Süleyman Şah Türbesi IŞİD korkusuyla kaçırıldı

 

Sevgili okurlarım,
IŞİD tehdidi altında bulundukları gerekçesiyle Süleyman Şah/Saygı karakolunda görev yapan askerlerimiz “Fırat Operasyonu'' ile kurtarıldı. Fakat Türkiye'nin askerini egemenlik hakkına sahip bulunduğu türbe arazisinden kaçar gibi çekmesi ve türbenin sınırımızın hemen yanında Suriye toprağı Eşme'ye taşınması, ciddi tartışmalara yol açtı. İktidar, IŞİD korkusuyla yapılan bu operasyonu, kamuoyuna, büyük kahramanlık menkibesi gibi sunmaya çalıştı. Nitekim Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu yüksek perdeden atarak: “Bu operasyonla ilgili olarak dünyada Türkiye'ye büyük ilgi ve hayranlık var. Herkes nasıl yaptığımızı soruyor'' dedi.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa vatan toprağının bir parçasının terör örgütüne terk edilmiş olduğu gerçeği ortadayken Başbakan Davutoğlu da, gülünç olma pahasına, operasyon sayesinde “Türkiye'nin caydırıcı gücünden herkes haberdar oldu'' şeklinde bir beyanda bulundu.
Ben de tahliye operasyonunu nasıl değerlendirdiğini öngörüleri daima doğru çıkan bilge diplomat, Emekli Büyükelçi Sayın Şükrü Elekdağ'a sordum. İşte sorularım ve cevapları:

IŞİD KAYNAKLI TEHDİTLER ARTTI

ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (ŞE): Tahliye operasyonunun nedeninin ilk bakışta, AKP iktidarının, tam seçim öncesi dönemde, IŞİD'in türbeyi işgali, askerlerimizi şehit etmesi veya rehin alması gibi olasılıklardan endişe etmesinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Bu tür vahim olasılıkların gerçekleşmesinin muhalefetin eline müthiş kozlar vereceği ve iktidara seçimde ağır bir bedel ödeteceği düşünüldü. AKP'nin, tahliye kararını böyle bir riski bertaraf etmek için aldığı açık.
Esasen, son aylarda IŞİD'den kaynaklanan tehdidin artmasına yol açan iki gelişme yaşandı.
Bunlardan birincisi, IŞİD'in Kobane'de yenilgiye uğramasından Türkiye'yi sorumlu tutmasıdır. Ankara'nın modern ve ağır silahlarla donatılmış bir peşmerge birliğinin Türk toprakları üzerinden Kobane'ye intikal etmesine izin vermesi, PYD'ye moral ve güç sağlayarak savaşın seyrinin Suriye Kürtleri lehine değişmesine katkıda bulunmuştu.
İkincisi ise, Türkiye ile ABD arasında imzalanan ve Suriyeli muhaliflerin eğitilmesini öngören anlaşmadır. Her ne kadar Ankara, muhalif savaş gücünün Esad rejimine mi, yoksa IŞİD'e mi karşı kullanılacağı hususunda muğlak bir hava yaratmak istiyorsa da, siyasi konjonktürü izleyen IŞİD'in, asıl hedefin kendisi olduğunu bilmemesi düşünülemez. Hatırlanacağı üzere, Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen yıl NTV'de kendisiyle yapılan röportajda Süleyman Şah Türbesi'nin ve civarının Türk toprağı olduğunu ve buraya yapılacak bir saldırının aynen Türkiye'ye yapılmış gibi mukabele göreceğini vurgulamıştı. AKP iktidarı şimdi bu kırmızı çizgiyi kaldırmış ve askerini haysiyet kırıcı biçimde Türk topraklarından kaçarcasına çekmiştir. Muhalefet de, Hükümetin bu tutumunun, “vatana ve bayrağa ihanet'', “Türkiye'nin saygınlığına, yaptırım ve caydırıcılık gücüne indirilen bir darbe'' teşkil ettiğini açıklamıştır.

