Sözcü Plus Giriş
CAN ATAKLI

Haydi milyonlar bu pazar Taksim’e

21 Temmuz 2016 Yazarlar

ÖNERİ

 

Haydi milyonlar bu pazar Taksim'e

Fethullahçı çetenin dinci darbesini atlattık çok şükür.
Yüz binlerce insan sokaklarda ellerinde Türk bayrakları zafer kutluyor.
Şu anda iktidarın tüm gücüyle körüklediği bir “millet darbeyi önledi” algısı var.
Bu müthiş bir toplum psikolojisi ve baskısı yaratıyor.
Meydanlar şu anda darbe karşıtlarıyla dolu ancak şu gerçeği de hepimiz biliyoruz; “İktidarın millet dediği sadece AKP'liler.”
İlk gece siyasi bir ayırım yapmadan herkes sokaklardaydı.
Cumhurbaşkanı bu sokak eylemlerinin devam etmesini isteyince durum biraz değişti.
“Darbe karşıtı!” grupları sokaklarda “Allahuekber” sesleriyle “Seccadeni al gel” “Allahın zaferi” gibi sloganlar atılmaya başlanınca AKP'li olmayanlar bir tedirginlik yaşadı.
Ama asıl kırılma noktası Erdoğan'ın “İsteseler de istemeseler de Gezi Parkı'na Topçu kışlası yapılacak” açıklamasıdır.
Erdoğan, tüm Türkiye'de Gezi eylemlerine katılan milyonlarca insanı hem milletten saymadığını hem de darbeyi durduran millet içinde bu kesimin olmadığını söylemiş oldu.
Bu darbeye, yürekten karşı çıkan, bugüne kadar çareyi asla darbede görmeyen demokrasiye ve hukuk düzenine bağlı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, laik, Atatürkçü, cumhuriyetçi milyonları çok rahatsız etti.
Bu rahatsızlık giderek korkuya dönüşüyor.
Çünkü Erdoğan'ın “millet” dediği kitleler sadece meydan toplantıları yapmıyorlar, büyük konvoylar düzenleyip kentlerde turluyor ve geçtikleri yerlerde insanları “Niye siz de katılmıyorsunuz” veya “Niye alkışlamıyorsunuz darbeci misiniz?” diye tahrik ediyorlar.
Zaten “Darbe fırsatıyla bütün muhalefet yok edilecek” endişesi taşıyan milyonlar şimdi de korku yaşamaya başladı.
Erdoğan ve iktidarın tavrı daha yumuşak olsa hepsi ellerinde bayraklar sokaklara fırlayacak milyonlarca laik, Atatürkçü, cumhuriyetçi, demokrat insan huzursuz ve kendini çaresiz hissederek olayları izlemekle yetiniyor.
Önlerine düşen bir siyasi hareket olmayınca da bu mutsuzluk katlanarak artıyor.
Bu nedenle bu köşede ve Halk TV'deki Özgür İrade'de bir öneride bulunmuştum. CHP'nin kitlelerin önüne düşerek “demokrasi ve darbelere hayır mitingi” yapması gerektiğini söylemiştim.
CHP dün önümüzdeki pazar günü Taksim'de bir miting yapma kararı aldı.
Kutluyorum.
Şimdi iş demokrasiye ve hukuka inanan, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, laik, Atatürkçü, Cumhuriyetçi milyonlara düşüyor.
24 Temmuz Pazar günü ellerimizde Türk bayrakları, milyonlarca yürekli, vatansever insan Taksim'e akmalı.
Bu demokrasi ve hukuka, insan haklarına ve en önemlisi Atatürk devrimlerine olan namusumuzdur.
Bu miting ve daha sonra yapılacak mitingler Cumhuriyet'e ve Atatürk devrimlerine bağlı, Türkiye'yi sırtında taşıyan ezici çoğunluğunun darbelere şiddetle karşı çıktığının görsel kanıtları olacaktır.

