in her yıl düzenlenen galasında öldürülen Charlie Hebdo karikatüristlerinin anısına cesaret ödülü verileceğinin açıklanmasının ardından altı yazar isyan ederek geceye katılmayacaklarını bildirdiler.
Altı yazar, galada masa sahibi olarak diğer konukları ağırlayacaklardı. Aralarında Teju Cole ve Rachel Kushner gibi isimlerin olduğu yazarlar sadece geri çekilmekle kalmayıp, başka yazarları da örgütleyerek bir bildiri hazırladılar. Yazarlara göre Charlie Hebdo'nun özellikle Müslümanlara yönelik aşağılayıcı/küçümseyici karikatürleri cesaretle açıklanamaz.
Rushdie, boykotçuları “karakter arayışındaki yazarlar” olarak niteledi.
Benim için bu tartışmada en doğru yorumu New Yorker yazarı Adam Gopnik yaptı.
“Sosyal uzlaşma çok basit bir formüle dayanıyor: Alay edebilir, hakaret edebilirsin ama gidip kimseye saldıramazsın, bıçaklayıp öldüremezsin. O zaman sosyal uzlaşmanın dışına çıkmış olursun ve bıçaklayıp öldürdüklerin bizim şehitlerimiz olur, bu şehitlerimizi de hak ettikleri şekilde onurlandırırız: Özgürlüğün bayrağını taşıyanlar olarak.”

Başkan olmayacak ama…

Yine de kulak verin

Solcu Bernie Sanders Demokrat Parti'de Hillary Clinton'a rakip çıktı.

Bendeki nasıl bir siyasal kafa karışıklığı ki hem Selahattin Demirtaş'ı hem de Doğu Perinçek'i destekliyorum. Hem HDP'nin hem de Vatan Partisi'nin barajı geçmesini istiyorum, birinin diğerinden daha zor olmakla beraber ikisinin de güç olduğunu bilmeme rağmen.
Bakın, geçen hafta ABD seçimlerinde Demokrat Parti'nin başkan adaylığı için 73 yaşındaki Vermont senatörü Bernie Sanders yarışacağını açıkladı. Kendisini demokratik sosyalist olarak tanımlıyor. Ortanın solu değil, Clinton'ın solundaki seçmene hitap ediyor.
Bir siyasi yıldız değil, Twitter'da 300 bin civarında takipçisi var.
Ama en azından görüşleriyle siyasi tartışmaları şekillendirecek, kamuoyunun kafasına yeri sorular sokacak. Mesela sık sık Demokrat Parti'nin zenginlere fazla yaslanmasını eleştiriyor. Clinton seçim yarışında iki buçuk milyar dolar toplamayı hedeflerken Sanders “Demoraksimiz milyarderler tarafından ele geçirildi, bu ülke hepimizin” temasını işliyor.
Irak Savaşı'na kendinin karşı çıktığını, Clinton'ın da destek verdiğini hatırlatıyor.
Sanders bu gibi sorularla medyada yer alacak, basın bu konuları gündemde tutacak, Clinton da bu gerçeklerle yüzleşecek…
Sanders gibi küçük adaylar işte bu mekanizmaya, demokrasinin çok seslilik ve tartışma fonksiyonlarına katkıda bulunuyor.
Bir de yeni şeyler söylüyor.
Hepimizin yeni şeyler söyleyen siyasetçilere ihtiyacı var.

HDP'yi eleştirene ölüm!

Kullanışlı muhalifler sahnede

HDP destekçileri bu aralar en çok Ataol Behramoğlu'na kızıyor.

