Sözcü Plus Giriş
DENİZ ZEYREK

Güçlünün hukuku mu hukukun gücü mü?

4 Eylül 2019

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın çok sık kullandığı (ama son zamanlarda kendisinden pek duymadığımız) bir slogan vardı: “Güçlünün hukuku değil hukukun gücü.”
İlk hangi danışmanı yazdı, Erdoğan hangi çerçevede kullandı hatırlamak zor ama bir ülkede hukukun önemini ve hayatımızdaki yerini bu kadar net anlatacak bir başka slogan daha duymadım.
Bir vatandaş olarak yaşadığım ülke için en büyük temennim, hukukun gücünün, güçlünün hukukuna galip gelmesidir.
Gel gelelim, son dönemde vatandaşların en çok dile getirdiği sorun “adalet eksikliği”dir ve bunun altındaki en büyük neden de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçmişte sıkça dikkat çektiği o sorundur. Yani güçlünün kendisini her zaman haklı gördüğü, hukukun güçlüler tarafından şekillendirildiği ortamdır.
Bir çok örnek verebilirim ama İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu için kullandığı şu dil, meramımı anlatmak için çok uygundur:
“Buradan söylüyorum: İşini yap, başımızın üzerinde yerin var ama işini yapmanın dışında başka işlerle meşgul olursan pejmürde ederiz. Bu kadar açık ve net”
Bakan Soylu, şu an siyaseten Türkiye'nin en güçlü isimlerinden biridir. Emrinde büyük bir mülki idare, güçlü bir polis teşkilatı, ulu önder Atatürk'ün “kanun ordusu” diye tanımladığı devasa Jandarma teşkilatı ve Türkiye'nin üç yanını çeviren denizlerimizi koruyan Sahil Güvenlik Komutanlığı var.
Anayasamız kendisine, en son Mardin, Diyarbakır ve Van'da yaptığı gibi suç işlediklerinden şüphe ettiği anda, yüzbinlerce oyla seçilmiş belediye başkanlarını bir sayfalık yazı ile görevden alma gücünü ve yetkisini vermiştir. Dolayısıyla Ekrem İmamoğlu hakkında da rahatlıkla benzer bir adım atma gücüne ve yetkisine sahiptir. Eminim hemen hepiniz bu son cümleyi okuyunca “o kadar da değil” diye tepki gösterdiniz. Haklısınız!
Çünkü hukukun üstün olduğu demokratik bir hukuk devletinde, yöneticiler siyaseten ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, vatandaşlarını, hele hele İstanbul gibi bir metropolde seçmenlerin yüzde 54.03'ünün, yani tamı tamına 4 milyon 698 bin 782'sinin oyunu alan birini “başka işlerle meşgul oldular diye” pejmürde (perişan) edemezler.
“Başka işler”den kastedilen, suç işlemekse, gereğini yürütme organı mensupları değil, kanunlar doğrultusunda yargı kurumları yapar. Zira, hukuk devletleri de vatandaşlarını perişan etmeye değil, adil bir şekilde yargılayıp, ulusal, uluslararası hukuka ve insan haklarına uygun yöntemlerle, ilgili kurumlar aracılığıyla cezalandırma eğilimindedir.
Zaten hukuk sistemimizde “perişan etmek” gibi bir ceza da yoktur.
Yargı yılı açılış törenlerinde bütün tarafların ortak temennisi Yargı Reform Strateji Belgesi doğrultusunda reformun hayata geçirilmesi oldu. Bu temenninin hayata geçirilmesi, sadece mevzuatta değişiklik yapmakla olmaz. “Güçlünün hukuku” algısını yaratan bu üstenci dilin de değişmesi ve herkesin hukuk devletine saygı göstermesi gerekir.

Çare hukuk çerçevesidir

“Düşünce özgürlüğü” kavramı gazeteciliğe başladığımdan beri kafa yorduğum konuların başında gelir. Bu sebeple, ulusal ve uluslararası alanda, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde düşünce özgürlüğüne çizilen hukuki sınırları iyi bildiğime inanırım. Bu süreçte öğrendiğim en önemli şey, gerçek anlamda gazetecilik faaliyetinin evrensel hukukta suç olmadığı gerçeğidir.
Peki buna rağmen gazeteciler neden bu kadar sık yargılanıyor?
Yanıtı çok basit:
Çünkü gazetecilik faaliyeti, makul şüphe gibi muğlak değerlendirmelerle, kolayca “Terörle Mücadele Kanunu”, “Türk Ceza Kanunu” gibi metinlerdeki “hakaret”, “şiddete teşvik”, “yargıya müdahale”, “tehdit/şantaj”, “teröre destek” gibi suçların çerçevesine sokulabiliyor.
Bugün duruşması yapılacak SÖZCÜ Davası buna çok iyi bir örnektir.
Çünkü suç kanıtı olarak gazetecilik faaliyeti ürünü olan haberler ve yazılar gösterilmiştir. FETÖ konusunda yıllarca en net tavrı ortaya koyan bir gazete ile yazar ve yöneticileri FETÖ'yü desteklemekle suçlanmıştır.
Yargıtay'ın hem geçmişteki, hem son zamanlardaki içtihatlarına göre, düşürülmesi, en fazla “basın davası” olarak ele alınması gereken bir davanın “terör davası” olarak sürdürülmesi, ceza hukukunun çizdiği çerçeveyi gerçekten çok zorluyor.
Hem SÖZCÜ Davası'nda, hem diğer basın davalarında sorunun çözümü, Yargı Reformu Paketi'ne büyük emek harcayanların dikkat çektiği gibi meselenin hukuk çerçevesi içinde tutulmasından geçecek.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more