“Jaws”tan beri en iyisi…

Uzun zaman olmuştu iyi bir köpekbalığı gerilimi izlemeyeli… 1975 yapımı Steven Spielberg filmi “Jaws” salt bir köpekbalığı saldırısı filmi değildir. Altında son derece sağlam kurulmuş muhafazakar bir altmetin taşır. Otoritenin yeniden düzeni sağladığı, ancak üniformalı bir liderin altında kurtuluşun gelebileceğini, tıpkı klasik felaket filmleri gibi sinemanın kodlarını alabildiğine iyi kullanarak heyecanlı hikayesinin altında ustalıkla saklar. “Jaws” bu söylemine rağmen bir başyapıttır tabi ki.
“Karanlık Sular” bu anlamda daha masum bir film en başta. Tek kişilik bir ‘hayatta kalma' mücadelesine odaklı en çok. Tabi bunu bikinili Blake Lively ile yapması hayli ticari bir hamle. Yaptığı tek görsel numara da bu değil elbet. Zaten filmin en büyük gücü İspanyol görüntü yönetmeni Flavio Martinez Labiano'nun başarısından geliyor. Annesini kanser yüzünden kaybeden ve bu acı kaybından dolayı tıp eğitiminden (nedense) vazgeçen Nancy, annesinin gençken takıldığı Meksika'daki gizli kumsala gidip onu yad etmek istiyor. Ancak burada bir balina ölüsü vardır ve civarında da o bölgeyi kendisinin beslenme alanı ilan etmiş bir köpekbalığı… Nancy bunu denizin tam ortasındayken keşfeder ve sörf tutkusu yerini büyük bir hayatta kalma mücadelesine bırakır. Küçük bir kaya parçası tek sığınağıdır.

Hikaye bu kadarcık aslında ve geçen yıllarda izlediğimiz “127 Saat” gibi sıkışma hikayelerinden biri. Ama aksiyon filmleri yönetmeni Jaume Collet-Serra'nın işçiliği denizin ve gökyüzünün mavisini, kanın kırmızısını ve gecenin karanlığını çok iyi kullanıyor. Özellikle köpekbalığının ilk atağı sırasında Nancy'nin masmavi denizde kendi kanıyla oluşan kırmızı suların içinde kalışı unutulmaz bir plan. Denizanalarınla olan sahne de klip tadında… Nancy'nin ailesiyle yaptığı ‘facetime' görüşmeler de olabilecek en görsel şekliyle yer almış filmde.

karanlik_sular_2

Filmin iyi dengelenmiş gerilim öğelerinin arasına serpiştirilen ve karakterin hayatta kalmasını dilememizi sağlayan, onu umursamamız için yapılan kimi duygusal hamleler hikayeyi klişeleştiriyor elbet. Ayrıca Nancy'nin tıp eğitimi almış olması, gerekli ilk yardımı kendi kendine yapmasına zemin hazırlayan bir senaryo numarası. Ama böyle filmlerde artık bu numaraları çok ciddiye alıp da filme bu açıdan yüklenmek çok doğru değil. Her filmi kendi kulvarında değerlendirmek gerek. “Karanlık Sular” heyecanlı bir hikaye anlatmak istiyor ve bunu gayet de iyi yapıyor.
Kuşkusuz Blake Lively, çıkış yaptığı TV dizisi “Gossip Girl”den bu yana epey bir yol aldı. Onun güzel fiziğinden, yönetmen Serra özellikle de ilk saldırı sahnesine kadar fazlasıyla faydalanıyor. Ama sonrasında bu tercihe çok saplanmadan Lively'nin fiziğinden çok, onun performansına odaklanıyor. Lively'e eşlik eden yaralı martı Steven ‘Seagull' ise filmin başka bir kahramanı. Yönetmen onu da neredeyse bir karakter haline getirebilmeyi başarıyor.

3,5 yıldız
Karanlık Sular
Yönetmen: Jaume Collet-Serra
Oyuncular: Blake Lively, Oscar Jaenada, Brett Cullen
86 dakika, 13+

Görüntü tamam da…

Danimarkalı yönetmen Nicolas Winding Refn “Pusher” üçlemesi, “Bleeder” ve “Bronson” gibi iyi filmlerin ardından “Fear X” ve “Valhalla Rising” gibi orta karar filmler çektikten sonra nihayet 2011'de bir yönetmenlik harikası olarak tanımlanabilecek “Sürücü”yle (Drive) çıktı karşımıza. Ama sonra güzel görüntülerle bezeli olsa da hiçbir yere varamayan “Sadece Tanrı Affeder”i (Only God Forgives) izledik ondan. Aynı üslubunu yeni filmi “Neon Şeytan” ile de sürdürüyor.
Refn'in filmlerinin hikayelerinde zaten en başından beri çok parlak fikirler yoktu. “Sürücü”nün cazibesi, klişe hikayesini iyi oyuncularla çok stilize bir sinemayla anlatıyor olmasıydı. “Neon Şeytan”da da hikaye sizi asla tatmin etmeyecek bir düzeyde basit. Zaten hiçbir karaktere yakınlık duymanıza izin vermiyor Refn. Stanley Kubrick – David Lynch arasında bir üsluba kendi karışımını katıyor. Adeta ‘video art' gibi gereğinden uzun, yüksek volümde müzikli ve sabit sahneler kuruyor.

