Sözcü Plus Giriş
CAN ATAKLI

Mezhepçi suçlamasının nedeni Türkiye’nin laiklikten kopması

26 Ekim 2016

ANALİZ

Son zamanlarda kamuoyu Türkiye'ye yönelik bugüne kadar alışmadığı bir suçlamayı hayret içinde izliyor.
Başta Irak ve İran olmak üzere bazı İslam ülkeleri Erdoğan ve AKP iktidarının bölgede mezhepçilik yaptığını ileri sürüyor.
İktidarın politikalarını iyi izleyen yerli akademisyenlerin ve yorumcuların da bazıları aynı kanıda.
Peki, bu mezhepçilik suçlaması nereden çıkıyor?
Neden bugüne kadar hiç duymadığımız bir suçlama ile karşı karşıyayız?
Bunun temeli 29 Ekim 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin “laik” bir devlet olmasında yatıyor.
Cumhuriyet kuruluncaya kadar Osmanlı İmparatorluğu, neredeyse bütün İslam coğrafyasını içine alan geniş topraklara sahipti ve doğal olarak Müslüman toplumların da lideri konumundaydı.
Zaten Yavuz Sultan Selim'den itibaren Sünni Müslümanların lideri olarak kabul edilen halifelik de Osmanlı'nın elindeydi.
Cumhuriyet devrimleri Türkiye'nin laik demokratik sosyal bir hukuk devleti olması prensibini kabul ettiği gibi halifeliği de kaldırmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin uhdesinde saklı kalmasını tercih etmişti.
Cumhuriyet'in diğer önemli ilkelerinden biri de “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” politikasıydı.
Türkiye laik ve barışçı siyasetiyle AKP iktidarına kadar İslam ülkeleri nezdinde saygın bir yer aldı.
Belki kimi İslam ülkeleri Türkiye'yi “gerektiği gibi bir Müslüman ülke” olarak kabul etmek istemiyorlardı ama şunu çok iyi biliyorlardı; “Türkiye dış politikasında asla dini temel alan politikalar izlemez.”
Türkiye'nin bu yapısı nedeniyle her mezhepten İslam ülkeleri Türkiye'nin politikalarını “dini açıdan” hiç irdelemedi. Çünkü Türkiye'nin politikalarında dini anlayış hiçbir şekilde siyaseti yönlendirmez, Türkiye'nin politikalarının ardında dine dayanan bir art niyet, bir menfaat beklentisi, mezhebi anlayışa yönelik bir tavır yoktur.
Buna karşı diğer İslam ülkelerinin neredeyse tamamı diğer İslam ülkeleriyle ilişkilerinde mezhep farklılığını mutlaka ön planda tutar ve ilişkilerini buna göre düzenler.
Erdoğan iktidarı ile Türkiye, özellikle İslam ülkelerine yönelik politikalarında çok radikal değişikliklere gitti.
Erdoğan ve kurmayları Türkiye'nin İslam ülkelerinde etkin olabilmesi için dini kimliğin öne çıkarılması gerektiğini düşünerek stratejilerini buna göre hazırladılar.
Sünni İslam ülkeleri değişikliği sevinçle karşılarken Sünni olmayan ülkeler bundan tedirgin oldu.
O ana kadar (beğenmeseler bile) Türkiye'nin her alanda tarafsız, art niyetsiz, barışçı politikalar ürettiğine inanan ve güvenen ülkelerdeki bu algı yıkıldı.
Çünkü bu ülkeler politikalarını mezhepçi anlayışa göre düzenledikleri için, artık din temelli politikalar güden Türkiye'yi de aynı kategoride görmeye başladılar.
Erdoğan istediği kadar “Bizim için mezhep fark etmez, önemli olan İslamdır” desin (bu Türkiye'de belki sempati ve alkış toplar) yüzyıllardır “mezhepçi” anlayışla yönetilen İslam ülkelerinin bunu kabul etmesi ve inanması mümkün değildir.
Ayrıca Erdoğan ne kadar “bizim için mezhebin önemi yok” dese de söylem ve uygulamaları ile “mezhepçi” damgası yemekten kurtulamayacaktır.
Türkiye Cumhuriyet'in kurucu değerlerine dönmediği ve Ortadoğu'da “din temelli” stratejilerine son vermediği sürece başımızın sıkıntıdan ve hatta beladan kurtulması mümkün değildir.

