Sözcü Plus Giriş
CAN ATAKLI

“17 Aralık milattır” lafı tam bir kandırmaca

20 Ağustos 2016

ANALİZ

“17 Aralık milattır” lafı tam bir kandırmaca

Bu köşeyi sürekli izleyenler dinci faşist darbe girişiminden sonra cemaatçilere yönelik operasyonların “17 Aralık milat kabul edilerek” başlatıldığını ilk yazan olduğumu da hatırlayacaktır.
AKP'nin önemli isimlerinden biri “Cemaatçileri hangi kıstasa göre tutukluyorsunuz?” soruma “17 Aralık bizim için milattır” cevabını vermişti.
Buna göre başta Erdoğan olmak üzere AKP'nin neredeyse tamamı 17 Aralık tarihine kadar cemaate yoğun destek vermişlerdi, ancak 17 Aralık'ta cemaat gerçek yüzünü göstermişti ve Erdoğan “inlerine kadar gireceğiz” demişti.
İşte Erdoğan'ın “Yetti artık cemaat” dediği 17 Aralık'ta sonra hâlâ cemaatle işbirliği yapan herkes “hain-darbeci” kapsamında olacaktı.
Ben bunu yazdıktan yaklaşık 15 gün sonra Başbakan Binali Yıldırım televizyonlardaki bir canlı yayında “Bizim için milat 17 Aralık'tır. Zaten böyle bir milat olması lazım, yoksa 1970'li yıllara mı gideceğiz?” demişti.
Buraya kadar iyi de, yapılan operasyonlara da bir bakalım.
Örneğin Hırant Dink cinayeti yeniden sorgulanıyor. Bu alçak cinayet 2007 yılında işlenmişti. Olay önce bağımsız biçimde yargıya intikal ettirilmiş ve sanıklara ceza da verilmişti ama sonra bir el bu cinayeti Ergenekon'un içine sokuverdi.
Böylelikle Ergenekon davası içine cinayet de girince bir anda “terör örgütü” davasına sokuldu ve yüzlerce kişi yıllar süren ağır bir eziyete sokuldu.
Aynı dava şimdi cemaat için “terör davasına” dönüştürüldü.
Yine cemaatçi olarak soruşturulanlar Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve Fuhuş, Odatv, Poyrazköy davaları ile ilişkilendirildi.
Zamanında bunların hepsinin kumpas olduğunu, bu kirli operasyonları devlet içinde yuvalanmış cemaatçilerin kotardığını yazıyor anlatıyorduk kimse dinlemiyor hatta alay ediyor ve bizleri “darbecilikle” suçluyordu.
Saydığım davaların hepsi 17 Aralık öncesinin olayları.
Oysa saraya ve iktidara göre milat 17 Aralık.
Buna karşı darbe gecesine katılanlar hariç tutuklanan, haklarında soruşturma açılanların ezici çoğunluğu, 17 Aralık öncesi olaylar nedeniyle suçlanıyor.
Hepimiz biliyoruz ki cemaatçiler bu kirli oyunları oynarken dönemin iktidarıyla içli dışlıydı.
Bu operasyonların kirli bölümünü cemaatçiler yürütüyordu ama talimat, izin ve destek iktidardan geliyordu.
Kısacası, cemaatçi olan herkes kadar onları destekleyen, izin ve talimat veren iktidar mensupları da eşit oranda suçlular aslında.
İktidar sırf kendini aklamak ve kurtarmak için “17 Aralık milattır” sözü arkasına sığınıyor ama yaptığı bütün soruşturmalar (darbe gecesi hariç) 17 Aralık öncesine gidiyor.
Şunu söyleyerek bitireyim; İktidar şu anda sanal bir halk desteği sayesinde çok güçlü gibi görünüyor.
Ama kendileri de biliyor ki, Türkiye'ye ihanet niteliği taşıyan cemaat eylemleri konusunda en az onlar kadar suçlular ve eninde sonunda bu sorumluluğun gereği hesap vermeleri de gerekecektir.