Entelektüel linç sadece kamyoncuları küçümsemeyle tetiklenmiyor, bugünlerde HDP'ye kuşkuyla yaklaşmak da linç girişimi. Ne zaman bir yazar HDP'yle kuşkuyla yaklaştığını yazsa, kimi endişelerini dile geçirse hemen hedefe konuyor.
Arkalarında dev bir külliyat olan Ataol Behramoğlu gibi bir değer bile sosyal medyanın kolaycılığı sayesinde bir kalemde idam ediliyor.
HDP'ye oy vermek bir entelektüel zorunluluk ya…
HDP'ye oy vermeyi düşünüyorum. Ama HDP'ye kuşkuyla yaklaşan yazarların da, görüşlerine katılmadığım bütün başka kalemler gibi kendilerini ifade etme haklarını savunuyorum. Dahası, bekliyorum ki HDP bu endişeleri giderecek açıklamalar yapsın, diyaloğa girsin, kendisine inanmayanları da ikna etsin… Çabalamıyorlar bile.
Eski Türkiye deyip geçmemeli, geçmişte epey haklı çıkmışlıkları var.
Modadan kolay etkilenen gençlerin beğenmediği Ataol Behramoğlu ta 2003'te ‘sivil darbe' kavramını ilk kullanan yazardı. Bugünleri çoktan öngörmüş, erken bir uyarı yapmıştı. Ne malum yine haklı çıkmayacağı?
Modadan kolay etkilenen gençlerin bayıldığı ve sivil darbe kavramını icat ettiğini sandıkları Nuray Mert o yıllarda AKP'nin bizi AB'ye sokacağını ve modern bir ülke yapacağını anlatmakla meşguldü. Şimdi HDP'nin en ateşli savunucusu. Ne malum yine yanılmayacağı?
Kaldı ki Türkiye'nin kültürel ikliminin laiklikten İslamcılığa kaymasının temel dönüm noktalarında Nuray Mert gibi kullanışlı muhaliflerin önemli desteği var: Başörtüsü serbestliği, İmam Hatipler özgürlük adına desteklendi, zorunlu din dersi, seçmeli Osmanlıca, zorunlu eğitimin dört (artı dört artı dört) yıla indirilmesi, ilkokulda başörtüsü noktasına geldik.
Seçmen olarak ikna olmak istiyorum… Kaderimi sürekli yanılan köşe yazarlarına teslim etmek de istemiyorum.

Magazin basınının atladığı haberler

Mr. Grey kiminle aşk yaşadı?

Hayranlar Jamie Dornan'la Eddie Redmayne'i yakaladı,
paparazziler kaçırdı.

Türkiye'de “Grinin Elli Tonu”nu tam 875.585 kişi izlemiş. Bu filmin ne kadar aptalca yazılıp yönetildiği eleştirilerine karşı hemen herkesten duyduğum tek savunma: “Ama adam çok yakışıklı.”
İşte o yakışıklı adam, filmin başrol oyuncusu Jamie Dornan birkaç hafta önce Soho House'ta bir parti için İstanbul'daydı. Kimi magazin yazarları tanımış, ondan bahsettiler paparazziler onu kaçırdı.
Üstelik o kadar komik bir şekilde kaçırdılar ki…
Ben oradaydım.
Bir paparazzi ordusu ünlüleri çekmek için Soho House'un önünde bekliyor. O sırada Jamie Dornan da kapının önünde sigara içip bir arkadaşıyla konuşuyor. 15-20 dakika falan hem de… Fotoğrafçıların önünde hiçbir engel yok. Ve hiç kimse tek kare fotoğraf çekmiyor. Çünkü tanımıyorlar!
O sırada bir Türk sarışını çıkıp arabasına biniyor, bizim gazeteciler onu çekiyor. Üstelik o sarışın arabaya binmeden önce Dornan'la selfie çektiriyor! O zaman bile uyanmıyorlar.
Hadi bu kadar büyük şöhreti tanımayacaksın da kimi çekeceksin… Gel de Hıncal Uluç gibi ‘Gazetecilik bitmiş' diye isyan etme…
Türk magazinin atladığı sadece bu haberler değil. Soho House partisinden bir hafta önce de moda fotoğrafçısı Mert Alaş ve Givenchy'nin tasarımcısı Riccardo Tisci'nin İstanbul'da bir gay barın karanlık dehlizlerine daldığını da yazmadılar.
Bir de şimdi magazincileri iyice çıldırtacak bir bilmece sorayım: Bilin bakalım yıllardır Türkiye'de yaşayan hangi yabancı gazetecinin kızıyla Jamie Dornan bir ara sevgiliydi?

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram'dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.

YAZARIN TÜM YAZILARI