SORDUM ÖĞRENDİM

Korkudan pek konuşamayan iş dünyası da sıkıntılarını haykırmaya başladı

Bu iktidar döneminin en çarpıcı gerçeklerinden biri “herkesin korku içinde” olması. İktidarın öyle bir baskısı var ve bu baskıya bir şekilde karşı çıkmaya çalışanları öyle bir cezalandırıyor ki siyaset ve medyadaki küçük bir kesim dışında kimse şikâyetini dile getiremiyor.
Durum böyle olunca da iktidar Türkiye'de bahar havası olduğu algısını yaratmakta ve kamuoyunu etkilemekte hiç zorluk çekmiyor.
Oysa durum hiç de iyi değil. Zaman zaman sohbet ettiğim ekonomist Mustafa Pamukoğlu ile sohbet ettik yine.
“İş dünyası artık çatlamak üzere. Korkudan sesi çıkmayanların haykırışlarını duymaya başladım” dedi ben de sordum “Ne diyorlar?” diye.
Pamukoğlu şöyle sıraladı;
1- Kredileri çeviremiyorum
2-Satıyorum ama parasını 5 ay sonra tahsil edebiliyorum.(Alacak vadeleri uzadı)
3- Yeni kredi istiyorum banka vermiyor.
4- Kısa vadeli kredileri uzun vadeli yap, diyorum; banka yapmıyor veya yüksek faiz maliyeti ile yapıyor.
5- Yabancı müşterilerim siparişi zamanında veremeyeceğimden artık endişe ediyor. Bu nedenle başka ülke aramaya
başladı.
6- Banka kredilerine teminat yetiştiremiyorum.
7-Alacaklarımı tahsilde zorlanıyorum (alacaklar batıyor)
Pamukoğlu son olarak iş dünyasının hükümetten beklentisini söyledi; Banka kredilerim konsolide edilsin. Nakde ihtiyacım var.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Saraydan ve hükümetten AKP'ye iki emir

Cemaatin dinci faşist darbe girişiminden sonra başlatılan operasyonlar iktidar partisinin başını iki noktada sıkıntıya sokuyor.
Birincisi bir anda çok sayıda kişinin tutuklanması ve memuriyetten ihraç edilmesi sonucu mağdur olanların da ortaya çıkması.
İkincisi parti içinde hatta bakan ve milletvekili seviyesinde “FETÖ'cülerin bulunduğunun” bilinmesi ve hesap gününün ne zaman geleceğinin merak edilmesi.
Bunlar Erdoğan'ı çok rahatsız ediyor. Belli ki bu konularda hükümete baskı da yapıyor.
Sonunda Erdoğan'ın ve Yıldırım'ın ağzından “AKP'ye emir” gibi iki cümle duyduk.
Erdoğan “Ne mağduru? Mağdur falan yok” dedi.
Bunun anlamı “Eeyyy partililerim, böyle bir operasyonda elbette mağdurlar da olabilir. Ama kafanızı buna takmayın, ilerde hallolur, ikide bir mağdurları gündeme getirip önümüze çıkmayın.”
Binali Yıldırım da “Ne bakanlar ne milletvekilleri arasında FETÖ'cü yok” dedi.
Bunun da tercümesi şu; “Aramızda elbette FETÖ'cüler olabilir, vardır da, ama bunu gündeme getirirseniz başımız derde girer, susun ve bekleyin.”
Bu iki emir de sanıyorum partililer tarafından anlaşılmıştır.
Zaten dikkat ederseniz FETÖ'cüler artık iktidar partisinde değil de muhalefette aranıyor.
14 yıldır cemaatle iş tutup bugünlere gelen AKP'liler sanki varmış gibi “CHP içindeki FETÖ'cülere neden bir şey yapılmıyor?” yaygarası koparıyor.
Komik bir ülkeyiz değil mi?