BAŞIMDAN GEÇENLER

10 günlük tatil iyi geldi

İnanın kaç yıl olduğunu ben bile hatırlamıyorum, ama 10 gün aralıksız tatil yapmayalı o kadar çok zaman geçmiş ki, bana sanki tarihte kalmış gibi geliyor.
Bu yıl, 3 yaşındaki kızımın hatırına ilk kez 10 gün aralıksız tatil yaptım.
Çok iyi geldi, bunu hemen söyleyeyim.
Kızımın doğumundan sonraki iki yıl üçer günden iki kez tatil yapabilmiştim.
Bu yıl “ne olursa olsun” dedim “Kızımla en az bir hafta her şeyden uzak bir tatil yapma” kararını verdim.
Her şeyi planladık, hesapladık ki dinci faşist darbe girişimi ile karşılaştık.
Mecburen birkaç gün erteledim.
Sonra “dünyanın sonu değil” diyerek İstanbul'dan ayrıldım.
Kızımla uyuduğu saatler hariç 12-14 saat aralıksız birlikte olma şansı yakaladım.
Denizden çıkmadık desem yeridir. Suyu çok sevdi kızım, kolluklarını takarak da olsa yüzmeye ilk adımını attı, güneşten olabildiğince yararlandı.
10 günlüğüne de olsa hayatın tadını çıkardım, dinlendim, enerji topladım.
Şimdi yine birlikteyiz.
Tekrar merhaba…

BUNU YAZMAK GEREK

Aslında iyi ki 10 gün yazmamışım

Tatil sırasında yazı yazmadım, televizyona da çıkmadım.
Tabii içim içimi yemedi desem yalan olur.
Elbette işimin başında olduğum kadar haberlerle, gelişmelerle ilgilenmedim. Gazeteleri yarım yamalak okudum, televizyonlara ara sıra göz attım.
Sosyal medyadan olanları ara ara izlemeye çalıştım.
Bazen canım çok yazmak istedi ama dönüşte şunu anladım ki “iyi ki o sırada yazı yazmamışım.”
Neden biliyor musunuz, o kadar çok saçma sapan şeyler oldu, o kadar alçak, namussuz, hain isim ekranlarda boy gösterip adeta hepimizle alay edercesine konuştular ki, öfkeden delirdim, o öfkeyle yazsaydım her halde hepsiyle davalık olurdum.
Öfkem geçmedi ama 10 gün sonunda fren sistemini devreye soktum.

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Yıldız'daki itfaiye araçları hâlâ duruyor

Ordu içindeki Fethullah Gülen cemaatinin kalkıştığı dinci faşist darbe girişiminden sonra başlatılan “sivil direniş” sırasında belediyeler ve resmi kuruluşlar askeri kışla, tesis ve lojmanların önünü kamyonlarla, iş makineleriyle, tankerlerle kapatmıştı.
Amaç, yeni bir kalkışmaya karşı barikat kurmaktı.
15 gün bu abluka sürdü.
Aslında görüntü pek hoş değildi, ayrıca pek mantıklı da değildi.
Sonunda saray da “yeter artık çekilin” talimatı verdi ve abluka kalktı.
Artık askeri kışla, tesis ve lojmanların önünde barikat görmüyorum, bir istisna dışında.
Barbaros Bulvarı'ndaki Yıldız'daki askeri lojmanların önünde hâlâ itfaiye araçları bekliyor.
Eskisi gibi giriş kapısı önünde değiller ama hemen lojmanların yanında sürekli bekliyorlar.
Merak ettim, bu lojmanlarda ne var acaba, yakında bir operasyon yapılacak da hazır kuvvet mi bekletiyorlar yoksa “her ihtimale karşı” diye düşünerek mi?

