Sözcü Plus Giriş
BURAK GÖRAL

Bir adalet arayışı

3 Şubat 2018

2018 Akademi Ödülleri'nde 7 dalda Oscar adayı olan “Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri” bu sene sinemada izleyeceğiniz en iyi filmlerden biri.

Mildred'ın kendini bir türlü teskin edemediği çok büyük bir sorunu vardır. Yaklaşık 1 yıl kadar önce gencecik kızını çok acı bir şekilde kaybetmiştir. Kızının katledilmesinden sonra polis bu tecavüz ve cinayetin sorumlusunu ya da sorumlularını bulamamış, bir tek şüpheliye dahi ulaşamamıştır. Mildred sonunda kasabanın girişindeki üç büyük ilan panosunu kiralayarak verdiği ilanlarla başta Şerif Willoughby olmak üzere bütün polislerden hesap sorar. Kasabalılar Mildred'ın acısını anlıyordur ama iyi bir insan olarak gördükleri Willoughby'nin elinden geleni de yaptığına inanıyordur. Ayrıca karısı ve iki küçük kızıyla yaşayan Willoughby kanser hastasıdır ve ağır adımlarla ölüme yaklaşıyordur.
Mildred'ın ilan panoları kasabayı yeniden hareketlendirir. Özellikle de karakoldaki polis memurlarından biri olan ve Willoughby'i babası gibi gören, ırkçı tavırlarıyla da nam salmış Dixon, öngörülemez davranışlarda bulunur.

uc_billboard_2

Mildred adalet arıyordur. En azından polisin de kendisiyle birlikte ‘adalet'i aramasına ihtiyacı vardır. Onun bu haklı arayışı, planladığı rahatsızlığı yaratır kasabada ama bundan sonuç alması pek de kolay görünmüyordur. Nitekim olayların gidişatı onu giderek daha mutsuz ve hırçın bir kadına dönüştürmektedir.
Yönetmen Martin McDonagh'ın güçlü senarist yönü bu üçüncü sinema filminde de kendisini gösteriyor. Film aslında adaletin, intikam ya da ‘kana kan' refleksleriyle karıştırılmaması gerektiğini; derin karakterleri, ustaca kurulmuş olay örgüsü ve içlerinde belli oranda kara mizah da barındıran iyi yazılmış diyaloglarla bezenmiş senaryosuyla anlatıyor. Filmde izlediğimiz bütün karakterler iyi tarafta da olsalar zaaflı karakterler. Mildred takıntılı, sabırsız bir insan. Kızını kaybetmeden önce de onunla ilişkisinde sorunları varmış. Kızına olan düşkünlüğü onun ölümüyle daha da artmış, hatta oğlunu ve ilanlar yüzünden onun okulunda yaşadığı sorunları da pek umursamıyor. Bu özellikleri sayesinde tipik bir Hollywood filmi kahramanı olmaktan çıkıyor.
Film aslında Mildred ve ırkçı polis Dixon'a odaklanarak, öfkenin ne kadar yoldan çıkarıcı ve yıkıcı bir duygu olduğunu gösteriyor. Mildred kızını son gördüğü gün ona öfkelenmiş ve kızı onun yanından dargın ayrılmış mesela. Dixon'ın öfkesi onun değer verdiği birçok şeyi kaybetmesine neden oluyor. Bu kayıplar onun bir parça değişmesine neden oluyor. Peki yine de insanlar yaşadıklarından ders alırlar mı? İşte film özellikle de finaliyle seyircinin bundan pek de emin olmamasını sağlıyor. Onca yaşanan olaydan, verilen kayıplardan, kırılan kalplerden sonra Mildred adeta suni bir intikam duygusuna sığınmayı tercih ediyor tekrar. Yine oğlunu bir başına bırakarak…

Senarist yönetmen McDonagh, Sam Rockwell'in canlandırdığı ırkçı polis Dixon karakterini oluştururken bıçak sırıtında yürümüş resmen. Irkçı bir polisi sempatik göstermek gibi bir tuzak barındırıyor içinde. Nitekim film batıda bu yönde biraz eleştirildi. McDonagh'ın tipik ironi içeren diyaloglarından bu karakter de nasibini alıyor elbette. Ancak ne bu hamleler, ne de onu mağdur durumuna düşüren kimi talihsizlikler, Dixon'ın ırkçılığını bize affettirmiyor. Dixon'ın yarım yamalak getirdiği nedameti ikna edici bulamayanları da anlayabiliriz diğer yandan. Gerçek hayatta bu tip adamlar o kadar sabitler ki, farklı olanı yadırgıyoruz adeta!