ŞAŞIRDIM

Yaver bunları anlatmış, gazeteciler yazmamış bile

Fethullahçı çetenin darbe girişiminden sonra neler öğreniyoruz neler?
Meğer herkes ne kadar aymaz davranmış, ortalığa neler saçılmış da aldırmamışlar.
Yandaşların en iri gazetesinin yazarlarından biri Cumhurbaşkanı'nın yaverinin gazetecilere sürekli darbe olacağını söylediğini yazdı.
Bu yazar “Başyaver beni fena yapacakmış” dedikten sonra “Lüzumsuz darbe şakalarıyla bilinen bu zatı, Cumhurbaşkanı ile gittiğimiz gezilerden bilirim. Her seferinde ciddiye almaz, güler geçerdik. Bu Başyaver'in Cumhurbaşkanı'nın son Afrika seyahatinde gazetecilere yaptığı konuşmayı Milat Gazetesi Yayın Yönetmeni Ali Adakoğlu ve sohbete şahit olan diğer gazetecilerden dinleyince “pes” dedim. Aynen şunları söylemiş: Darbe geliyor. Siz inanmamaya devam edin. Ama merak etmeyin size bir şey yapmayacağız. Fakat o Melih'i bizzat ben alacağım ve onun…” diye yazmış.
Düşünebiliyor musunuz Cumhurbaşkanı'nın uçağında Erdoğan'a en yakın isimlerden biri darbe olacağını söylüyor, hatta kimi bizzat cezalandıracağını da anlatıyor ama her nedense hiçbir gazeteci bunu yazmıyor, anlatmıyor.
Bu sadece “ciddiye almamak” mıdır yoksa gazeteciliği tamamen unutanların çizdiği ibret verici bir tablo mudur?

ANALİZ

Kitle halinde görevden almalar yönetim acizliğinin göstergesidir

Fethullahçı faşist çetenn bastırılan darbe girişiminden sonra devletin her kademesinde olağanüstü bir tasfiye başladı.
Rakamları izlemekte bile zorlanıyoruz.
Polisten 7 bin 800 kişi açığa alınıyor.
Milli Eğitim'de 15 bin 200 kişi görevden alınıyor.
21 bin dershane öğretmeninin lisansı iptal ediliyor.
Yargıda görevden alınanların sayısı 2 bin 750.
Diyanet'te 400 küsur görevli hakkında soruşturma başlatılıyor açığa alınıyor.
Başbakanlık'ta 200'ün üzerinde Fethullahçı saptanmış.
Binlerce gözaltı var, yüzlerce kişi tutuklandı bile, davalar açılıyor.
Bu olanlara pek çok kişi “daha önce neredeydiniz?” diyor veya “Bunlar sizin döneminizde göreve gelmedi mi?” diye soruyor.
Bunlar doğru da asıl doğru olan bu iktidarın Türkiye'yi yönetemediğinin ortaya çıkmasıdır.
Geçmişi suçlayarak “Bunları siz aldınız” demek kolay, ama asıl sorulması gereken şudur; “Siz ülkeyi nasıl yönetiyordunuz ki, böyle habis bir urun darbeye bile kalkışacağını göremediniz?”
Şimdi ortada çok garip bir durum var.
Bu iktidar ülkeyi yönetmekten aciz, beceriksiz.
Bunu “içimize sızmışlar, kandırmışlar, aldatılmışız” diyen başta saray olmak üzere iktidar yetkilileri her fırsatta söylüyor.
Yani ülkeyi yönetememiş olduklarını itiraf ediyorlar.
Bu durumda “Bugüne kadar ülkeyi yönetmekten aciz olanların ülkeyi yönetmeye devam etmeleri ne kadar doğru?” diye sormak istiyorum.
Başarısızlık ortada. Yönetim zafiyeti ortada. Ama gözümüz kapalı bu iktidarın işleri düzeltmesini bekliyor ve istiyoruz.
Evet, sandık çok önemli, kim milletten daha fazla oy alıyorsa ülkeyi o yönetecek.
Ama bu iktidara oy verenler beceriksizliği göremeyip, kahve kültürüyle “kandırılmışlar, aldatılmışlar, hainler içeri sızmış” sözlerini haykırarak “Peki bunun sorumlusu kim?” diye sormadıkça demokrasinin cilvesini yaşamaya devam edeceğiz.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