HOŞUMA GİDEN ŞEYLER

CHP, Meclis'te çok zoru başarıyor

İktidar darbe bastırma coşkusu içinde “Türkiye'yi dönüştürme planını” devreye soktu.
Ülkeyi yönetemediklerini itiraf ederek “Olağanüstü Hal” ilan eden iktidar şimdi güya “birlik ve beraberlik” adı altında canı nasıl istiyorsa öyle davranma hakkını elde etmiş kabul ediyor kendini.
Gece yarıları çıkarılıp Resmi Gazete'ye gönderilen Kanun Hükmünde Kararnamelerle yüzlerce kişi tutuklanıyor, binlerce kişi memurluktan atılıyor, mal varlıklarına el konuyor, üniversiteler, vakıflar, dernekler, medya kuruluşları kapatılıyor.
Bunlara bir itirazım yok elbette, böyle bir badireden sonra az bile yapılıyor.
Ancak iktidar “Türkiye'yi dönüştürme planı” kapsamında ordunun yapısını da değiştiriyor, devlet memurluğu sistemi altüst ediliyor, eğitim sistemini yerle bir ediyor, idari yapıyı da tümden değiştirmeye soyunuyor.
Neyse ki Türkiye sadece AKP ve şu sırada çıkarı gereği kendisini onun arkasında durmak zorunda hisseden kalabalıklardan ibaret değil.
CHP, kamuoyu çok fark etmese de (çünkü medya yok, hepsi diz çökmüş durumda) Meclis'te çok önemli işler yapıyor.
Örneğin AKP sayısal çoğunluğuna rağmen Hakkari ve Şırnak'ı ilçe yapmaktan vazgeçti. Genelkurmay Başkanı'nı sadece cumhurbaşkanının tercihine bırakan düzenleme de kabul edilmedi. Belediyelere kayyum atanmasının, rektörlerin artık seçim yapılmaksızın cumhurbaşkanı tarafından atanacak olmasının da önüne geçildi.
TRT'nin Devlet Tiyatroları'nın, Atatürk Orman Çiftliği'nin özelleştirilmesinden vazgeçildi.
İktidar sayısal üstünlüğü ile bunları hayata geçirebilirdi. , ama ilk kez muhalefeti dilemek zorunda kaldı. Çünkü dinlemese ileride başının daha büyük belaya gireceğini fark etti.

Bİ SORALIM BAKALIM

Birlik beraberlik hükümetin arkasında durmak mıdır?

Tatilde olduğum sürede herkesin dilinden düşmeyen slogan “birlik beraberlik”ti.
Yenikapı'daki büyük şova bütün partilerin katılması herkesi çok memnun etmişti.
Söylenen şuydu “Millet herkesi birlik beraberlik içinde görmek istiyor, bu manzara çok etkileyici.”
Ama işin aslına baktığımızda “birlik beraberlik” diyenlerin ve muhalefeti de bu nedenle alkışlayanların aklındaki sadece “hükümetin kayıtsız şartsız desteklenmesi” fikri vardı.
Birlik ve beraberlik içinde olalım, hükümetimizi ve sarayımızı destekleyelim, onlar hangi adımları atıyorsa arkasında duralım, eleştirmeyelim, özellikle hiç soru sormayalım.
Birlik beraberlik lafla olmaz.
Ne diyor saray ve başbakan olarak görevlendirdiği kişi “Artık eskisi gibi davranamayız, muhalefetin de görüşlerini dikkate alacağız.”
Yani itiraf ediyorlar, daha önce muhalefetin hiçbir söylediğini dikkate almadıklarını. Birlik beraberlik olunca muhalefeti de dikkate alacaklarmış.
Bu böyle olmaz. Eğer gerçekten birlik beraberlik içinde darbe şokunu atlatacaksak, herkes taşın altına elini sokmak zorundadır.
Bunun çözümü de çok basit; Bir yıl süreli ulusal birlik hükümeti kurulur. Her parti hükümete bakan verir. Olağanüstü Hal'e bile gerek kalmadan Meclis darbecilerden ve destekçilerinden hesap soracak yasa ve kararnameleri, anayasa, hukuk ve demokrasiye uygun biçimde ve çok hızlı biçimde çıkarır. Temizlik yapıldıktan sonra ulusal birlik hükümetinin görevi sona erer ve AKP hükümeti yeniden kurulur.
Oysa şu anda yapılan AKP iktidarının yıllardır yapmaya çalıştığı “Türkiye'yi dönüştürme planını” darbe bahanesiyle ve tek başına yürürlüğe sokmasıdır.
Üstelik tahrik edilen milliyetçi duygularla muhalefet de “birlik beraberlik” dayatması ile paralize edilmek istenmektedir.