Sözcü Plus Giriş
ORAY EĞİN

Mahsun Abim evde mi?

21 Şubat 2016 Yazarlar

Türkiye 90'lı yıllarda şimdi olduğundan daha renkliydi; bir yandan da doğum sancıları çekiyor, kendisini neyin beklediğini bilmeyen bir kafa karışıklığı, şaşkınlığıyla yepyeni bir defteri açıyordu. Rol değişimleri ve rekabet kurulu düzeni sarsmaya başlamış, adının önünde “yeni” kelimesi olan her şey müthiş alıcı bulmaya başlamıştı. Can Dündar'ın zamanında yazdığı gibi, en çok satan roman Yeni Hayat, en çok ilgi çeken gazete Yeni Yüzyıl, medyanın en çok ilgilendiği siyasi parti Yeni Demokrasi Hareketi'ydi.
Popüler kültürdeki dönüşüm, eski sarsılmaların yerini yenilerinin alma savaşıydı. Bendeniz bir türlü Yeni Sezen olamadı mesela. Ama daha çiçeği burnunda Gülben Ergen bir anda yılların Hülya Avşar'ıyla kendisini eşitlemeyi başardı.

Statü savaşlarının doruk noktasındaysa arabeskin zirvesini kimin ele geçireceği yarışı vardı. Mahsun Kırmızıgül, çok bilindik bir formülü ilk adımdan uygulayarak en tepeyi hedef aldı: İbrahim Tatlıses. Daha önce meydan okunmamış biri değildi İbo. Ferhat Güzel yıllardır bu noktaya atış yapıyordu, hatta fiziği de İbo'nun aynısı gibiydi ama hiçbir zaman gerçek bir düşman olmadı Tatlıses için. Karikatürleştirilen Güzel'in hep varlığı rahatsız etti ama kolaylıkla ezebildi.
Mahsun Kırmızıgül verdiği ilk röportajların birinde genç kızların duvarına İbo'nun resmini asmayacağını söyledi. “Ama benim fotoğrafımı asarlar.”

Eski bıyıklı Mahsun Kırmızıgül…

İbrahim Tatlıses, tıpkı Ferhat Güzel gibi bir sinek gibi elinin altında ezebileceğini düşündüğü Kırmızıgül'ü önce ciddiye almadı, sonra tehlikenin yaklaştığını fark edip paniğe kapıldı. Hem de ne panik…
Bir aşamada Mahsun Kırmızıgül'ün Prestij Ailesi adıyla oluşturduğu pop-arabesk yıldızlar topluluğuna karşı çakma bir Tatlıses şürekâsı yaratıldı, tutmadı. Kırmızıgül bir anda lider, Tatlıses de takip eden oldu.
90'ların sonuna doğru Radikal İki'ye o dönemin uyduruk bir pop şarkısına gönderme yaparak “Mahsun Abim evde mi” başlıklı çok uzun bir yazı yazmıştım. Hemen hemen verdiği bütün röportajları okuyup, ortak temaları saptayıp, gerçek nedenini deşifre etmeye çalışmıştım.

…Ve eski bıyıklı Yılmaz Güney

Bilimde çığır açan bir bulgu değildi ama Kırmızıgül de bütün Kürt sanatçılar gibi aslında Yılmaz Güney olmak istiyordu gördüğüm kadarıyla. Yılmaz Güney'in açık açık tahtına oynamak bir siyasetçinin “Ben yeni Atatürk olacağım” demesine benzeyeceği için niyeti bu olsa da kimse bunu dillendirmez. Dillendirdiği anda kellesinin gideceğini bilir.
Kırmızıgül, kendi handikaplarının da farkındaydı, arada kalmışlığının da. Bir yandan “Kardeşlik Türküsü” gibi politik mesaj içeren şarkılar yapıp dengeci Tatlıses'in gidemeyeceği uçlarda geziniyordu, bir yandan Yılmaz Güney-Nebahat Çehre, İbrahim Tatlıses-Hülya Avşar geleneğini Seda Sayan'la aşk yaşayarak tamamlamaya çalıştı. Seda Sayan'la ayrılığını Reha Muhtar'la ana haberde saatlerce bizlere anlattı: Canlı yayındaki ilk şöhret ayrılığı bu muydu? Ana haberdeki ilkti kuşkusuz.
Ben tanıdığımda Mahsun Kırmızıgül neredeyse bir kariyer çöküşünün ardından Araf'taydı. Prestij Müzik bitmiş, 90'ların gösterişi sona ermiş, İbo-Mahsun gibi çekişmeler, rekabetler, rol kapma savaşları unutulmuştu. Arayış içindeydi. Elton John'un konserlerini izleyip U2'nun albümlerini dinliyordu, bir yandan da birtakım işadamlarından destek alıp son bir politik şarkı daha yapıp yeniden umursanmak istiyordu. Yılmaz Güney olamamış, İbrahim Tatlıses'le rekabet yetmemişti.
Sanırım o aralar ikisi olmaktan da vazgeçti. Ve kısa bir süre sonra kendisini bir sinema dehası olarak yeniden icat etti. “Güneşi Gördüm” herhalde hiçbir Türk filminin görmediği medya ilgisiyle pohpohlandı.
İki film daha yaptı. Birinde o zaman başbakan olan Erdoğan'ın çok önemsediği yaşlılara evde bakım önerisinin ne kadar yerinde olduğunu adeta halka anlatmak, huzurevlerini düşman kurumlar olarak göstermek için çabaladı.
Neredeyse bir propaganda filmiydi.
Diğeri, sürgündeki büyük din adamının memleket özlemi hakkındaki New York'ta Beş Minare. Google'a filmin adını yazın, ilk arama önerisi Fethullah Gülen çıkıyor.
Kısacası Türkiye'deki güç paylaşımında iki ortağa da göz kırpıp bağlılığını bildirdi. Her zaman el üstünde tutmayı becerdiği medya da yine destek oldu.
Güce tapınmak, güçle iyi geçinmek İbrahim Tatlıses'in uzmanlığının olduğu bir konuydu; Yılmaz Güney'in ise pek bir şey bilmediği bir alan. Mahsun Kırmızıgül hayatı boyunca ikisi arasında gidip geldiği için ve tam olarak ikisinden biri de olmadığından hâlâ ama hâlâ arada kalmışlığının bedelini ödüyor.
İnternet'te yeni yeni komplo teorileri, analizler okuyorum onunla ilgili şimdi. Gülen propagandası filmi çektiği için, 17-25 Aralık sonrasında da Gülen safında yer alıp, Kürtlerin (iktidarın şu andaki en hassas konusu) hakkını aramasının altında ne yattığını güya açıklıyorlar.
Halbuki o, saf seçecek kadar net biri değil ki, bilmiyorlar. Onun istediği hep her şey olmak: Hem güce tapınmak hem saygın olmak. İkisinin bir arada olamayacağını yeni yeni anlıyor.
Ama çıkış yolu bulacağına, bir gecede başlayan linci de kendi lehine çevireceğinden hiç şüphe duymuyorum. Arkasında bir başka tapındığı güç olan medyayı alarak. Sadece 30 kişinin davetli olduğu düğününde nikâh şahidi Hürriyet gazetesinin ikinci adamı. Daha başka bir şey söylememe gerek bile yok.