BUNU YAZMAK GEREK

“Fransa'da da OHAL var” diyenlere kapak olan açıklama

Cemaatin dinci faşist darbe kalkışmasından sonra ilan edilen Olağanüstü Hal uygulamalarına yönelik eleştirilerimiz oldu.
Yandaş kesim bu eleştirilere çok öfkelendi ve her zaman olduğu gibi yine hedef şaşırtmaya kalkarak “Fransa'da, Belçika'da da Ohal var, onlara bir şey diyemiyorsunuz” diye saldırdılar.
Özellikle televizyonlarda sorulan bu sorulara şöyle cevap veriyordum “Evet bu ülkelerde de Ohal var, ama bizdeki gibi değil. Orada güvenlik için askerden yardım alınıyor, askerler kent merkezlerine gelip polis gibi görev yapıyor. Bu ülkelerdeki iktidarlar Ohal bahanesiyle Kanun Hükmünde Kararnamelerle devleti yeniden şekillendirmeye çalışmıyor” diyordum.
Anlamıyor ya da anlamazdan geliyorlardı.
Önceki gün Fransa Dışişleri Bakanı Ayrault Türkiye'deydi. Mevkidaşı Çavuşoğlu ile gazetecilerin sorularını yanıtlarken laf Fransa'daki Ohal'e geldi. Fransız bakan “Bizdeki farklı. Biz yasamayı devre dışı bırakıp kararnamelerle sistem değişikliği yapmıyoruz” deyiverdi.
Bizlere “Fransa, Belçika” diye şarlayanlara her halde iyi
kapak olmuştur.
Ama yine anlamayacaklar veya anlamazdan gelecekler o da başka tabi.

ÜZÜLDÜM

Kapalıçarşı'nın simgesi Pandeli kapanmış

İstanbul'un tarihi mekânlarından Kapalıçarşı'nın çok zor günler geçirdiği yazılıp çiziliyor günlerdir.
Özellikle Karaköy Limanı'nın kapanması ve büyük turist gemilerinin gelmemesi bu tarihi mekânı krize sokmuş.
Pek çok dükkân ardı ardına kapanırken 115 yıldır bu çarşının simgesi olmuş Pandelli lokantası da kepenk indirmiş.
Atatürk'ün kolağası olduğu dönemde en sevdiği lokanta olduğu bilinen Pandeli'den sadece Türkler değil dünyanın ünlü isimleri de geçmişti. Kraliçe II.Elizabeth, İspanya Kralı Juan Carlos ve Kraliçe Sofia, Robert McNamara, Robert De Niro, Tony Curtis gibi isimler Pandeli'de yemek yemişler ve tattıkları lezzeti kendi ülkelerinde de anlatmışlardı. Bir taraftan “süper ülke” olduğumuz, dünya liderliğine soyunduğumuz, bütün gelişmiş ülkeleri kıskandırdığımız söylenirken, tarihimize damga vurmuş yerlerimizi kaybediyoruz. Ekonomi bu kadar iyiyse, her şey çok güzel gidiyorsa, bütün dünyanın kıskandığı ülke haline geldiysek neden Kapalıçarşı kan ağlıyor 115 yıllık bir lokanta neden kapanıyor?

YENİ ÖĞRENDİM

Musul'da olmayan bir operasyona katılacakmışız

Musul ve Suriye politikalarındaki “şahinliğimiz” şu sıralar biraz azaldı.
Bir kere sürekli çark ediyoruz.
Saray başka konuşuyor, hükümet başka.
Erdoğan birkaç gün önce esip gürlüyor “Kimse bizim Musul'a müdahale etmemize engel olamaz, kimseden izin almaya ihtiyacımız yok” diyordu.
O sıralarda Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu ise bu söylemi yumuşatıyor ve “Bizden destek talebi olursa elbette harekete geçeceğiz” diyordu.
Aynı Çavuşoğlu dün katıldığı bir canlı tv yayınında “Türkiye'ye bir tehdit olursa Musul'a gireriz” dedi.
Nereden nereye? Tehdit olmazsa kılımızı bile kıpırdatmayacağız demektir bu. Ayrıca bir tehdit karşısında da bir şey yapıp yapamayacağımız meçhuldür.
Saraya rağmen Başbakan Yıldırım'dan duyduğumuz bir başka çark etme de “hava operasyonları” konusunda olmuştu.
Yıldırım kara operasyonuna sokulmayacağımızın iyice anlaşılmasından sonra, muhtemelen durumu kurtarmak için “Musul'a yönelik hava operasyonlarında varız” açıklaması yapmıştı.
Ancak dün öğrendik ki Musul'a bir hava operasyonu yok, hiç yapılmadığı gibi yapılmaması da mümkün.
Yani şu anda “olmayan” bir operasyona katılıyoruz.
Ama kamuoyunda yaratılan algı sanki Musul'a giriyoruz ve hatta “topraklarımıza katıyoruz” gibi.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more