Sözcü Plus Giriş
YILMAZ ÖZDİL

1920’de bir asır ilerdeydi 2020’de bir asır gerideler

17 Temmuz 2020

TBMM'yi kurdu.

Sadece 16 gün sonra…

Asar-ı Atika Müdürlüğü kurulması talimatı verdi.

Daha “vatan” diyebileceğimiz bir toprağımızın kalıp kalmayacağı bile belli değilken, kültür varlıkları müdürlüğü tarafından envanter çalışmasına başlanmasını, ören yerlerinin tespit edilmesini istedi.

Memleketi “kültür” üzerine inşa etmek istiyordu.

Kültür yoksa, kültür kökleştirilmezse, içselleşmezse, savaşı kazansak bile ayakta kalabilmenin mümkün olmadığını düşünüyordu.

“Kan deryası” olarak nitelendirdiği Sakarya Savaşı olanca şiddetiyle devam ederken, işgal kuvvetleri Ankara'nın burnunun dibine kadar yaklaşmışken, top sesleri şehirden duyulurken, Meclis'in Kayseri'ye taşınma ihtimali varken, akıbetimiz belirsizken…

“Eti müzesi” kurulması için talimat verdi!

Kurtuluş Savaşı kazanıldı.

Cumhuriyet ilan edildi.

“Eti müzesi” olarak ortaya koyduğu fikir, Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak
hayata geçirildi.

Topkapı Sarayı'nı müze yaptı.

Efes antik kentini müze yaptı.

Bergama antik kentini müze yaptı.

1921-1936 yılları arasında…

Ankara arkeoloji müzesinin,

Ankara etnografya müzesinin,

Konya Mevlana müzesinin,

İzmir, Diyarbakır, Antalya, Sivas, Adana, Edirne, Kayseri, Tokat, Kütahya, Samsun, Van, Alanya, İznik, Silifke, Manisa, Amasya, Bursa, Afyon, Denizli, Isparta, Niğde, Kırşehir, Sinop
ve Çanakkale müzelerinin açılmasını sağladı.

15 yılda 30 müze açtırdı.

Hitit ve Asianik Araştırmalar Derneği tarafından Fransa'da yayınlanan Hitit dergisinin sponsoruydu.

Fransız tarih ve arkeoloji profesörleri tarafından yayına hazırlanan derginin künyesinde “Gazi Mustafa Kemal'in himayesinde yayınlanmaktadır” ibaresi yeralıyordu.

Arkeolojik kazıları başlattı.

Alacahöyük…

Mustafa Kemal'in talimatıyla “ilk milli arkeolojik kazı” oldu.

Defalarca uğradı, kazı alanını gezdi, buluntuları inceledi.

Ankara'nın simgesi olan güneş kursu 1935 yılında bulundu.

Duyar duymaz derhal Alacahöyük'e geldi, heyecanı ve mutluluğu gözlerinden okunuyordu.

1924'te sırf bu iş için İzmir'e gitti, Efes antik kenti'ni gezdi.

Bergama antik kenti'ni gezdi.

Vahdettin'le Almanya seyahatinde, Türkiye'den götürülen Zeus Sunağı'nı incelemişti, o gün neler hissettiğini, üzüntüsünü Bergama'da anlattı.

(1917 yılında Vahdettin henüz veliahtken Almanya'ya gitmişti, heyetinde Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal de vardı.

10 gün Berlin'de kaldılar.

Şehri dolaşırlarken Kaiser Friedrich Müzesi'ne de uğradılar.

Pergamon Müzesi'nin inşaatı henüz bitmemişti, Zeus Sunağı bugün Bode Müzesi olarak tanınan Kaiser Friedrich Müzesi'nde sergileniyordu. Tam olarak sığmadığı için bir bölümü yerleştirilmişti, bütünüyle sergilemek için Pergamon Müzesi'ni yapıyorlardı.

35 metre genişliğinde, 33 metre derinliğinde, 15 metre yüksekliğindeki devasa mermer sunak, arkeolojik sömürgeciliğin farkında bile olmayan Abdülhamid'in verdiği özel izinle kaçırılmıştı.

Bergama Akropolü'nden adeta çiçek gibi koparılmış, parça parça sandıklara yüklenmiş, yüzlerce mandanın çektiği kağnı filosuyla Dikili'ye taşınmış, savaş gemisiyle Almanya'ya götürülmüştü.

Abdülhamid'in hatasını, kardeşi Vahdettin çaresizlikle seyrediyordu…

Mustafa Kemal o günü hep sızıyla hatırlayacaktı, “büyüleyici ama kahrediciydi” diyordu.)