Bu işi uzmanına sordum

Siyah dizileri neden tutmuyor

Meslek hayatımda çalıştığım yöneticiler arasında Elçin Yahşi'yi en tepeye koyarım. Şimdi bütün enerjisini kendi kurduğu Ekranella isimli
televizyon ve popüler kültür sitesine harcıyor.
Geçen günlerde bazı film stüdyoları ve televizyon şirketleriyle görüşmek için geldiği Los Angeles'ta buluştuk. Ekranella'nın yeni dönemi için harıl harıl çalışıyor ama daha fazla açıklamayayım.
Türkiye'deki izleyici alışkanlıklarından, özellikle de televizyonda neyin tutup tutmadığından tamamen koptuğum için merak ettiğim bir sürü soruyu ona sordum. Hangi diziler izleniyor, neler konuşuluyor diye…
“Game of Thrones” ve “The Walking Dead” Amerika'da olduğu gibi Türkiye'de de en çok okunan, takip edilen, hakkında konuşulan diziler. Ama Amerika'dan farklı olarak Türkiye'de hâlâ siyah ana karakterli dizilerin tutmadığını anlattı bana.
“Scandal” ve “Empire” mesela yayımlandıkları gece İnternet'i kırıp geçiriyorlar ama Türkiye'de hiç beklendiği ilgiyi yakalayamamış. Keza O. J. Simpson'ın hikâyesini anlatan “American Crime Story” de…
Türkiye'de siyahlara karşı görünmez, aslında bazen de aleni bir ırkçılık olduğunu hep iddia etmişimdir. Bazen cehaletten, bazen şuursuzluktan, bazen de bilinçaltından bu ırkçılık hep dışa vuruyor.
Seda Sayan bir siyah vücutçuyu programına çıkarıp “King Kong'un kollarında gibiyim” diyebiliyor mesela. Oysa Vanity Fair zamanında Le Bron James'i, Giselle'i sarmalamış bir fotoğrafla kapağa çıkardığında (aynı King Kong gibi) kıyamet kopmuştu Amerika'da.
Elçin Yahşi sadece şimdi değil hep siyah karakterli dizilerin Türkiye'de tutmadığını, izleyicinin bir türlü siyah karakterleri kabul edemediğini anlattı. Aynı hafta New York Times'ın pazar günkü sanat ekinde televizyonun çeşitliliğe en elverişli alan olduğuna dair bir kapak konusu vardı.

Amerikan izleyici bir 10-20 yıl önce ana karakteri beyaz olmayan dizilere karşı önyargıyla yaklaşıyor, kolay kolay izlemiyordu. Oysa şimdi Kerry Washington'ın beyaz başkanla aşk yaşayan Olivia Pope karakteri ekranların bir numaralı kadın kahramanı. Sadece siyahlar değil Latino'lar, hatta Hintliler bile ekranda yer buluyor.
Beyaz adam ise sinemayı hâlâ kontrol ediyor.
Ama televizyon gerçek bir zenginlik, mozaik.
Ben Türkiye'nin kültürel adaptasyon bakımından hep Amerika'nın 10-20 sene gerisinde olduğuna inanırım; buradaki tartışmalar bu kadar büyük gecikmeyle gelir Türkiye'ye. Bazen modalar da…
Belki çeşitliliği de Türkiye izleyicisinin bulması Cumhuriyet'in ikinci yüzyılının en ilk büyük devrimi olur.

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram'dan ulaşabilirsiniz: @orayegin. 

YAZARIN TÜM YAZILARI