uc_billboard_1

Geçen senenin en iyi filmlerinden biri olan ve izleyicide benzer hisler yaratan “Yaşamın Kıyısında” (Manchester by the Sea) kadar duygusallaşmasa da karakterler arasındaki çatışmayı çok güçlü kurduğu birçok sahne yaratmayı başarıyor yönetmen. Bunu kuşkusuz görevlerini son derece başarılı bir şekilde yerine getiren oyuncularına da borçlu. Mildred rolünde Frances McDormand, karakterini hem sert, hem zaaflı, hem de sempatik bir kadın olarak sunmayı başarıyor. Büyük olasılıkla bu senenin En İyi Kadın Oyuncu dalındaki Oscar'ının sahibi olacak gibi görünüyor. Üzgün Şerif Willoughby'de Woody Harrelson son derece insancıl bir performans gösterirken, filmin en zor karakteri Dixon'da Sam Rockwell, biraz da yönetmenin tercihiyle olsa gerek karikatürize olmaktan kurtulamıyor. Birkaç sahnede de McDonagh hikayenin yarısından itibaren yapacağı kimi manevralar için hazırlık yaptığı birkaç küçük sahnede niyetini çok belli ediyor. Böyle küçük defoları da olmasa kusursuz bir başyapıt olabilecekmiş “Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri”.

4,5 yıldız
Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri
Three Billboards Outside Ebbing, Missouri
Yönetmen: Martin McDonagh
Oyuncular: Frances McDormand, Woody Harrelson, Sam Rockwell
115 dakika

Adaletin bu mu dünya?

Türkiye gündeminde bir hayli yer kaplayan toplumsal bir sorun, adalet mekanizmasına olan güvenin sarsılmış olması. Özellikle son yıllarda suçlu oldukları bariz kişilerin çarçabuk ya da ‘iyi hal' indirimleri sayesinde tekrar aramıza gönderilmeleri, sadece düşüncelerini açıkladıkları için bitmek bilmeyen mahkeme süreci boyunca hapiste kalan insanlar… Birbirine tezat oluşturan bu vakalar insanlarda bir güvensizlik ve depresyon yaratıyor haliyle.

Sinemacılar toplumların yaşadığı travmalardan beslenirler çoğu zaman. Bir refleks gibi bu problemlerin etrafında dolaşan hikayeler bu dönemlerde daha çok öne çıkar. En azından benzer durumlar sık sık ima edilir filmlerde ve dizilerde. Türk sinema sektörü ise bu konuda bir zoru başarıyor doğrusu; hiçbir şey yokmuş gibi davranıp, komedi filmlerine abanarak ‘kaçış sineması'na sığınıyorlar!
Almanya'da yaşayan Türk yönetmen Fatih Akın'ın yeni filmi “Paramparça” ise her sinemacıda olması gereken bir refleksle yapıldığını belli ediyor en başta. Türk eşi Nuri ve 6 yaşındaki oğlunu bombalı bir saldırıda kaybeden Alman bir kadının adalet arayışını anlatıyor film. Katja yaşadığı büyük şoku bir nebze atlatabildikten sonra, bu terör saldırısının arkasındaki ırkçı çifti mahkemeye çıkartmayı başarır. Mahkemede bu çiftin bir neo-nazi uzantısına dahil oldukları konusunda tartışmalar yaşanır. Konu Nuri'nin eski sabıkalarına da gelir ve zanlılar Katja'nın beklediği cezayı alamazlar. Böylece Katja tek başına harekete geçmeye karar verir.

paramparca_1

Elbette “Paramparça”nın meselesi önemli. Ama maalesef filmde daha önce örneğini çok izlediğimiz bir hikayenin düz bir çizgide ilerleyen, neredeyse tümüyle sürprizsiz bir versiyonuyla sunulduğuna şahit oluyoruz. Halbuki Akın hikayesini çok güçlü başlatıyor, Katja'nın yaşadığı büyük kaybın etkilerini onunla beraber yaşıyoruz adeta. Uzun süren orta bölüm, mahkeme sahnelerinin uzunluğuyla seyircinin ilgisini zedeliyor. Alman mahkemeleri Amerikan mahkemeleri kadar sinematografik de değil üstelik. Olayların beklediğimiz bir rotada ilerleyip sona ermesi de bir başka handikap.
Ama Fatih Akın görsel becerileri yüksek bir yönetmen. Filmi mavi ve siyah tonların ağırlıkta olduğu renk paletiyle donatıp son derece şık çekilmiş sahnelere imza atmış. Alman oyuncu Diane Kruger ise hikaye ve karaktere çok inanmış, adeta gözlerinin içiyle oynamış Katja'yı. Kruger'in samimi performansı filmle kurduğunuz ilişkiye büyük bir katkı sağlıyor.
İnsanların adalet arayışları dünyanın her yerinde en önemli insanlık meselelerinden biri haline geldi artık. Farkındaysanız bunu anlatan ne kadar çok film izlemeye başladık. “Paramparça” bu duyarlılığı taşıyan iyi bir film yine de.

3 yıldız
Paramparça
In The Fade
Yönetmen: Fatih Akın
Oyuncular: Diane Kruger, Denis Moschitto, Numan Acar
106 dakika

Sırdaş telefon!

