Sözcü Plus Giriş
CAN ATAKLI

Her şey 7 Haziran’da başladı

21 Mart 2016 Yazarlar

ANALİZ

Her şey 7 Haziran'da başladı

Herkesin bildiği ve konuştuğu gerçeği bir de açık açık yazayım; İktidar 7 Haziran seçiminde tek başına iktidarı korumuş olsaydı bugün yaşadığımız terör olayları olur muydu?
Kesinlikle hayır.
İkinci gerçek ise şu; eğer o süreçte muhalefet pasif davranmayıp iktidarı devirecek hamleyi yapabilseydi bugün yaşadığımız terör olayları olur muydu?
Yine kesinlikle hayır.
Eğer iktidar 7 Haziran'da gücünü korumuş olsaydı, yeniden tek başına iktidara gelmek için terör silahını kullanmayacaktı.
7 Haziran ile 1 kasım arasında 100'ün üstünde şehit 700'e yakın can kaybını vermeyecektik.
Terör kontrolsüz biçimde tırmanmayacaktı.
Güneydoğu'da bir tür iç savaş yaşanmayacaktı.
Ve yine, iktidar değişebilseydi, CHP- MHP arasında bir koalisyon sağlanıp, HDP'nin dışarıda kalmasıyla bir hükümet kurulabilseydi zaten terör silahı hiç ateşlenmeyecekti.
Bugün yaşadığımız bu acı olayların altında tek bir gerçek yatıyor; AKP'nin iktidar hırsı, sarayın demokratik yollardan iktidarı bırakmamak için her şeyi göze alması ve devletin adeta işgal altında tutulan bütün anayasal kuruluşlarının efsunlanmış gibi hareketsiz kalması.
İktidarı boyunca toplumu kutuplaştıran, insanları birbirinden ayıran, kin ve nefret söylemi ile herkesi düşmanlaştıran politikaları sürdüren AKP, haziran seçiminden sonra yaşadığı panikle kendini ayakta tutacak tek gücün “kaos” olduğunu gördü.
Temel sloganı şuydu; “AKP iktidarda değilse kaos olur.”
Çünkü AKP dışındaki partiler hükümet kuramıyorlar, Meclis başkanı bile seçemiyorlar, ülke yönetimi sahipsiz kalıyor.
Toplum elbette kaos istemiyordu.
İstikrar hem kulaklara hoş gelen bir tanımdı hem de en büyük ihtiyaçtı.
Muhalefetin beceriksiz tutumu sonucu saray 45 günlük oyalama dönemini iyi yönetip erken/yeniden seçim kararı alınca toplumun bir bölümü daha önce oy vermediği halde “Yine mi aynı sıkıntıları yaşayacağız, bırakalım tek başlarına iktidarları devam etsin, bana ne zararı var ki” diye düşünerek şaşırtıcı bir sonuç çıkmasına neden oldu.
Ancak herkesin görmediği gerçek şuydu; terörü kullanarak yol almaya kalkarsanız o terör bir süre sonra sizi de boğar.
1 Kasım'a kadar terörü kontrol edebilen iktidar, seçimin hemen ardından frene basmayı beceremeyince iş çığırından çıktı.
Zaten istese de frene basamazdı. Bir yandan Suriye'de desteklenen dinci terörün Amerika'dan sonra Rusya'nın da hedef tahtasına oturması, diğer yandan sırf seçimi kazanabilmek için milliyetçilik adı altında PKK'ya yönelik operasyonların başlaması elbette karşı tepkileri getirecekti.
Öyle de oldu.
İktidar kontrolündeki terörün iplerini elinden kaçırdı.
Burnunun dibindeki canlı bombaları, silah yüklü araçları görmekten aciz duruma düştü.
Şu an kaçınılmazı yaşıyoruz.
İktidar da biliyor ki artık bu işin sonu hiç iyi değil.
Ömrü giderek tükeniyor.
Bizi ilgilendiren ise büyük çöküşe giden bu iktidarın Türkiye'ye daha ne kadar hasar vereceği.