ELİMİZDE CAYDIRICI GÜÇ VAR AMA…

UĞUR DÜNDAR (UD): Sizce, Hükümet'in türbeyi tahliye edip sınırımıza yakın bir yere taşımaktan başka bir alternatifi var mıydı?
(ŞE): IŞİD'in Irak'la Suriye'de çok geniş bir alana yayılmış 30-35 bin kişilik bir kuvveti var. Kobane'deki savaşa 6-7 bin kişilik bir güçle katıldı. IŞİD'le savaşan PYD ve ona destek veren askeri eğitim görmemiş hafif silahlarla donatılmış derme-çatma yerel Suriye Kürtleri, başlangıçta ciddi bir mukavemet gösteremedi. Fakat ABD'nin binlerce kilometre uzaktan gelip yoğun hava bombardımanlarıyla destek vermesi ve bir miktar silah takviyesiyle toparlandılar ve IŞİD'i bölgeden püskürttüler.
Şimdi Türkiye'nin askeri gücüne bir göz atalım. Türkiye'nin kara kuvvetlerinin mevcudu 410 bin, buna 180 bin kişilik jandarma kuvvetlerini de ilave ederseniz, 590 bin kişilik bir kara kuvvetine sahibiz. Bu kuvvetin elinde 3750 tank, 8500 zırhlı savaş aracı mevcut.
Türk kara kuvvetleri NATO içinde büyüklük açısından ABD'den sonra 2. sırada geliyor, dünyada ise 8. sırada. Hava kuvvetlerimize gelince, 289 av önleme ve bombardıman uçağıyla (bunların 240 tanesi F-16) Güney-Doğu Avrupa'nın birinci, Orta Doğu'da ise İsrail'den sonra ikinci gücü oluşturuyor. Taşınmadan önce Süleyman Şah Türbesi sınırımıza 28 kilometre uzaktaydı. Diyarbakır'dan kalkacak uçaklarımızın da buraya ulaşması sadece birkaç dakika alıyor. Ne kadar irrasyonel bir kafa yapısı olursa olsun, IŞİD, türbeye saldırdığı takdirde Türkiye'nin Kara ve Hava kuvvetleriyle bölgeyi kendisi için cehenneme çevirecek bir güce sahip olduğunu anlayacak idrake sahip… IŞİD, sırf vahabi/selefi mezhebi icabı küfür saydığı bir türbeyi yıkmak için büyük ölçüde kuvvet zayiatını neden göze alsın? Velev ki alsın… O zaman da akıbetinin ne olacağı belli. Yani, Türkiye'nin elinde müthiş bir caydırıcı güç var…
(UD): Peki, Hükümet bu caydırıcı güçten neden yararlanamıyor?
(ŞE): Bu sorunuzu yanıtlamak için önce “caydırıcılık kavramını'' izah etmem gerekiyor. Caydırıcı bir politikanın dört ana unsuru vardır: Birincisi, etkili bir askeri kuvvete sahip olmak. İkincisi, bu kuvvetin etkinliğinin hasım tarafça algılanması. Üçüncüsü, bu güce sahip olan devletin gücü kullanma hususunda siyasi iradeye sahip olması. Dördüncüsü de, hasım tarafın gücün kendisine karşı kullanılacağı hususunda kuşku duymaması. Bir devlet bu dört unsuru bir araya getirebiliyorsa, o zaman askeri gücüne caydırıcılık kazandırabiliyor. Yani, kuvvet kullanmadan, hasım tarafı sadece ikaz ederek, onu kendisine karşı zararlı hareketlerde bulunmaktan vazgeçirebiliyor. Caydırıcılığın anlamı, kurşun atmadan sonuç almak demektir. Türkiye son yıllarda caydırıcılık vasfını kaybetti…

“TÜRKİYE HAVLAR AMA ISIRMAZ”

