Sözcü Plus Giriş
EMİN ÇÖLAŞAN

Geçmişteki Apo’dan günümüzdeki Kaşıkçı’ya

18 Kasım 2018

Sevgili okurlarım, Suudi Arabistan'dan İstanbul'a özel olarak gönderilen cinayet ekibi, yapacağını 2 Ekim günü yaptı…
Şimdi bu olaya yazının son bölümünde bir kez daha değineceğim.
Ama önce, yıllar öncesine dönelim…
Ve o zamanki devletle günümüzün devletini kısaca kıyaslayalım.

★★★

Yıl 1998…
Güneydoğu'da hortlayan PKK terörü canımızı yakmaya devam ediyor. Her gün şehitler veriyoruz.
Gece gündüz PKK ile yatıyoruz, örgütün başı olan katil Apo ile kalkıyoruz.
Apo derseniz, hemen burnumuzun dibindeki Suriye'de… O zamanki devlet başkanı Hafız Esad'ın koruması altında…
Suriye'de kampları var, örgütü oradan yönetiyor. Apo gözümüzün önünde Şam'da yaşıyor.
Adamı yakalayıp etkisiz duruma getirmek, ele geçirmek falan mümkün olmuyor.
MİT tarafından düzenlenen iki suikast girişimi başarısız kalıyor.
PKK'nın bütün amacı Türkiye'den bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak, ülkemizi bölüp parçalamak.
Türk Milleti tepkili.
Dağ başlarında her gün şehitler veriyoruz. Kentlerde bir sürü olaylar çıkıyor.
Ne yapmalı?
Ankara'da çok önemli bir devlet kararı alınıyor.

★★★

Günlerden 16 Eylül 1998.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş Suriye'ye komşu ilimiz Hatay'a gitti ve sınırda, sınırın sıfır noktasında yaptığı konuşmada Suriye yönetimine seslendi:
“Suriye'ye karşı artık sabrımız kalmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti beklediği karşılığı görmediği takdirde her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Sabrımızı taşırmasınlar, gerekeni yapsınlar…”

★★★

Günlerden 1 Ekim 1998.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Meclis'i açış konuşmasında aynı konuya değinmek zorunda kaldı. Tutanaklardan veriyorum:
“Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet (düşmanlık) politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı açılımlarımıza rağmen hasmane (düşmanca) tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşılık verme hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum.”

★★★

En yetkili iki ağızdan çıkan bu sözler o zaman çok dikkat çekmişti ve devlet, hazırlıklarını gizlice sürdürüyordu.
Bir yanda MİT, öbür yanda Türk Silahlı Kuvvetleri.
Ordumuz, Suriye'ye girdiğimiz takdirde hangi birliklerin nerede ve nasıl kullanılacağını belirlemiş, silah ve cephane stoklarını ona göre takviye etmişti.
Bıçak kemiğe dayanmış, kesin karar verilmişti. 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında yurtdışına ilk operasyonu yapacaktık. Donamamız Suriye'yi denizden abluka altına alacaktı.
Yabancı ülkelere mesajlar iletildi:
“Şakamız yok. Hafız Esad ya Apo'yu bize verecek, ya da Suriye'ye girip ne pahasına olursa olsun onu alacağız.”
Suriye yönetimi büyük panik yaşıyor, ancak sessizliğini koruyordu.
Gelen haberler Apo'nun da panik yaşadığını gösteriyordu.

★★★

Günlerden 9 Ekim 1998.
Demirel'in konuşmasından 9 gün sonra Suriye, Apo'yu sınır dışı etmek zorunda kaldı.
Özel bir uçakla, cebindeki sahte pasaportla önce Yunanistan'a gitti.
Oradan Rusya'ya, sonra İtalya ve yine Yunanistan'a geçti, gittiği her ülkeden sığınma talebinde bulundu.
Türk Devleti ağırlığını koymuş, bastırıyordu: Hiçbir ülke onun barınmasına izin vermedi. (Bu süreci çok özetle anlatıyorum.)
2 Şubat 1999 günü bu kez Kenya'ya gitti ve Yunanistan Büyükelçiliği'ne sığındı.
Yunanistan ise aramızda savaş çıkacak diye korkuyordu.
Devreye bu kez ABD girdi ve katilin Türkiye'ye teslim edilmesini istedi.

★★★

Uzlaşmaya varıldı… Apo bize teslim edilecekti.
Ancak bu katil Kenya'dan buraya nasıl getirilecekti! O yıllarda devletin elinde Katar Şeyhi tarafından hediye edilen uçaklar falan yoktu ki!..
Cavit Çağlar'ın sekiz kişilik küçük uçağı kiralandı. İçine biri doktor diğerleri MİT'çi ve özel harekat subayı olan mürettebat bindirildi ve ver elini Kenya!
O sekiz kişiye göreve çıkmadan önce devlet yemini ettirildi. Ölünceye kadar hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceklerdi.
Bırakın bir şey söylemelerini, isimleri bile hep gizli kaldı. Kim olduklarını öğrenemedik.

★★★

Nairobi havalimanında Apo'yu paketleyip uçağa koydular. Gözleri ve ağzı bantlıydı ve uyuşturucu iğne yapılmıştı. Uçak havalandı. Görevlilerden biri “Memlekete hoş geldin Apo” dediğinde herhalde çok şaşırmıştı!
Filmin sonrasını hep biliyoruz. İmralı Adası'na götürüldü. Haziran 1999'da başlayan duruşmalarda müebbet hapis aldı ve şimdi orada istirahat etmeyi sürdürüyor!

★★★

Sevgili okurlarım, bunları niçin anlattığıma gelince…
Apo büyük bir katildi. Devletimiz ağırlığını koyunca Suriye'den kovuldu ve sonunda yakalanıp Türkiye'ye getirildi.
Benzer bir olayı tam 20 yıl sonra, 2 Ekim 2018 günü yaşadık.
Suudi Arabistan'dan İstanbul'a gönderilen, Cemal Kaşıkçı'yı öldürmekle görevli ve o ülkenin resmi görevlilerinden oluşan 18 kişilik cinayet ekibi işini bitirdi ve katiller, gözlerimizin önünde hep birlikte kaçtılar.
Şebekenin içinde olan konsolos bile günler sonra kaçtı…
Ve biz seyrettik!
Senin ülkende cinayet işleniyor, sen o ülkeye karşı hiçbir şey yapamıyorsun…
Devletin ağırlığını koymaktan acizsin.
Üstelik elindeki bilgi ve belgeleri bile Türk Milleti ile paylaşmıyor, ancak yabancı ülkelere, yabancı medya kuruluşlarına servis ediyorsun!
Devlet, “Aman aramız bozulmasın” diye Suudi Arabistan'a tavır koyamıyor.

★★★

Şimdi lütfen bu iki olayı kıyaslayınız…
Apo olayında devletimiz gücünü göstermiş ve ağırlığını koymuştu.
Kaşıkçı cinayetinde hiçbir şey yapamadık, ezik kaldık… Ve hep öyle kalacağız.
İlkinde gurur duyduk, ikincisinde nasihat aldık…
İlkinde mutlu olmuştuk, ikincide hayıflandık!..
Devlet o zaman da vardı, şimdi de var!
Bugün yaşadıklarımızı 20 yıl öncesiyle kıyaslayın!

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more