Sözcü Plus Giriş
AYTUNÇ ERKİN

Erdoğan’ın şifreleri

TBMM Genel Kurulu, 27. Dönem 4. Yasama Yılı'nın başlaması dolayısıyla özel gündemle toplandı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yeni yasama yılının açılış konuşmasını yaptı. Erdoğan'ın konuşmasındaki bazı vurgular, çelişkiler ve mesajlara baktığımızda, 2002'deki çizgiyle 2020 arasında önemli farklılıklar var…

Erdoğan dedi ki: “Son terörist kalıncaya kadar Suriye'de harekatlarımız sürecek.”

O zaman 10 gün öncesine dönelim…

Tarih 22 Eylül 2020…

Anadolu Ajansı'ndan okuyalım:

“Yerel kaynaklardan edilen bilgiye göre, ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, dün (21 Eylül) Suriye'nin Haseke ve Deyrizor illerinde YPG/PKK elebaşları ve Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) temsilcileriyle bir araya geldi. Haseke'deki görüşmede YPG/PKK ile Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi'nin (KDP) himaye ettiği ENKS'nin bir an önce uzlaşmaya varmasını isteyen Jeffrey, Türkiye'nin bölgede terör örgütüne karşı yeni harekat düzenlemeyeceğini öne sürerek, güvence verdi. Jeffrey, Deyrizor'da ise YPG/PKK'nın sözde askeri konseyi ve yerel meclis üyeleriyle buluştu.”

ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'nin bu açıklaması  hâlâ yalanlanmadı.

Erdoğan'ın, “Son terörist kalıncaya kadar Suriye'de harekatlarımız sürecek” cümlesinin ne anlama geldiğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Çünkü… ABD'nin terör örgütü PKK/YPG ile petrol anlaşmasına ses çıkarılmadı! Hatta… Jeffrey'nin terör örgütü yöneticileriyle toplantılarına göz bile yumuldu… Burada beklenen ‘terör koridoruna' kesinlikle darbe vurmak!

James Jeffrey

Çarpık düzen bitti!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünya sistemini eleştirdi ve  “Bu çarpık düzenin aynı şekilde devam etme şansı kalmamıştır. Dünya 5'ten büyüktür ifademiz işte bu gerçeğin ispatıdır. Kaynakların adaletli dağıtılması şarttır” dedi.

İşte bu noktada, ya AKP 18 yılın özeleştirisini yapacak ya da Erdoğan'ın kurduğu cümleler pratikte hayata geçmeyecek.

Neden mi?

Liberalizm… Neo-liberalizm… Bireyi özne alan, özgürlük vurgusu hakim olan, devletin despot olmasını engellemek amacını taşıyan, serbest piyasa ekonomisiyle refaha ulaşılacağını anlatan sistem. ‘Özgürlüklerden' yola çıkıp, faşizme doğru yol alan çarpıcı bir anlayış… 19 ve 20'nci yüzyıla damgasını vuran ve bugün de özellikle üçüncü dünya ülkelerine ‘tahakküm' kurmak isteyen devletlerin ideolojisine dönüşen iki kavram!

Hatırlayın… 1980'ler… İngiltere'de Margaret Thatcher, ABD'de Ronald Reagan dönemi… Neoliberal iktisat politikalarının yansımaları şöyleydi: “Kamu iktisadi teşekküllerin özelleştirilmesi. Devletin üstlendiği sosyal güvenlik sisteminin adım adım özel şirket ve kurumlara devredilmesi. Devletin yatırımlardan ve düzenleme görevlerinden çekilmesi ve yönetimin “Laissez Faire est Laissez Passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) sloganıyla piyasaya bırakılması. Paranın istikrarına öncelik tanınması… Sendikaların eritilmesi, sağlık sektörünün piyasaya devredilmesi, özel mülkiyet vurgusu, girişimcilik de bu politikanın uygulama alanlarından sadece birkaçıydı!

Ya Türkiye?

Özelleştirmenin sonu

12 Eylül 1980 darbesi ve arkasından Turgut Özal dönemiyle birlikte ‘Neoliberalizm' artık Türkiye'nin de gündemindeydi. ‘Benim memurum işini bilir' anlayışıyla başlayan ahlaki çökme, kamu kurumlarının özelleştirmesiyle taçlandırıldı! 1986'dan AKP'nin iktidara geldiği döneme kadar 8.2 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı. Toplam 70.3 milyar dolarlık özelleştirmenin 62.1 milyar doları AKP döneminde gerçekleşti. Geçen yıl 1.4 milyar dolar özelleştirme yapıldı. Bu yıl 27 Ağustos'a kadar gerçekleştirilen özelleştirmelerin tutarı ise 51 milyon dolar oldu. Geçen yılki 1.3 milyar dolarlık özelleştirmenin 1.1 milyar doları Hazine'ye aktarıldı. AKP 18 elektrik dağıtım şirketinin tamamını özel sektöre devretti.

Yani… İngiltere, Amerika'da ne yaşandıysa Türkiye'de de o yaşandı!

Soru şu: İktidar bu politikadan vazgeçecek mi?

“Bu çarpık düzenin aynı şekilde devam etme şansı kalmamıştır. Dünya 5'ten büyüktür ifademiz işte bu gerçeğin ispatıdır. Kaynakların adaletli dağıtılması şarttır” cümlesi hayata uygulanacak mı?