İki gazete “darbe zengini” oldu

Fethullahçı faşist çetenin başarısız darbe girişimi en çok iki gazeteye yaradı.
Hürriyet ve Sabah iki gündür “darbe karşıtı ilanlardan” geçilmiyor.
Sanıyorum “ortam baskısı” nedeniyle parası olan her kuruluş hatta kişiler bu iki gazeteye dev ilanlar veriyorlar.
Sabah ve Hürriyet öyle bir hale gelmiş durumda ki neredeyse “darbe karşıtı ilanlar” gazetelerin haberlerinden bile daha fazla yer tutuyor.
Bu arada “ilan verme paniği” içinde komik hatalar da oluyor.
Önceki gün Hürriyet'te Doğuş ve Beykent üniversitelerinin ilanları vardı.
İlan metinleri aynıydı. Belli ki iki üniversite ortak çalışma yapmış.
Ancak ilan Beykent Üniversitesi'nde hazırlanmış. Metin Doğuş Üniversitesi ‘ne gönderilmiş. Bu üniversite de metnin üzerine “Doğuş Üniversitesi” yazıp gazeteye göndermiş. Oysa ilan metninde Doğuş değil Beykent Üniversitesi yazıyor.
Bu panik havasında o kadar kusur olacak tabii!

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Tahammülsüzlük dönemi tehlikesi korkutuyor

Şu anda iktidar bütün gücüyle Fethullahçı çetenin üzerine gidiyor.
Binlerce kişi görevden alınıyor, yurtdışı yasakları konuyor, yeni kanunlar üzerinde çalışılıyor.
Ancak toplumun bir bölümünde endişeli bir bekleyiş var.
Erdoğan'ın millet olarak sadece AKP'lileri göstermesinden sonra baş gösteren tehlike bir tahammülsüzlük döneminin açılmasıdır.
Şu anda Fethullahçılara yönelik gibi görünen operasyonların bir anda muhalif kesimlere yönelmeyeceğinin bir garantisi yok.
Medyaya baskı yapılıyor örneğin. Fethullahçı internet siteleri kapatılırken arada muhalif olanlar da kapatılıyor.
Darbe girişimini mizahi olarak ele alan Leman Dergisi, espriler iktidarın hoşuna gitmediği için saldırıya uğruyor ve yayınına engel olunuyor.
Sosyal medya üzerinden “Darbeye destek verenler saptansın, hepsi hapse atılsın” çağrıları yapılıyor, iktidara yönelik eleştiriler yapanlar ihbar ediliyor ve hatta bunlardan bazılarına işlem bile yapılıyor.
Bu tehlikeli bir gidiştir.
Muhalefetin darbeye karşı iktidarla tek vücut olması her alanda desteklediği anlamına gelmez. Önemli olan demokrasi dışı hareketlerin durdurulmasıdır, bundan istifade muhalefeti yok etmeye kalkarsanız ucunun nereye gideceğini bilemezsiniz.

Bİ SORALIM BAKALIM

Yazıp yayınlamaktan vazgeçtiğim yazı aynen gerçekleşti

Fethullahçı çetenin kalkıştığı darbe girişiminden sonraki gündü.
Günlük yazılarımı yazmaya başladığımda başta kuvvet komutanları olmak üzere ordu içindeki üst düzey komutanların birçoğu ortada yoktu.
“Rehin alındıkları, gizli bir yerde tutuldukları” söyleniyordu.
“Bunların hepsi gerçekten rehin mi?” sorusu takıldı aklıma ve şu yazıyı kaleme aldım;
“Siyasal İslamcı iktidara karşı Fethullahçı dinci faşist çetenin giriştiği darbe girişimi başarılı olmadı elbette.
Ama bu arada ordunun komuta konseyini de olaylar bastırılıncaya kadar görmedik ortalarda.
Bazıları galiba hâlâ ortada yok, ama ortaya çıkanlar “rehin alındıklarını” söylüyorlar.
Öyledir belki.
Ama insanın kafasına şu soru da takılıyor.
Ya gerçek böyle değilse.
O rehin alındıkları söylenenler de aslında darbenin içindeydiler belki.
İlk birkaç saat sonra darbenin başarısız olacağı anlaşılınca bu senaryoyu uydurmadıkları ne malum?”
Son anda yazıyı gazeteye göndermekten vazgeçtim.
Komutanların darbeye katılmadıkları gerçekten rehin tutuldukları doğru olabilirdi, bu durumda koca komutanların gururu ile oynamış olmanın vicdani sıkıntısını çekeceğimi düşündüm.
Ama işe bakın ki, koymadığım yazıdaki şüphem gerçekleşti.
Tümgeneral Mehmet Dişli başından itibaren darbenin içinde olmasına rağmen, başarısızlığı görünce ellerine kelepçe takıp “Beni rehin aldılar” diye ortaya çıktı. Neyse ki durumu yakından bilen Genelkurmay Başkanı “Alın bunu” dedi de bir sahtekârlık sona erdi.

YAZARIN TÜM YAZILARI