(UD): Bunun sebebi siyasi irade zafiyeti mi?
(ŞE): Evet, kuvvet kullanma iradesinin mevcudiyeti caydırıcılıkta çok önemli, ama hasım tarafın, zararlı bir harekete başvurduğu takdirde kendisine karşı kuvvet kullanılacağına inanması da onun kadar önemli. Şimdi bakınız 9 Temmuz 2012'de İngiliz Reuters Ajansı “Türkiye havlar ama ısırmaz'' başlıklı bir haber yayınladı. Haberde, alaycı bir lisanla, 22 Haziran'da Suriye'nin Türkiye'nin bir keşif uçağını vurarak düşürdüğü, buna karşı Türkiye siyasi liderlerinin bir hayli tehdit savurdukları ama Suriye'ye misilleme yapmayı bir türlü göze alamadıklarına dikkat çekiliyordu. Haberde, ayrıca, İsrail komandolarının Filistin ablukasını yarmak isteyen Mavi Marmara gemisindeki 9 Türk eylemciyi öldürdüklerini ve yaptıklarının yanlarına kâr kaldığı yer alıyordu. Öfkelenen Türk siyasi liderlerinin Gazze'ye yardım götürecek gemilere kendi deniz kuvvetleriyle koruma sağlayacağı tehdidini savurdukları, ancak bunun da boş lafta kaldığı kaydediliyordu. Reuters haberinde son olarak, bu olaylar nedeniyle Türkiye'nin uluslar arası alanda “toothless'' bir ülke profili çizdiği vurgulanıyordu. “Toothless'' Türkçe “dişleri olmayan'' anlamına geliyor. Siyaset dilinde ise, bu sözcükten, “yaptırım gücü olmayan'', “sıfır maliyetle zarar verilebilecek'' bir ülke anlaşılıyor.
Açıkçası, Reuters Türkiye'nin içine düştüğü durumu “şamar oğlanlığı'' olarak niteliyor. Bunları söylemekten maksadım, AKP iktidarı döneminde Türkiye'nin caydırıcı politika uygulama vasfını kaybettiğidir. IŞİD tehdidi karşısında, Hükümetin pısarak, sinerek Süleyman Şah Türbesi'ni tahliye etmesi Reuters'in Türkiye'ye yakıştırdığı “şamar oğlanlığı'' algısını kuvvetlendirecektir. Devletlerin en küçük bir toprak parçasının dahi terk edilmesini kabul etmemelerinin ve bu uğurda büyük fedakarlıkları göze almalarının bir nedeni de budur…
Bunun çarpıcı bir örneği Yunanistan'ın bir kaya parçası olan Kardak adasına asker çıkarıp bayrak dikmesi üzerine, Türkiye'nin buna anında mukabele ederek bitişik adaya asker çıkarmak suretiyle Yunanistan'ı çekilmeye mecbur etmesidir.

AKP'nin fanatik İslamcı örgütlere yardımları, IŞİD'i palazlandırdı!..

(UD): AKP Hükümeti'nin Süleyman Şah Türbesi fiyaskosunun temelinde, uyguladığı Suriye politikası yok mu?
(ŞE): Evet… Karşılaştığımız durum, AKP iktidarının milli felakete dönüşen Suriye politikasından kaynaklanmıştır. Kuzey Suriye'de kurulan ve Rojova denilen üç özerk yapılı Kürt kantonunun oluşması da, bu politikanın bir sonucudur. Şimdi bu kantonlar PKK/PYD yönetiminde birleşerek Rojova'yı bütünleştirme ve Akdeniz'e çıkmanın yollarını arıyorlar. Yine bu politika nedeniyledir ki, PKK 30 yıldır hayal ettiği ve ağır kayıplar vermesine rağmen gerçekleştiremediği hedefleri birden elde edivermiştir.
Diğer taraftan, Washington'un öfkeli ve ısrarlı “yanlış yapıyorsunuz'' uyarılarına rağmen, AKP Hükümeti'nin, Beşir Esad'ı devirmek için her şey mubahtır anlayışıyla, fanatik İslamcı örgütlere yardımda bulunmayı sürdürmesi, IŞİD'ın palazlanıp güçlenmesine yardımcı olduğu gibi, ülkemizde de IŞİD'e sempatizan gruplar ve hücre yapılanmalarının oluşmasına yol açmıştır.
Türk-ABD ilişkilerinin halen dibe vurmuş olması da AKP'nin bu politikaları nedeniyledir. Halen 30-35 bin militandan oluşan IŞİD, mıknatıs gibi mücahit çekmekte olup, çok uzun olmayan bir süre içinde mevcudunu ikiye, üçe katlayabilecek, bu suretle bölge ve Türkiye için oluşturduğu tehdit daha da şiddetlenecektir.
Bu durumda, AKP iktidarının, dış politikasını “Sünnicilik''ten kurtararak ulusal çıkarlar temeline oturtması, iflas eden Suriye politikasını gerçekçi bir yaklaşımla revizyona tabi tutması ve IŞİD'e karşı mücadelede uluslararası koalisyonda aktif bir rol alması ulusal çıkarlarımız icabıdır. Bu bağlamda Ankara, Washington'la bozulan ilişkilerini de “reset'' etmeli, yeniden düzenlemelidir.

Loading...