Sözcü Plus Giriş
ÖZLEM GÜRSES

Bir cehenneme inmek

29 Haziran 2016

Beynim uyuşuyor.

Hiç uyumadım, uyumayı denesem de korkunç manzaralar geldi hep gözümün önüne.

Sosyal medya ve internette patlama anı ve sonrasını gösteren o acı dolu, kahredici kareler…

36 insanı ölüme gönderen vahşi saldırının alandaki izleri.

Uçakta saatlerce bize hizmet eden kabin görevlilerinin fısıldayarak “arkadaşlarımızdan haber alamıyoruz” demesi…

Dünyanın dört köşesinden gelen yolcuların telefonla ailelerine bilgi vermeye çalışması.

Çocukların perperişan yerlerde, bavulların üzerinde uyuması.

Sürekli havalimanı personeline İngilizce bir şeyler soran ama kimse dil bilmediği için hiçbir yanıt alamayan insanların çaresizliği…

Ama en çok bu ülkenin gün gün içinden çıkılmaz bir karanlığa, hep daha derine batmasını, çocuklarımıza, gençlerimize mutlu, umutlu ve güvenli bir ülke bırakamadığımızı izlemek…

****

Akşamüstü Fransa Nice havalimanından kalkan uçağımız saat 22:30'da Atatürk Havalimanına teker koyduğunda bir cehenneme indiğimizi bilmiyorduk.

Önce kaptanımız “güvenlik nedeniyle” kapıları açamayacağını duyurdu, telefonlarımızı açtığımızda ise kan revan içinde kahredici bir gecenin başladığını öğrenmiştik.

Uçak doluydu ve yolcuların çoğunun transit uçuşları vardı, sağımdaki aile İsrail'e, solumdaki yolcular Mısır'a devam edeceklerdi.

Önümde Vietnamlı bir anne oturuyordu, 6 aylık bebeği ile eve gitmeye çalışıyordu.

Tatil için gelen Fransızlar vardı, bir de maç dönüşü ülkesine giden bir İzlandalı.

****

Gece ilerledikçe uçağımız tam inişe geçtiği anda patlamanın yaşandığını öğrendik. Kaptanımız Belçikalıydı, o da en az bizim kadar şaşkın…

Bizim uçak, Atatürk'e inen son uçakmış. Bizden sonraki tüm uçakları farklı alanlara yönlendirmişler, Ankara, İzmir, Bursa, hatta Antalya'ya…

Kabinde 4 saat bekledik, arka koltuğumdaki BBC İstanbul muhabiri tüm gece uçağın içinden canlı yayın yaptı.

Sosyal medya ve internet dünyanın en kalabalık, en yoğun uçuş merkezlerinden biri olan İstanbul'un saldırı görüntüleri ile doluydu.

***

Derken önce Twitter gitti, sonra Facebook.

Tüm haberler ve görüntülere yayın yasağı geldiğini okuduk.

Saatler 3'ü gösterdiğinde uçağın kapıları açıldı ve bagajlarımız apronda, yere indirildi.

Kabin ekibi bagajlarımızı yerde kendimizin alacağını ve pist bölgesinden havalimanının ana giriş kapısına kadar yürüyeceğimizi anlattı.

Tüm personel çok yorgundu, ama en çok arkadaşlarının ölüm haberini almaktan kahrolmuş halde…

Uçağı tahliye ettiler.

****

İndiğimizde yeni bir karmaşa bizi bekliyordu.

Transit uçuşu olanlar ne yapacağını bilmez halde, bazı yolcuların birden fazla bavulu var, yaşlılar, hastalar, bacağı kırık, koltuk değneği ile yürüyenler…

Kendimizi binaya attık.

İçeri girdiğimizde ise zamanın durduğunu anladık.

Herkes yerlerdeydi. Belli ki içerdekiler de saatlerdir ne yapacaklarını bilmez durumda bekliyorlardı.

****

Bu manzaraların arasından yürüdük, pasaporttan bir biçimde geçtik ve bagaj alım bölgesine girdiğimizde gecenin gerçeğiyle karşılaştık.

Bombalar dışarıda filan değil, Duty Free bölgesinin arkasında patlamış.

Rent a Car firmalarının bulunduğu yerde.

O bölümü paravanlarla kapatmışlardı, içerde işçiler harıl harıl şiddetin izlerini silmek için uğraşıyorlardı.

Ve yine dünyanın dört köşesinden yolcular bir yandan bir çıkış bulmaya uğraşıyor, bir yandan da ellerinde telefonlar Türkiye tarihinin bu en korkunç saldırısını kare kare görüntüleyip dünyayla paylaşıyorlardı.

****

Elimizde bavullar havalimanının Yeşilköy'deki ana giriş kapısında kadar yürüdük. Ambulanslar, polis arabaları ve taksiler karşıladı bizi.

Taksi şoförleri gelen yolculara tek tek “taksi lazım mı?” diye soruyorlardı. Dayanamadım, bana soran birine “niye, kazıklayacak adam mı arıyorsunuz, okuduk sosyal medyada, zavallı insanları 100 dolara taşıyormuşsunuz” diyiverdim…

Bavulumu zorla çekerken, sola, Atatürk Havalimanı VIP Salonuna baktım.

Işıkları yanan resmi plakalı siyah, parlak arabalar ardarda dizilmişlerdi.

Gazetelerin internet sitelerinden okuduğumuz “lanetliyoruz, kınıyoruz” açıklamaları işte o salonda yapılmıştı.

Ne bir şey düşünebildim, ne bir şey hissedebildim…

Gözümün önünde patlamanın videoları vardı sadece.

****

Arabanın içinde köprüyü geçerken başladı sağanak yağmur.

Aklıma binlerce Türk ve yabancı yolcunun havalimanın dışındaki çimenlerde yatışı geldi. Kimileri bebek emziriyor, kimileri bir otel arıyor, kimileri sadece boşluğa bakıyor…

Sağanak yağmur onların üstüne yağıyordu işte.

Acaba ne yapacaklardı bu gece ?

Sevdiklerinin ölüm haberlerini alan, kimliği bile hala tespit edilemeyen naaş parçalarını bekleyen o aileler ne yapıyordu şu anda ?

****

Biz, geceyi bir kabinin içinde yaşadık.

Sadece metrelerce ötemizde bir can pazarı yaşanırken, bir uçak kabininin içinde yüzlerce yolcu yan yana oturduk.

Diğer uçaklarda büyük gerginlikler, bağırış çağırış yaşandığını duyduk.

Bizim uçağımız da ise derin bir sükunet ve bekleyiş hakimdi. Herkes birbirine yardımcı olmaya çalışıyordu.

Arka koltukların arasında biri İngilizce “çılgın Araplar mı havaya uçurmuş alanı” dedi, İsrailli bir yolcu sakince yanıt verdi “bütün Araplar çılgın değil, bunlar radikal…”

Buradan, sadece bu cümleden başlayabilir miyiz her şeye ?

Hala mümkün mü ?

Yoksa aynı ülkede, ölümde bile AKP'li trollerin hakaret naraları attığı bir coğrafyada artık çok mu geç ?

Hepimizin başı sağolsun.