Modern çağın insanı kendisini teknolojiye öyle bir teslim etmiş durumda ki, bir süre sonra “The Terminator” ya da “The Matrix” gibi filmlerdeki öngörülerin gerçekleşmeyeceğinin gerçekten de bir garantisi yok. Cep telefonlarına hayattaki en önemli sırdaşımız muamelesi yaptığımız da acı bir gerçeğimiz artık. İnsanların elbette sırları var. Cep telefonlarından önce de vardı. Ama cebimizde taşıdığımız bu akıllı aletler sizi her an ulaşılabilir kılmaktan öte bazı şeylere ulaşmanızı da ekstra kolaylaştırmakta.
2016 yapımı İtalyan filmi “Perfetti Sconosciuti” bu meseleyi yedi kişilik bir arkadaş grubunun bir araya geldiği bir akşam yemeğinde masaya yatırıyor. Pek çok ülkede olduğu gibi film bizde de internette keşfedildiğinden beri kulaktan kulağa yayıldı. Bu sene pek çok başka ülkenin sinema ve tiyatro uyarlamaları listesine girdi. Türkiye'de en hızlı davranansa Ferzan Özpetek oldu. Oyuncu dostu Serra Yılmaz'ı yönetmen koltuğuna oturtan Özpetek filmin yapımcısı.

Birbirlerini çocukluklarından beri tanıyan dört erkek arkadaş, üçü eşleriyle diğeri de yeni kız arkadaşıyla bir akşam yemeğinde buluşmayı planlamışlardır. Yeni kız arkadaş gelemez ama yedi kişi aynı masa etrafında keyifli bir akşam yemeğine başlarlar. Sohbet ilerledikçe içlerinden biri cep telefonlarına nasıl da sırdaş muamelesi yaptıklarını ortaya atar ve bir oyun oynamayı teklif eder. Gece boyunca herkes telefonunu masaya koyacak, gelen bütün mesajlar ve aramalar masadaki herkesle paylaşılacak. En başta eğlenceli başlayan bu tehlikeli oyun giderek bir sürü sırrın ortaya döküldüğü, arkadaşlıkların ve evliliklerin sorgulandığı bir kapışmaya dönüşür.

cebimdeki_yabanci_2

Filmin orijinal adı “Mükemmel Yabancılar”. Yani birbirlerinin en iyi dostu olduğunu düşünen bu yedi arkadaşın, ortaya saçılan sırlarla birlikte birbirlerine ne kadar yabancı olduklarını keşfetmelerinin öyküsü. Daha önce sinemada/tiyatroda defalarca işlenen bu mesele, parlak bir fikirle birlikte (cep telefonlarının kamuya/dostlara açılması) anlatılınca izlemeye değer oluyor elbette. Üstelik Belçim Bilgin, Buğra Gülsoy, Çağlar Çorumlu, Leyla Lydia Tuğutlu, Serkan Altunorak, Şebnem Bozoklu ve Şükrü Özyıldız'ın oluşturduğu oyuncu kadrosu seyir zevkini de arttırıyor.
Daha önce “1 Erkek 1 Kadın” dizisini de Türkiye'ye uyarlayan senarist Murat Dişli, orijinal hikayenin kahramanlarını biraz gençleştirmiş ve bazı küçük detaylarla da oynamış. Bazı diyaloglar tabi ki yerlileştirilmiş. Daha çok da yapılabilirmiş hatta, karakterler kimi zaman Türkiye'nin gündeminden, toplumsal hayatından tamamen bihaber gibi konuşmaktalar. Erkeklerden birinin mesleği de taksi şoförlüğünden fitness hocalığına dönüştürülmüş. Bir de bizim erkekler böyle durumlarda biraz daha ‘hareketli' olurlar sanki! Finalde yapılan küçük değişiklik ise (çekmecedeki telefon) bence biraz fazla kaçmış. Beni orijinal filmde de bir parça rahatsız eden şey finaldeki bu küçük eklemeyle katmerlenmiş sanki: herkesin bu kadar mı büyük sırları var; en fena olanları hep erkeklerinkiler ve daima da seksle mi alakalı olmak zorunda?

Serra Yılmaz yönetmen olarak, Ferzan Özpetek filmlerinde izlediğimiz iyi çekilmiş sofra sahnelerini, onun bu sahnelerde araya dereye sıkıştırdığı yemek-içme gustosunu (orijinal filmin pek de girmediği bir detay bu mesela) aynı beceriyle neredeyse bütün bir filme yaymış. Öyle bir yufkalı perde pilavı yapılıyor ki filmde, içiniz gidiyor resmen… Yılmaz, hikayenin tansiyonunu sürekli yüksek tutmayı da başarmış bu ilk yönetmenliğinde.
“Cebimdeki Yabancı” bol sürprizli bir arkadaş yemeğine sizi de dahil eden (sık sık masadaki boş tabağın önünde buluyoruz kendimizi), uyarlandığı İtalyan filmi kadar düşündürücü, yüzleştirici, büyük oranda tek mekanda geçmesine rağmen bir an bile sıkıntı hissetirmeyen bir film olmuş.

3 yıldız
Cebimdeki Yabancı
Yönetmen: Serra Yılmaz
Oyuncular: Belçim Bilgin, Buğra Gülsoy, Çağlar Çorumlu
100 dakika

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more