Aylak sınıfın teorisi ve Şeyh Nurullah'lar

Bazı ekonomistleri özellikle takip etmeye başladım…

Sıkışmış ve kendini tekrar eden siyaset gündeminin toplumu gerçeklikten uzaklaştırdığını görüyorum!

Çünkü…

Altyapı yani ekonomi, üstyapıyı yani siyaseti, ahlakı vs… belirliyor!

26 Eylül'de usta ekonomist Mahfi Eğilmez'in yazısının başlığı çarpıcı: “Tüketim, Gösteriş Tüketimi, Züppe Etkisi, Veblen Etkisi ve Sürü Etkisi”…  Eğilmez Hoca, herkesin anlayacağı biçimde anlatmış: “Tüketim; mal ve hizmetlerin, ihtiyaçlarını ve/veya isteklerini karşılamak amacıyla insanlar tarafından kullanılmasıdır. Tasarruf; gelirin tüketilmeyen, ileride tüketilmek üzere saklanan kısmıdır. Gelir yükselirse tüketim de tasarruf da yükselir. Düşük gelirlerde tüketim çok daha fazla yükselir, yüksek gelirlerde tasarruf daha fazla yükselir. (Reel) faiz yükselirse tasarruf yükselir, tüketim ise düşer.”

Mahfi Eğilmez'in, Norveç asıllı bir Amerikalı iktisatçı olan Thorstein Bunde Veblen'in kuramsallaştırdığı, “Gösteriş tüketimi” üzerine yoğunlaşması önemli. Çünkü… Özellikle AKP iktidarında ‘gösteriş tüketimi' hızla arttı. Okuyalım:  “Gösteriş tüketimi, parası olmadığı halde statü kazanmayı umarak pahalı saat, son model cep telefonu ya da kıyafet alan, moda yerlerde yiyip içmeye çalışan insanların tüketimini anlatan bilimsel bir olgudur. Parası olan insanların bu tür tüketimi gösteriş tüketimi değildir. Tipik örneği; düşük gelirli bir kişinin borç harç en pahalı cep telefonunu almasıdır.”

NOT: mahfiegilmez.com'da her gün yeni bir analiz var…

Tarikatın mülkleri…

Thorstein Bunde Veblen… “Conspicuous consumption: Gösterişçi tüketim” kavramının yaratıcısı… Kapitalizmi eleştiren önemli bir iktisatçı… Marxist değil… Ancak… Son dönemde ‘Tarikat, zenginlik, Şeyh Nurullah'ın malları' ilişkisi tartışmasına önemli katkıda bulunacak tespitlerde bulunmuş bir isim. ‘Aylak Sınıfın Teorisi' adlı kitabında ‘din adamları ve tarikatlarla' ilgili şu cümleleri kurmuş:

“Gösterişsel israf düzeni kutsal binalar, cüppeler ve aynı sınıftan diğer şeylerin tüketimi gibi sofu tüketimi denilebilecek büyük bir bölümden sorumludur. Mabutları elle inşa edilmemiş tapınakların tercih edilmesini, günah sayan modern tarikatlarda bile kutsal binalar ve tarikatın diğer mülkleri, itibarlı derecede müsrif harcama gözetilerek inşa ve dekore edilmiştir. Tapınağın paralı ihtişamının, ibadet edenin zihninde kayda değer bir yükseliş ve olgunlaşma etkisi yaptığını anlamamız için çok az gözlem ve ya iç gözlem (her ikisi de işe yarar) gereklidir. En iyi rahip tavrı uzak, acelesiz, ihtimamsız ve hissi zevk telkinleriyle kirlenmemiş olanıdır…”

SONUÇ: Cübbe giyenlerin söylediklerinden çok yaşamlarına bakmak gerekiyor…

Beyinleri kırbaçlamak

Anıl Aba… İktisatçı…

1 Ekim 2017'de, Birgün Gazetesi'nde şu saptamayı yapmış:

“…Modern dönemde zengin olma durumundan ziyade zenginliğin kaynağı önemlidir. Eğer şatafatlı hayatınızın kaynağı çok çalışmak ise bu size o kadar da büyük bir statü kazandırmaz. Çünkü önünüzde aynı şatafatı, hatta fazlasını, çalışmak zorunda kalmadan yaşayan bir aylak sınıf vardır… Mesela 19. yüzyıldaki aristokrat kadınların tek başına giymesi imkansız, ağır ve konforsuz elbiseleri sırf statü göstergesi olarak giyilir… Kadınların tırnaklarını uzatıp renkli ojeler sürmesi kömür madenlerinde çalışmadıklarını ya da evde ağır iş yapmadıklarını gösterir. Yine kadın gömleklerinde düğmelerin ters tarafta olmasının sebebi ilikleme işini hizmetçilere yaptırmalarıdır… Arabaları parlak jantlarla modifiye etmek, kürk montlar, pahalı yemek takımları büyük oranda gösteriş için yapılan tüketimlerdir…”

Mesele şu: Zengin olmaya ya da ‘aylak' yaşamayan öykünen yoksulların bilincini, beynini kırbaçla döven bu sistem artık kaçınılmaz olarak ölüyor… Ölmekte olanın değil doğumun peşinden koşalım…

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more