Antalya'ya her gidişinde Aspendos'u gezdi.

Hasankeyf'in yüzey araştırması 1932 yılında Mustafa Kemal'in talimatıyla başlatıldı.

1933'te ilk kazması vurulan Truva kazılarını, elde edilen bulguların korunmasını, bizzat
takip ediyordu.

9 Eylül 1922'de işgalciler denize dökülürken, İzmir cayır cayır yanarken, Sardes antik kentine ait buluntular çalınmıştı.

Çünkü…

Manisa Salihli'deki Sardes antik kenti Osmanlı döneminde Amerikalılar tarafından kazılıyordu. Buluntular İzmir'e taşınmış, bugünkü İzmir Atatürk Lisesi'nin depolarına yerleştirilmişti.

İzmir cayır cayır yanarken Amerikan konsolosluğu fırsat bu fırsat diye düşünmüş, Sardes buluntularını 56 sandığa yerleştirerek, New York'a göndermişti; Metropolitan Müzesi'ne teslim edilmişti.

Kelimenin tam manasıyla yangından mal kaçırılmıştı!

Mustafa Kemal bunu asla unutmadı.

Cumhuriyet ilan edilir edilmez son derece sert bir dille diplomasi başlattı.

53 sandık dolusu eserimizi 1924 yılında geri aldı.

Üç sandık hakkında “biz de bulamıyoruz, kayıp” filan demişlerdi ama, hiç olmazsa gerisi kurtulmuştu.

1933 yılında Üniversite Yasası hazırlanıyordu.

Taslakta yeralmıyordu, bizzat yazdırdı, “arkeoloji entitüsü”nü monte ettirdi.

Dikkatle okumanızı rica ediyorum…

“Tabiatın esrar dolu sinesine hergün daha çok girmekte olan insan zekası, realiteye kavuşmak için, insanlık tarihini aydınlatacak ilimler bulmuştur. Arkeoloji işte o ilimlerin başında gelir. Tarih, bu ilimlerin bulduğu belgelere dayandıkça temelli olur. Bizim topraklarımızdaki tarih belgelerimizin her bir parçası, bizim kültürümüzün aynasıdır” diyordu.

“Ne Mutlu Türküm Diyene” kavramının, kökeni buydu… Irk, din, dil, hatta zaman farkı gözetmeden, bu topraklarda varolan, bizden'di.

Nazi zulmünden kaçan Alman biliminsanlarına kucak açarak, “çiviyazıları bilimi”nin Türkiye'de öğrenilmesini sağladı.

Yüzyıllardır el sürülmeden duran Sümer tabletlerinin bilim dünyasına sunulmasını sağladı.

Üniversitede Sümeroloji bölümü açılmasını sağladı.

Sümeroloji adını Mustafa Kemal koydu.

Türkiye'nin ilk güzel sanatlar müzesini 1937 yılında Dolmabahçe Sarayı'nın Veliaht Dairesi'nde kurdurdu, bizzat açtı.

Osman Hamdi bey, Şeker Ahmet paşa, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya, Hikmet Onat, Ayvazovski, Pierre Bonnard ve Maurice Utrillo'nun eserleri sergileniyordu.

“Bir millet ki resim yapmaz, heykel yapmaz, itiraf etmeli ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur” diyordu.

Sanatçıları onore etmekle yetinmiyor, maddi açıdan desteklenmesi için tüm devlet kurumlarının bütçe ayırmasını istiyordu.

1935… Osman Hamdi bey'in öğrencisi, Fikret Mualla'nın hocası olan Şevket Dağ sergi açmıştı.

Son gün Mustafa Kemal geldi.

Hangilerinin satıldığını sordu.

Maalesef tabloların hiçbirine alıcı çıkmamıştı.

“Serginizi görmeye milli eğitim bakanı, milli savunma bakanı, başbakan gelmedi mi?” diye sordu.

Hepsi gelmişti.

Genel sekreteri Hasan Rıza'ya döndü.

“Bu kadar bakan içinde bir gören olmamış demek ki… Biz bu şaheserleri Çankaya'ya götürelim de daha yakından seyredelim” dedi.

Kendi parasıyla satın aldı.

Hat, tezhip, minyatür, ebru gibi geleneksel sanatlarımızın yaşlanan ustalarıyla birlikte yokolmasını önlemek istiyordu.

