Her “bal tutan” parmağını yalamıyor!

“Bal tutan parmağını yalar” derler ya hani…

Bal emekçileri için bu iş öyle kolay olmuyor.

Bugün sizi uzaklara, baldan tatlı bir insan hikayesine götüreceğim ve “bal tutan parmağını yalar” sözünün neden herkes için geçerli olmadığını anlatacağım:

Ardahan'dan Çıldır yönüne doğru giderken, Çıldır'a varmadan 6-7 kilometre önce sol tarafta bir köy var.

Eski adı Sabadur. Ancak bütün köy isimleri gibi Sabadur'un da ismi zaman içinde değiştirilmiş ve “Kuzukaya” olmuş. Sorsanız “Kuzukaya neredir” bilen çıkmaz.

Allahuekber Dağları'ndan doğan, Göle'den, Ardahan'dan geçip Çıldır'a doğru ilerleyen Kura Nehri, tam Sabadur'da yönünü kuzeye döner ve Gürcistan topraklarına girer.

Kura Nehri'nin geçtiği derin vadide kurulan barajın oluşturduğu göl, Norveç fiyortlarını andıran muhteşem bir görüntü ortaya çıkarmış.

Çıkarmış ama çiçek balının coğrafi işaretini alan Ardahan ilindeki “Bal Kraliçesi” Özlem Ballıkaya, bu muhteşem güzelliğin bir bedeli olduğuna dikkat çekiyor:

“Baraj kurulduktan sonra vadiden gelen polen kesildi. Bizim arıları çok olumsuz etkiledi.”

Özlem Ballıkaya'ya “Bal kraliçesi” diyorum çünkü 2018 ve 2019 yıllarında Ardahan'da yapılan bal festivalinde onun ürettiği bal şampiyon seçilmiş.

2020 yılında da salgın olmasa, festival yapılabilse, büyük ihtimalle üçüncü kez şampiyon olacakmış.

Nereden mi biliyorum?

İşini nasıl cefakarca ve severek yaptığını, arılarına nasıl baktığını, hileden nasıl kaçtığını bizzat arılığında gözlemledim.

Özlem Ballıkaya, arıcılığa babasının yanında başlamış. “Çocukken başladım, yaklaşık 25 yıl oldu bu işi yapıyorum” diyor.

Ne yazık ki babasını erken kaybetmiş ve arılarla ilgilenmek onun görevi olmuş.

Kışın birkaç ay İstanbul'da kalıyor ve yılın geri kalanında Sabadur'a dönüp arılarıyla ilgileniyor.

“Bana bir gününü anlat” dedim.

Aslında anlatacak çok şeyi vardı ama o bir çırpıda özetledi:

“Sabah kalkıp, arılığa geliyorum. Kovanları kontrol ediyorum. Başka arıların kovanlara saldırısı olursa tedbir alıyorum. Yavru veren kovanlarla ilgileniyorum. Kulübede oturup müzik dinliyorum, arıları izliyorum. Akşam olunca da eve dönüyorum. Arılarla yatıp arılarla kalkıyorum.”

Tabii “Bal kraliçesi” olmak kolay olmuyor!

“Kulübe” dediği yer, genişliği kapısı kadar olan küçük bir barınak aslında. İçinde bir koltuk, iki tabure, bir küçük sehpa, birkaç raf, yalnızca TRT radyosunu çeken bir radyo alıcısı, duvarda çok sevdiği babasının fotoğrafı, av tüfeği fişekleri, dürbün ve el yazısıyla yazdığı onlarca anlamlı cümle. İki yanında bayrak asılı ve bir bayrak da kulübenin üzerine diktiği direkte sallanıyor.

Arılığın etrafı düşük voltaj elektrik telleriyle çevrilmiş.

“Bunlar ne için” diye sordum. “Ayılar için” dedi.

Malum, bölgede ayılar bala insanlardan daha fazla ilgi gösteriyor.

Duvarda asılı av tüfeği mermilerini gösterip “bunlar da mı ayılar için” diye sordum. Bal Kraliçesi'nin yanıtı “Evet” oldu ama önemli bir detay ekledi: “Ama vurmak değil, kaçırmak için!”

Minicik bir arıya kıyamayan, ayıya nasıl kıyardı ki zaten?

Özlem Ballıkaya'nın arılığına giderken, yol boyunca kuraklık dikkatimizi çekmişti. Aslında Doğu Anadolu'da çok fena bir kuraklık yaşanıyor.

Kuraklığın kendilerini nasıl etkilediğini sordum. Şu yanıtı verdi:

“Bu yıl durum çok kötü. Kuraklık bizi perişan etti. Çiçek olmadı. Polen olmadı. Zaten barajdan sonra durum kötüleşmişti. Bu yıl hepten kötüleşti.”

Kovanlardan bal toplamaya bir iki hafta kalmıştı. Bir kovan açıp son durumu bize göstermesini istedim. Beni kırmadı. Bir kovanın kapağını açıp çerçeveyi çıkardı.

Ben korkumdan kollarımı kaplasın diye yağmurluğumu giymiştim.

Bal Kraliçesi, çıplak ellerini balmumunun üzerinde arıların arasında dolaştırarak doluluk durumunu gösterdi.

“Seni sokmuyor mu arılar? Yoksa sahiplerini tanıyorlar mı?” diye sordum.

“Alıştım artık. İğnelerini dahi çıkarmaya gerek görmüyorum. Ayrıca sahiplerini kokusundan tanırlar. Parfüm sıkıp gelsem, kızıp soktukları oluyor” dedi.

Bu arada gözüm çerçeveye takıldı. Gerçekten de dediği gibi boştu. Geçmişte 2 bin 500 kilo bal aldığı arılıktan bu yıl yarısını alsa bayram edecekti.

Peki bazı arıcılar kamyon kamyon bal götürüyor, onu da 30-40 TL'ye satıyor. Onlar nasıl başarıyor?

Bal Kraliçesi açık konuştu: “Şerbeti koyarsanız kovanların arasına, üzerine, arılar çiçek aramaz. Şerbeti alır kovana döner, peteği doldurur. Bu büyük bir hiledir. Biz 70-80 liraya satarak iki yıldır 20-30 bin lira zarar ediyoruz. 30-40 liraya satılıyorsa gerçek çiçek balı değildir.”

Peki biz gerçek balı nasıl anlayacağız?

“Genzinizde ve boğazınızda hafif bir yanma olacak. Yemek borunuzdan inişini hissedeceksiniz. İyi bal beklediğinde kristalize olur. Petekte ise bal mumu beyaz, bal su gibi şeffafsa bilin ki o şerbetli suyla yapılmıştır.”

Arılıktan ayrılmadan semaver çayının yanında bölgeye has bir çörek olan “Feselli”yi, “çeçil peyniri” ve tadını hiç unutamayacağım gerçek çiçek balını tattık.

Biliyorum, bu yıl da bal için belirlenen fiyat, kesinlikle bu zor koşullarla mücadele etmenin ve harcanan emeğin karşılığı olmayacak ve Bal Kraliçesi buna rağmen bal üretmeye devam edecek.

Çünkü 25 yılın sonunda şunu çok iyi öğrenmişti:

Her “bal tutan” parmağını yalamıyor.