ANALİZ

Karşınızda gazeteci olunca o kadar kolay olmuyor işte


Sarayın İstanbul adayı Binali Yıldırım, Ekrem İmamoğlu’nun karşısına çıkamaz.
Çıksa bile sonuç kendisi ve partisi için bir facia olur.
FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın programını izledikten sonra buna kesinlikle kanaat getirdim artık.
Yıldırım’ın karşılıklı bir tartışmadan ısrarla niye kaçtığını da anladım.
Çünkü Binali Yıldırım, karşısında gerçek gazeteci olduğu zaman yerle bir oluyor.
Ne diyeceğini bilemiyor.
Önceden ezberlediği klişe sözleri söylemeye çalışıyor.
Ama bunun dışına çıkınca denge bozuluyor.
Dün sabah FOX TV’de bu yaşandı işte.
Tele1’deki programı bitirmiştim, Binali Yıldırım’ın İsmail Küçükkaya’nın programına çıkacağını bildiğim için kalan bölümü izlemek için FOX TV’yi açtım.
Yıldırım’ın yüzü asıktı.
Çünkü İsmail Küçükkaya normal bir gazeteci olarak “soru soruyordu” ama Binali Yıldırım soru sorulmasına pek alışık olmadığı için bocalıyordu.
Küçükkaya, Ekrem İmamoğlu’nun iddialarını sorduğunda sarsılan Yıldırım, “Adam yalan söylüyor, ne diyeyim ben şimdi” dedi.
Az sonra biraz kendine gelmiş olmalı ki, belediyenin yaptığı bazı yardımları savunmak için çabalamaya başladı.
Diğer kanallardaki “önceden hazırlanmış ve gazetecilere dağıtılmış sorulara” rahat cevaplar veren Yıldırım, FOX TV’de belli ki aynı muamele ile karşılaşmadı.
Örneğin seçim gecesi nasıl olup da “Ben kazandım diye açıklama yaptınız?” sorusunu daha önceden bilmediği için cevap vermekte zorlandı.
Açıklamayı AKP’lilere moral vermek için yaptığını itiraf ederek şöyle konuştu; “Bu açıklamaya ihtiyaç vardı. Çünkü bu açıklamadan sonra sandık kurullarındaki arkadaşlarımız demoralize olurlardı. Arkadaşlar simülasyon yaptı, yüzde 98’den fazlası açılmış, ‘Bundan sonrası değişmeyecek’ dediler. Ben bu açıklamayı yaptım. Bu bir hataysa hata benim.”
Oyların çalındığını nasıl öğrendiği sorusunda da aynı şey yaşandı.
Mecbur kaldığını belirterek şöyle cevap verdi; “’Çaldılar demeye mecburdum. Algı operasyonu yapıldı. Hukuki bir tabir değildi bu. Ben farkındayım. En büyük mağduriyeti yaşayan İstanbullular var, ben varım. Ben sesimi duyuramıyorum.”
Binali Yıldırım sanki kabul ediyormuş gibi görünerek İmamoğlu ile karşılıklı tartışma konusunu havada bıraktı.
Açıkça bu tartışmadan kaçacağını ima eden Yıldırım şunu söyledi; “Bize sordular ‘Olabilir’ dedik. Bunun zamanlaması ileride planlanır. Birlikte karar vermek lazım. Hangi kanalda, kiminle yapacağımız meselesi benim için fark etmez. Hepsine çıkarım. Ben her türlü, her platformda olurum. Tek bir şartım var. Sadece İstanbul’u konuşurum.”
Programın sonunda ise bazı mesajları veremediği için paniğe kapılan Binali Yıldırım “Lise bitirip üniversite sınavına hazırlanan öğrencilerin de yeni indirimli ulaşım tarifesinden yararlanacağını, doğalgazda indirime gidileceğini” süper müjdeler olarak duyurdu.