Bu amaçla, kız enstitülerinde, erkek sanat okullarında ders olarak okutulmasını sağladı, geçmişten geleceğe aktarılmasını sağladı.

Başkent'te inşa edilen yeni kamu binalarında, mutlaka çini, vitray, taş süsleme sanatlarından örnekler kullanılmasını istiyordu.

Afet İnan'ın aktardığına göre, Kızkulesi'ne Fatih Sultan Mehmet'in heykelini yaptırmayı tasarlıyordu. Kızkulesi'nin yanından ne zaman geçse, orada böyle bir abide görmek istediğini söylüyordu.

Mimar Sinan hayranıydı.

Türk Tarih Kurumu'na talimat verdi.

Bilimsel araştırma yapılmasını, Mimar Sinan'ın vücut ve yüz hatlarına en uygun heykelinin ortaya çıkarılmasını istedi.

Süleymaniye külliyesindeki mezarı açıldı.

Kafatasından ve kemiklerinden ölçüm yapıldı, boyu tespit edildi.

Kayseri'de dünyaya geldiği Ağırnas köyüne gidildi. O yörede doğup büyüyen yurttaşların karakteristik fotoğrafları çekildi.

Mimar Sinan'a dair nesilden nesile aktarılan menkıbeler toplandı.

Bu araştırmalar çerçevesinde, Sinan'ın yüzünü sembolize eden bir madalyon hazırlandı, Mustafa Kemal'e sunuldu, onay alındı.

Bugün Türkiye'nin dört bir yanında bulunan Mimar Sinan heykellerinin tamamı, işte o madalyondan türetildi.

Mimar Sinan'ın yanısıra Kanuni Sultan Süleyman'ın Barbaros Hayrettin'in ve İbni Sina'nın heykellerinin yapılmasını istemişti.

Beşiktaş'taki Barbaros Anıtı mesela, 1944'te İsmet İnönü tarafından açıldı. O anıtın yapımına Mustafa Kemal'in sağlığında başlanmıştı.

1924…

Topkapı Sarayı'nı geziyordu.

Hırka-i Saadet Dairesi'nde kutsal emanetler bölümüne geldi.

Sancak-ı Şerif'i görmek istedi.

Sandığından çıkarıp, masaya serdiler.

Herkes büyülenmiş gibi bakarken, Mustafa Kemal sert bir ifadeyle, “Sancak-ı Şerif bu değil, aslı nerede, aslını getirin” dedi.

Topkapı'ya adeta bomba düşmüş gibi oldu.

Panik yaşandı, kısa süre sonra vaziyet anlaşıldı.

Siyah renkli orijinal Sancak-ı Şerif çürümüş parçalanmıştı, onun yerine yeşil renkli Sancak-ı Şerif dikmişlerdi!

Lime lime olmuş orijinal sancak, sandığın dibinde torbadaydı.

Mustafa Kemal'i özellikle “tarih” konusunda kandırabilmek mümkün değildi; kulaktan dolma değil, daima somut bilgi sahibiydi.

1931… Türkiye'nin “milli” adını taşıyan ilk kütüphanesi için, İzmir Milli Kütüphanesi için arsa tahsis ettirdi.

Bina yapılması için bütçe tahsis ettirdi.

İnşaat halindeyken iki defa bizzat denetledi.

29 Ekim 1933'te Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünde açılmasını sağladı.

1934… Türkiye'ye ziyarete gelen İran Şahı'nı İzmir'e götürdü, İzmir Milli Kütüphanesi'ni gezdirdi.

Dünya tarihinde misafir devlet başkanını kütüphaneye gezmeye götüren ilk ve tek devlet başkanıydı!

Ankara'nın ilk orkestrasını kurdu.

1923…

Zeki Üngör, Makam-ı Hilafet Filarmoni Müzikası'nda başkemancıydı.

Henüz hilafet kaldırılmamıştı.

Mustafa Kemal mektup yazdı, Ankara'ya çağırdı.

“Artık beraber çalışacağız” dedi.

Zeki Üngör liste yaptı; piyanist Sadir, viyolonist Halim ve Nedim, flütist Kadri'yi Ankara'ya getirdi. Başkent'in ilk orkestrası Çankaya Köşkü'nde Mustafa Kemal'e konser verdi.

Bu tadımlıktı…

Bilahare, 85 kişilik orkestra kuruldu.

Osmanlı Bankası'nın tren istasyonundaki ambarına yerleştiler.

Halka açık senfoni konserlerine bu ambarda hazırlandılar.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın nüvesini oluşturdular.

Şahane dans ederdi.