Daha reşit bile olmayan taşralı bir genç kızın Los Angeles'ın manken dünyasında yükselişi sırasında yaşadıklarını alabildiğine soğuk ve uzaktan anlatıyor Refn. Bu hikayede anlatılan; iç güzelliğin artık hiç prim yapmadığını, doğal ve ‘müdahale'siz güzelliğin günümüzde ne kadar zor bulunan ve kıskanılan bir şey olduğunu, ‘güzellik' denen kavramın artık ne kadar da sentetikleştiğini hem ciddi hem de parodik, her türden filmde daha önce çok izledik. Geçtiğimiz aylarda izlediğimiz, benzer sularda dolaşan “Şeytanın Gözleri” (Starry Eyes) ne kadar sürprizli bir filmdi mesela. Refn'in modern tablolar gibi kurduğu bütün güzel resimler, kendi içlerinde hikayeden bağımsız bir şekilde güzeller ama bütünlendiklerinde elde pek bir şey kalmıyor. Yeterince olgunlaşamayan fikirler, eksiklerle dolu bir ‘hikayecik' çıkartıyor ortaya sadece. Bu dengesizlik de kimi sinemaseveri hiç tatmin etmeyen bir noktada bırakıyor. Kimileri de görüntüler tarafından hipnoza uğramış gibi çıkıyor filmden. Sevmeseniz bile aklınıza birkaç görüntüyü kazımayı başarıyor tabi ki Refn.

neon_seytan_1

Ancak sinema sadece hikayeden ve yine sadece görüntüden ibaret değildir. Sinema filmi, anlattığı hikayeye göre, bir araya getirilen her bileşeninin dengeli ve etkili kullanıldığı bir eserdir. Refn bu mantıktan giderek uzaklaşan bir yönetmen ve bir daha “Sürücü” gibi bir filmi ne zaman çeker Allah bilir!

Model olmaya gelen Elle Fanning, öyle hemen ısınabileceğiniz bir aktris ya da olağanüstü bir ‘doğal güzellik' değil. Zaten büyük olasılıkla verdiği bu izlenim sayesinde seçilmiş. Filmin afiş tasarımlarında bol photoshopla iyi değerlendirilmiş olsa da aynı etkiyi filmde gösterdiği pek söylenemez.

2 yıldız
Neon Şeytan
Yönetmen: Nicolas Winding Refn
Oyuncular: Elle Fanning, Karl Glusman, Jena Malone
118 dakika, 15+

Kayıplarla yaşayabilmek

Korku filmlerinin en makbulleri, insan doğasının, insanın gizli ve karanlık yerlerinin deşildiği hikayeler anlatmaya soyunanları kuşkusuz. Elbette elinde kocaman bıçakla gençleri kovalayan katillerin, ya da bir eve hapsettiği insanları sürekli rahatsız eden ruhların filmlerinde de çok iyi olanlar var. Ama günümüzde bu film bolluğu içinde korku türünde yarınlara kalacak olanlar, karakterlerinin acı ve zaaflarını doğru hikayelerde yakalayanlar olacaktır.

“Kabustan Gelen” de neredeyse onlardan biri olacakmış. Jessie ve Mark küçük oğullarını bir ev kazasında kaybettiklerinden beri hayatı yarım yamalak yaşayan genç bir çifttir. Sekiz yaşında başka bir erkek çocuğu Cody'i evlat edinirler. Ancak Cody'nin bir yeteneği vardır. Gördüğü bütün rüyalar, onları gördüğü sırada gerçekleşiyordur. Onun bu istemdışı yeteneği en başta acılı çifte bol sürprizli teselliler sunar. Ancak Cody'nin kabusları da güzel rüyaları gibi gerçeğe dönüşebilmektedir. Ve bu kabuslarda hep aynı ‘öcü' görünmekte ve etrafına ölüm saçmaktadır…

kabustan_gelen_1

“Kabustan Gelen” bize kayıplarımızla yaşamayı öğrenmekte zorlanan insanları anlatıyor. Büyük acılarla karşı karşıya kalınca en başta inkar etmek, sonra kabullenmek ve yas tutmak, sonrasında da normal yaşantına geri dönmek safhalarını yaşamak zorundadır insanoğlu.. Evlat acısını farklı psikolojilerle yaşayan Jessie ve Mark, Cody'nin rüyalarına tutunurlar bir süre ama bu yanlıştır. Hayatlarına devam edebilmeleri için küçük oğullarını uğurlamak zorundadırlar artık. Ama bu Jessie için kolay olmaz ve bunun bedelini de çok ağır öder.

Çok iyi bir fikri ve dramatik karakterleri çok daha iyi götürebilirdi yönetmen Mike Flanagan. Cody'nin kabuslarındaki öcünün Jessie tarafından ortaya çıkarılması yeterince iyi anlatılamıyor sanki. Yani film özellikle de bütün kartlarını masaya açtığı sahnelerde etkisini kaybediyor. Aslında hoş ve çok dramatik bir sürprizi var ama bunu çok da iyi ve vurucu ifade edemiyor film.

Gelgelelim epeydir perdede izlemediğimiz Kate Bosworth'un güzel yüzünü yönetmen alabildiğine kullanıyor. Kamerasını ona sık sık yaklaştırıyor ve acılı annenin bütün hüznünü gözlerinden okumamızı sağlıyor. Duygusal yapının sağlam kurulmasına karşılık, öcünün daha çok göründüğü ve daha korkutucu olaylara yol açtığı sahneler olsaydı “Kabustan Gelen” -mesela “Karabasan” (The Babadook) gibi- çok daha etkili ve akılda kalıcı bir film olabilirdi.

3 yıldız
Kabustan Gelen
Yönetmen: Mike Flanagan
Oyuncular: Kate Bosworth, Jacob Tremblay, Thomas Jane
97 dakika, 13+