BUNU YAZMAK GEREK

Yıldırım’a İstanbul, İmamoğlu’na her şey sorulabilir


Binali Yıldırım, televizyonlarda İmamoğlu ile karşılıklı tartışması için getirilen önerileri “düşündüğünü”, buna birlikte karar verilmesi gerektiğini söylüyor.
Yıldırım “Tek şartım var, İstanbul’u konuşacağız” diyor.
Elbette bu bir yerel seçim olduğuna göre İstanbul konuşulacaktır bu programda.
Ama Yıldırım’ın “Şartım bu” demesine de pek anlam veremedim.
Başka hangi konuların konuşulacağını düşünüyor olabilir acaba?
Ve bu konularda yetersiz kalacağından mı kuşkuludur?
Çünkü lafa gelince “sıkletinin çok ağır bastığını” söylüyorlar.
İmamoğlu, alt tarafı bir ilçe belediye başkanı.
Yıldırım ise Türkiye’yi 17 yıldır yöneten ekibin en tepesindeki iki üç kişiden biri.
Bu durumda Yıldırım’ın, İmamoğlu’nun daha iyi olabileceği belediye konusundan kaçması, genel konuları tartışması kendi açısından daha avantajlı.
Medyamız aslında Yıldırım’ın bu şartına çoktan uymuş durumda.
Yıldırım’a sorulan sorular hep belediye ile ilgili.
Sözde gazeteciler Yıldırım’la yaptıkları programlarda ısrarla “müjdeler vermesini” istiyorlar.
Oysa sıra İmamoğlu’na gelince durum değişiyor.
Ona “Dersim” soruyorlar.
“Apo’nun avukatlarıyla görüşmesi sizce de iyi oldu mu?” diyorlar.
Dozu aşıp “Hele şu HDP ve terörle olan yakınlığınızı da bir anlatsanıza” diyenler de oluyor.
Ancak şunu görüyorum.
İmamoğlu kendisine ne sorulursa sorulsun, telaşlanmadan, sinirlenmeden ve asla saçmalamadan çok iyi cevaplar veriyor.
Gerektiğinde bu soruları soran sözde gazetecilerin kurmaya çalıştıkları tezgahı da yüzlerine vuruyor.
İyi de yapıyor.
Tabii anlıyorlar mı, bilemem.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Bizim medyanın halini daha güzel anlatamazdı




Bu grafik son günlerde sosyal medyada çok geziyor.
Gereksiz ve saçma sapan laflar için depo dolu.
Ama sıra bilgiye gelince durum tam tersi.
Ekranlara bakın.
Kendilerine gazeteci süsü veren yandaş- tetikçilerin hali buna benzemiyor mu?
Çok az bilgili oldukları konularda sırf iktidara yalakalık olsun diye boş konuşmalar yapmıyorlar mı?
Hele kendilerine akademisyen diyen, isimlerinin önlerinde “profesör” falan gibi unvanlar olanların cehaleti sizi de rahatsız etmiyor mu?

AÇIKLAMA

Jokey Kulübü; bir açıklama bu kadar mı zarif olur


Türkiye Jokey Kulübü Başkanı Serdal Adalı’dan “çok nazik” bir mektup aldım.
Adalı önceki gün bu köşede bir okurumdan gelen mesajdaki bilgilere dayanarak yazdığım yazımla ilgili yazmış mektubu.
At yarışlarında hile yapanların, ikramiye sonuçları tesadüfen bilenler yüzünden bölünmesin diye, aynı kombinasyonları birkaç kupona yazdığını, böylelikle ikramiyenin büyük bölümün almayı hesapladıklarını yazmıştım.
Adalı bütün yarışların sıkı denetim altında yapıldığını, çok sayıda kamera ile yarışların her ayrıntısının saptandığını belirttiği mektubunda, “At yarışlarında hile yapılamayacağını” belirttiği gibi, kulübün kurulduğu 1950’den bu yana bir şaibe de yaşanmadığını anlatıyor.
Elbette her şeyi bütün ayrıntıları ile bilmem mümkün değil.
Gerçi geçmiş yıllar içinde at yarışlarında nadir de olsa hileler yapmaya kalkanlar olduğu dedikodularını duymuştum.
Zaten buna dayanarak biraz da esprili bir konu olduğunu düşünerek o yazıyı yazdım.
Yoksa yarış severleri, at sahiplerini, hayatını at yarışlarından kazanan emekçileri üzmek gibi amacım olamaz.
Ayrıca burada önemli gördüğüm bir nokta da şu; Jokey Kulübü Başkanı son yıllarda örneğini çok sık gördüğümüz gibi davranabilir, içi hakaret dolu tekzip metinleri hazırlatıp davalar açmaya kalkabilirdi.
Oysa son derece nazik bir yöntemi seçerek kulübünü ve at yarışlarını sevenleri koruyan zarif bir mektup yazmış.
Bence bu çok önemli.
Magandalığın, düzeysizliğin, banalliğin kol gezdiği günümüzde, yazımı yerle bir etmesine rağmen aldığım bu mektup açıkçası içimi ferahlattı.