Sözcü Plus Giriş
SERPİL YILMAZ

Nasıl olacaksa: Sabır, güven, pozitiflik, umut!

11 Ekim 2020

Ekonomik krizin kabullenilmesi olarak yorumlanan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Müminin görevi varlıkta şımarmamak, yoklukta sabretmektir” sözleri, taraftarlarını çevreliyor.

Bu yorumu AKP'ye yakın ilahiyatçılar, kamu kurumları yöneticileri, iş insanları anında satın aldı!

Devletin zirvesinden gelen “sabır” tavsiyesi; Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından paylaşılan 3 Temmuz 2020 Cuma hutbesinde  “Sabır sebattır; kul olma bilinciyle Allah'a ibadete ve itaate devam etmektir. Ve sabır; imanın gereği, selamet kapısı, cennet hazinesidir” diye tanımlanıyordu…

Müminin Yumuşak Huyluluğu” başlıklı 9 Ekim Cuma hutbesinde de aynı tema tekrarlandı.

HHH

AKP'ye yakın- uzak “üst düzey” iş insanı ve akademisyenlerle bir aradaydım. İzlenimimi aktarmak istiyorum.

Dört ana başlık beliriyor: Sabır, umut, pozitiflik, güven…… 

Ortak paydası neydi diye soracak olursanız söyleyeyim: “Türkiye'de şu anda acı reçete uygulanıyor.” 

İyi de kimlere uygulanıyor?

Makam araçları azalmıyor mesela……

27 milyona dayanan işsiz sayısıyla, ilk kez ülkede çalışan nüfusun, işsizlerin gerisinde kalmasının yarattığı toplumsal ve ekonomik kaygılar büyüyor.

SABIR: Erdoğan'ın “sabır” tavsiyesine ilk yanıt “Devlet görevleri vaaz yerleri değildir” diyen Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu'ndan gelmişti.

Yükselen enflasyon, düşen arz ve talep, yüksek faiz-yüksek kur, yoksullaşma ortadayken geriye söylenecek tek söz kalıyor:

“Bir arada yaşama kültürüne ihtiyacımız var.”

Dinsel motiflere sığınılıyor. Mesela ne deniyor?

Sabırlı olmamız lazım. Doğduğumuzdan ölüme kadar Kuran-ı Kerim bize bunu tavsiye ediyor.

UMUT: Babaları 2'nci Dünya Savaşı yıllarını görmüş kuşağın yaklaşımı şöyle:

Büyüklerimiz ne felaketlerden, ne savaşlardan, ne yoksulluklardan geçti. Biz ne gördük ki, pandemi abartılıyor.

Umutsuzluk taşıyan bir millet değiliz. İktidar partisine yakın çevreler “Geleceğe umutla bakmamız lazım” derken, muhalefet de aynı cümleyi, kendisini özne yaparak sarfediyor.

Her iki kesim de eğitim sistemimizin, çağın ihtiyaçlarını karşılamadığı görüşünde birleşiyor.

Dünyanın önde gelen üniversitelerinde, şirketlerinde çalışan başarılı Türk gençlerinin sayısı artıyor. Türkiye'den gidiyorlar, kendi kariyerlerine umutla bakıyorlar!

POZİTİFLİK: Tıp eğitimi de almış olan bir başka iş insanının yaklaşımı pozitif bakışı destekliyor:

Yapılan araştırmalara göre pozitif insanların kansere yakalanma riski çok düşük. Yakalansalar bile büyük oranda iyileşiyorlar.”

İlahiyatçı bir konuk, Hz. Muhammed'in yalnızca dişleri kalmış ölmüş bir köpek gösterildiğinde “Dişleri ne güzelmiş” dediğini aktarıyor…

“Ağzını hayıra aç, hayır gelsin başına”  dersen mesele kalmıyormuş!

GÜVEN: Yale Üniversitesi'nin düzenlediği ve 300'ün üzerinde küresel fon yöneticisinin katıldığı bir toplantıdan izlenim paylaşılıyor.