BUNU YAZMAK GEREK

Artık muhalif olan hiç kimsenin güvenliği kalmadı

Birkaç gündür “teröristin yeni tanımı” tartışılıyor.
Ekranlarda izliyor musunuz bilmiyorum, ben ara sıra denk geliyorum, biraz izliyorum sonra içime fenalıklar geliyor ve kapatıyorum.
Neden biliyor musunuz?
Yazarın, gazetecinin, sanatçının muhalif davranmasının “terör faaliyeti olduğunu” anlatan adamlar ve kadınlar sardı ekranları.
Üstelik bunların bazıları “yetmez ama evet” diye yırtınan, kendilerini demokrasi şampiyonu gibi sunanlardan oluşuyor.
Düne kadar “kılına zarar gelen teröristin” hesabını iktidardan “demokratik biçimde” sormaya kalkanların hepsi birer azgın faşist kesildi başımıza.
Hepsi koro halinde “asın, kesin, vurun öldürün” diyor başka bir şey demiyor.
Öyle bir hale geldik ki, iktidarın ve bu yandaş yalaka takımın söylediklerinin aksini söylediğiniz an “vatan haini, terörist, PKK uşağı” olarak damgalanıyorsunuz.
Aynı güruh Ergenekon Balyoz davaları sürerken de muhalefet eden herkesi “darbeci, postalcı, vesayetçi” diye karalamaya kalkardı.
Sonuçta çok zor günlere girdik.
Muhalif olmak çok zorlu artık, davalar, hapisler, işsiz kalmalar hiç bitmiyor, şimdi buna ek olarak bir de “terörist” suçlaması geliyor.
Sarayın o öfkeli konuşmalarından sonra savcıların muhalefet eden herkes için harekete geçmesi an meselesidir.
Bence milat Can Dündar'ın mahkemeye çıkacağı 25 Mart. Eğer o gün mahkeme “Ankara'da hâkimlerin olduğunu” kanıtlayamazsa arkası çorap söküğü gibi gelir.

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Yasakladınız da başınız göğe mi erdi?

Hâlâ herkesin hafızasında değil mi o ünlü Nevruz kutlamaları.
Hani “Türkiye ve Türklerle ilgili düşmanlık türküleri” söylemekle ünlü Şivan Perver'in konser verdiği, kendisine İbrahim Tatlıses'in eşlik ettiği, Barzani ve Erdoğan'da gülücükler saçarak alkışlı tempo tuttuğu Nevruz.
Aynı yıldı galiba, İmralı'da yatan terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın “barış mesajı” hem Türkçe hem Kürtçe okunmuştu bir milyona yakın kişinin katıldığı Nevruz mitinginde.
İktidar çok mutluydu.
Artık teröriste terörist demek yasaktı.
Apo posteri taşımak serbestti.
PKK bayrağı asılması suç olmaktan çıkarılmıştı.
Analar ağlamayacaktı. AKP iktidarında artık barış sağlanmıştı.
Bugün her şey farklı.
O milyonlarca dolar harcanarak yapılan Nevruz müsamerelerinden vazgeçildiği gibi bayramın gerçek sahiplerine de kutlama yasağı getirildi.
Dün “demokrasi” için yapıyorlardı o müsamereleri, bugün kendileri yasakladılar.
Bütün amaçları gerginliği artırmak ve bundan nemalanmak.
Başları göğe erdi mi? Ermese bile bir kez daha güç gösterisiyle cahil halkı uyutmayı başardılar.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Suriye'de tampon bölge isterken, bütün Türkiye tampon bölge oldu