1935…

Sovyetlerin en ünlü opera ve bale sanatçıları, efsane besteci Dmitri Şostakoviç liderliğinde Türkiye'ye geldi.

Beş hafta kaldılar, İstanbul, Ankara ve İzmir'de 23 konser verdiler.

Mustafa Kemal tarafından bu turneye öylesine önem veriliyordu ki, Sovyet sanatçılara bakanlarımızın makam otomobilleri tahsis edilmişti.

Lev Oborin, Nikita Magarof, David Oistrakh, Lev Steinberg, Valeriya Barsova, Maria Maksakova, Aleksandr Pirogov, Ivan Zhadan, Penteleimon Nortsov, Natalia Dudinskaya, Asaf Messerer…

Turnenin sonunda konuk sanatçılar onuruna Ankara'da balo tertiplendi.

Mustafa Kemal, Bolşoy'un sopranosu Maria Maksakova'yı dansa kaldırdı, vals yaptı.

Saat 22'de başlayan balo, sabah 7'ye kadar sürdü!

Türkiye hatıralarını kaleme alan Sovyet sanatçılar şu ortak yorumda buluşmuştu: “Mustafa Kemal çok etkileyici dans ediyor.”

Tiyatronun hamisiydi.

Gölge oyunu ve kukla tiyatrosunun yaşatılması için çaba harcıyordu.

Gölge oyunu ve kukla için “Türk'ün canlı sineması” diyordu.

Sinema perdesine bakıyor…

Küresel propaganda gücünü görüyordu.

Henüz 1920'de şunları söylemişti:

“Sinema öyle bir keşiftir ki, gün gelecek, dünya medeniyetinin veçhesini, barutun, elektriğin, kıtaların keşfinden daha çok değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak uçlarında oturan insanların birbirlerini tanımalarını, sevmelerini temin edecektir. Sinema, insanların arasındaki görüş ve görünüş farklarını silecektir. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.”

Sinemayı Harf Devrimi'nin yaygınlaşması için kullandı.

Sessiz filmlerdeki alt yazılar İngilizce veya Arapça'ydı.

MetroGoldwyn, Paramount, Kemal Film, Majik Film, Opera Film, İris film gibi sinema tüccarlarıyla temas kuruldu, maliyeti Milli Eğitim Bakanlığı tarafından karşılandı, alt yazılar Türk alfabesine çevrildi.

1923…

İzmir İkiçeşmelik'te Ankara Sineması vardı.

Türkiye'nin ilk sinemacısı Cemil Filmer işletiyordu.

Mustafa Kemal, eşi Latife'yle birlikte geldi, locaya oturdular.

Salona baktı, hınca hınç doluydu, herkes erkekti.

“Cemil neden hiç kadın yok?” diye sordu.

Elbette biliyordu aslında…

“Paşam kadınlara yalnız salı günleri sinema gösteriyoruz” cevabını duyar duymaz, yaverine döndü, “salonun yarısını boşaltın, bizi karşılamak için dışarda biriken kadınları davet edin” dedi.

Kadınlar alkışlayarak ve ağlayarak salonu doldurdu.

Koridorlar bile tıklım tıklım kadın oldu.

Hep birlikte “Şarlo İdama Mahkum” filmini seyrettiler.

Milattı…

Kadın-erkek birarada, tarihimizde ilk kez işte böyle film izledi.

1930…

Ayasofya bugün anlattıkları gibi aslında cami olarak kullanılmıyordu.

Harabeyi andırıyordu, perişan durumdaydı.

Avlusu kahvehane olarak işletiliyordu.

Restore ettirdi.

1934'te müze yaptı.

(“Din, Allah ile kul arasındaki bağdır, softa sınıfının din simsarlığına asla müsaade edilmemelidir, dinden maddi menfaat temin edenler tiksinti verici kimselerdir” diyordu.)

Memleketi “kültür” üzerine inşa etmek istiyordu.

Kültür yoksa, kültür kökleştirilmezse, içselleşmezse, savaşı kazansak bile ayakta kalabilmenin mümkün olmadığını düşünüyordu.

E bakıyoruz bugün…

Temelleri kültür üzerine oturtulan pırıl pırıl Türkiye Cumhuriyeti'ni, yetiştikleri merdivenaltı tarikat eğitimiyle, ruhunda ot bitmeyen bedevi çölüne çevirmeye çalışanları ibretle seyrediyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ne kadar vizyoner, ne kadar haklı olduğunu bir kez daha görüyoruz.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more