Türkiye'den; genç nüfusu, coğrafi konumu, sanayi tecrübesiyle yatırım yapılabilir bir ülke olmasına karşılık, pandemi döneminde 15 milyar dolar çıktı.

İç-dış yatırım çekemiyor.

Sorun, güvensizlik, yargının tarafsız davranmayacağı endişesi ve tek kişinin aldığı kararlarla yatırım ortamının “öngörülemez” hale gelmesi…

Yanıt olarak, Türkiye'de 185 milyar doların üzerinde yatırımı olan yabancıların ülkeyi terketmediği ifade edildiğinde şu soruyu sormak mümkün:

Türkiye'den çıkmak isteseler ellerindeki varlıkları kime satacaklar? Türkiye'de en son iki banka satıldı: Finansbank'ı 2015 yılında Yunanistan bankasından satın alan Katar sermayeli QNB Bank ve Denizbank'ı geçen yıl Ruslardan satın alan Dubai merkezli Emirates NBD…

Sahibinden satılık Honda otomobil fabrikasını kim alabildi?

HSBC bankasını satamadı ve ülkede kaldı…

En yetkin ağızlardan şu cümleleri duyuyorum: Cebinde 25 milyar doları olan, Türkiye'deki tüm şirketleri satın alabilir. Hisse değerleri yerlerde sürünüyor.

Alan var mı?

Kamhi'nin ölümü bile ‘dostluğa' katkı sağladı!

Bülent Ecevit'in başbakanlığı döneminde 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra Amerika Türkiye'ye ekonomik ambargo uygulamıştı.

Jak Kamhi bu dönemde ABD'deki Yahudi lobisini harekete geçirip ambargonun kalkmasına aracılık etti.

1925 doğumlu Kamhi, 7 Ekim günü Miami'de tedavi gördüğü sırada vefat etti.

Jak Kamhi

500. Yıl Vakfı kurucusu Kamhi'nin DYP eski milletvekillerinden oğlu Cefi Kamhi, Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu Üyesi Korkmaz Karaca ile babasının “vatan toprağında” ölmek istediğini paylaştı…

Karaca'nın girişimi ile Cumhurbaşkanlığı, Jak Kamhi'nin bu dünyadan ayrılan bedenini İstanbul'a getirdi.

Haberi okuduğumda Kamhi ile son görüşmemizde bana söylediği “Türkiye ile İsrail dostluğunu kurmadan ölmek istemiyorum” sözlerini anımsadım.

Cansız bedeni bile iki ülke arasında köprü kurma görevi gördü. İsrail Dışişleri Bakanlığı attığı bir tweet'le Kamhi'nin ölümünden duydukları üzüntüyü paylaştılar:

İsrail-Türkiye dostuğunun önemine derinden inanan bir insan olarak Jak, ikili ilişkilerin gelişimine ve sonuç olarak her iki ülkenin güvenliğine büyük katkı sağladı. Jak'ın ailesinin ve tüm Yahudi cemaatinin acısını paylaşıyoruz.

Bay Jak'ın Yahudi cemaatinin Türkiye'deki “en saygın üyesi” olduğuna şüphe yok.

Amerika'da kaçak yaşayan Fetullah Gülen'in Türkiye'de iş dünyasına takdimini üstlenen Üzeyir Garih'in sır ölümünü, ortağı İshak Alaton'un Gülen'in Amerika'ya gidişini organize ettiğini ve şirketlerinin yükselişini sürdürdüğünü hatırlamamak mümkün değil.

Sanırım daha da kıymetlisi Kamhiler'in Yalıkavak'taki marinasının halen FETÖ üyeliğinden tutuklu bulunan Mübariz Mansimov'a nasıl geçtiğinin öyküsüdür.

İktidardan nemalanmadan tamamlanan bir ömür; unutulmayacak…

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more