İstiklal Caddesi'ndeki canlı bomba olayı, bir gün önce gerçekleşen Avrupa Birliği ile mülteciler konusunda varılan anlaşmanın kamuoyunda tartışılmasına gölge düşürdü.
İktidar her konuda olduğu gibi bu konuda da sanki “zafer kazanılmış” bir eda takındı.
Başbakanın konuşmalarına bakarsanız Türkiye Avrupa'ya yazıp verdiği bütün şartlarını kabul ettirdi, üstelik 6 milyar Euro para da aldık.
Oysa gerçek bu değil.
Daha önce de yazdığım gibi alınan para Türkiye'ye gelmiyor bile. Para proje bazında harcanacak.
Türkiye'nin bundaki tek katkısı harcama kalemlerini gösterecek Avrupa Birliği de bunu ilgili yerlere ödeyecek.
AB ile varılan anlaşmanın sonucuna baktığımız zaman Türkiye'nin adeta bir tampon bölge haline geldiğini görüyoruz.
Hükümet yıllardır “Suriye'de tampon bölge kurulsun” diye çaba harcıyordu.
İşe bakın Suriye'de bir tampon bölge kurulmadı ama Türkiye tampon bölge haline geldi.
Bundan sonra Avrupa'ya kaçak yolla gidecek her Suriyeli'nin hesabı Türkiye'den sorulacak. Türkiye mültecilere karşı tampon ve bekçilik görevi yapacak.
Bu arada konuyu elbette daha çok ele alacağız ama bana göre çok önemli bir noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum. AB, mülteciler konusunda Türkiye'ye değil Yunanistan'a yardım etmek için bu anlaşmalara imza attı. Çünkü Türkiye'den yasadışı yollarla geçen mültecilerin ilk durağı Yunanistan. Ağır ekonomik kriz altındaki Yunanistan'ın bu yükü kaldıramayacağı bilindiği için AB elbirliği ile bize yüklendi ve kazandı.

ÖFKELİ ADAM

Bombacı Işid'li çıkınca yandaş medya ne yapacağını şaşırdı

Teröre karşı olmak bir ilke işidir.
Yoksa iri laflarla terörü lanetlemek, herkesi birlik ve beraberliğe çağırmak hiçbir anlam taşımaz.
İstiklal Caddesi'ndeki son bombalı saldırıdan sonra bu gerçeği bir kere daha yaşadık.
Hiçbir ilkesi olmayan, tek amaçları saraydaki kişiyi başkan yapmak olan ve hükümete toz kondurmamak için onurlarını bile yerlere atan yandaş yalaka medya gerçek yüzünü bu olayda da gösterdi.
Bombalı hainin Işid militanı olduğu daha ilk anlardan beri tahmin ediliyordu. Nitekim olaydan birkaç saat sonra bu gerçek ortaya çıkmıştı.
Bombacının Işid'li olması yandaşların pek işine gelmiyor elbette. Bu nedenle ilk andan itibaren bu gerçeği perdeleme yarışına girdiler.
Dün yayınlanan yandaş gazeteleri okuyanlar bombacı hainin Işid'çi olduğunu öğrenemedikleri gibi kafalarını karıştıran haberlerle de karşılaştılar.
Çünkü bu gazeteler olayı tamamen “Erdoğan'ı bütün dünya birleşmiş devirmek istiyor, bir kolektif saldırı ile karşı karşıyayız” mantığı ile manşetler atmışlardı.
Ancak en acınası durumda olan yandaşların en iri gazetesi Sabah'tı. Bu gazete sanki bombalama olayı hiç yokmuş gibi “Sosyal medya terör ortağı” manşeti atmış.
Neymiş İstiklal Caddesi'ndeki bombalamadan sonra sosyal medyada “Nişantaşı'nda ve Bayrampaşa da bomba patladı” şeklinde haberler yer almış. Gazete bu haberlerin yalan olduğunu Erdoğan'ı yıkmak isteyen güçlerin halkı korkuya ittiklerini yazıyor.
Ama işin garibi, haberi ilk yayınlayan medya organı Sabah grubunun sahibi olduğu A haber. Bomba heyecanı ile kulaktan kulağa yayılan “Nişantaşı'nda bomba” haberini A Haber hiçbir doğrulama yaptırmadan yayınlamış.
Gazetedekiler belli ki kendi televizyonlarını izlemedikleri için saraya yalakalık yapmak için çalakalem manşet oluşturmuşlar.
Ne diyeyim. Allah kimseyi böyle zavallı duruma düşürmesin.

 

 

 

 

YAZARIN TÜM YAZILARI