Bu geliş, normal bir geliş değil

Türk vatandaşlığı doğumla, evlilik dışı çocuğun babası tarafından kabul edilmesiyle, yabancı birisinin Türk vatandaşıyla üç yıl evli kalmasıyla, yabancı birisiyle evlenenin çocuklarının da 18 yaşını doldurduktan sonra iki vatandaşlıktan birisini seçmesiyle kazanılıyor.

Bir de “Fevkalade Telsik” denilen, ülkeye ekonomik, sosyal, kültürel, teknik yönden yararlar sağlayacağı, tanıtımında etkili olacağı isimlere Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlık hakkı veriliyor. Yasaya göre Türk vatandaşlığını kazanılabilmesi için kişinin en az beş yıl Türkiye'de ikamet etmesi zorunlu.

PAZARLIK HACDA BAŞLIYOR

Türk vatandaşı olabilmek için en büyük çabayı Afganistanlılar gösteriyor. Genelde hac döneminde Suudi Arabistan'a giden Afganlılar, Türk vatandaşlığı garantisi alınca ülkelerine dönmüyor. Çoğu tek kelime Türkçe bilmeyen Afganlılara Türkiye'den vatandaşlık çıktığında konsolosluğun “sana vatandaşlık vermeyeceğim” deme gibi bir şansı da olmuyor.

Durumu iyi olanlar bunun için 80-100 bin doları gözden çıkarıyor. Geçen yılın ilk 6 ayında 2 bin 250 aileye vatandaşlık satışı yapıldı. Aileler 8 ile 20 kişi arasında değişiyor. Ortalama 10 kişilik aile olsalar bile kısa dönemde vatandaşlık verilenlerin sayısı 23 bine yaklaşıyor.

YÖNTEM ŞÖYLE

S. Arabistan'da ikamet eden, Türkiye'de bir yatırımı bulunmayan, Türkiye'ye hiç gitmemiş şahıslar, vatandaşlık satış şebekesinin Arabistan'daki sorumlusuna önden 20-30 bin dolar veriyor, müracaatı alınıyor. Vatandaşlığı çıktığında da vukuatlı nüfus kaydı faks çekiliyor, müracaatı yapan şahıs paranın tamamını yatırıp, Cidde Başkonsolosluğu'na müracaatını yapıp kimliğe kavuşuyor veya seyahat vizesi alıp Türkiye'ye turist olarak gidiyor. Afganistan vatandaşı olarak gittiği Türkiye'den, Türk vatandaşı olarak dönüyor.

Vatandaşlık satışında o ülkenin adını taşıyan bazı dernekler de etkili oluyor. Sistem şöyle işliyor:

Türk vatandaşlığını almak isteyen kişiler, önce o derneğe kişi başına 500-600 dolar karşılığında vatandaşlık kaydı yaptırıyor. Dernekler, parayı aldıkları kişileri mülteci gibi gösteriyor ve bunlara ikamet veriliyor. İşin ilginç yanı, bu kişiler Türkiye'ye geldiklerinde ve vatandaşlık almak için parayı yatırdıktan sonra örneğin Afganlılar, Afganistan konsolosluğuna gidip pasaportunu kaybettiğini belirtip yeni pasaport alırken, isimler kişinin beyanına göre alınıyor ve pasaport da bu isme düzenleniyor.

HAYALİ KİŞİLER

Mesela, Türkiye'ye Abdulgaffar ismiyle giriş yapan kişi, yeni pasaportta adını Abdurrahim olarak yazdırıyor. Böylece, kişinin yurt dışına Abdulgaffar olarak çıkmasında bir sıkıntı olmuyor. Abdurrahim ismine düzenlenmiş ikamet belgesine bakıldığında bu kişi yıllardır Türkiye'deymiş gibi görünüyor. Verilen adrese polis, adres tespiti için gideceği zaman, dernekten “2 gün sonra polis gelecek, gel” deniliyor. O kişi de gidip sanki o adreste mülteciymiş, ikamet belgeli, senelerdir ülkeyi terk etmemiş gibi polise görünüyor. Maddi durumu normal olanlar da işte böyle vatandaşlık elde ediyor.

Üçüncü satışta ise kendini Türkiye'de bir fabrikanın S. Arabistan satış temsilcisi olarak gösterenler var. Yani resmi çalışma belgesinin üzerinden 1-2 yıl geçtiğinde vatandaşlık müracaatını yapıyorlar. Bu da az parayla hallediliyor.

Yukarıdaki yazıyı 9 Temmuz 2016 tarihinde bu köşenin okurlarına duyurmuştum. Hiçbir yetkili de çıkıp, “Hayır böyle bir şey yok” demedi. Çünkü, sistemin bu şekilde işlediğini onlar da biliyor. Bana da bu bilgileri gelişmelerden rahatsız olan kamu görevlileri anlatmış, belgeler göndermişti. Günümüzde gelişmeler daha farklı noktaya geldi.

ÇOCUKLAR, KADINLAR NEREDE?

İran'a sığınmış 4 milyonu aşkın Afganistan vatandaşının, Türkiye'ye geçişlerini İran teşvik ediyor. Bunun için “Açık kapı politikası” uyguluyor. Gitmek isteyene “Güle güle” diyor. Sınırdan giriyor, araçlarla ülkenin değişik kesimlerine götürülüyor.

Ama bu gelişler hiç de hayra alamet değil. Çünkü savaştan kaçanları geçmişte görmüştüm, onlara taşıyabildiğim kadar ekmek götürmüştüm. Onların nasıl kapışıldığını, ekmek alabilmek için nasıl mücadele ettiklerini içim yanarak izlemiştim. Irak'tan gelen kadın, çocuk, yaşlı Türkiye'ye sığınmıştı. Suriye'den de aileleriyle birlikte gelmişlerdi. Ama Afganistan'dan gelenler hep genç ve yanlarında kadın, çocuk, yaşlı kimse yok.

Emekli Tuğgeneral Naim Babüroğlu, 2004-2006 yıllarında bugün de girişlerin yapıldığı İran sınırından sorumlu komutandı. O dönemde de ülkemize girmeye çalışıyorlardı. Haftada 20-30 kişi girmeye çalışıyordu. Bugün ise günde bin 500-2 bin kişinin girdiği günler oluyor. Ama kimse yakalanmıyor. Türkiye, kapılarını Afganistanlı gençlerde sonuna kadar açmış. Peki, savaştan kaçıyorlarsa kızlar, kadınlar, çocuklar, yaşlılar nerede? Onları bırakıp gelmeleri de normal bir şey değil.

O yüzden, bu geliş normal bir geliş değil. Ayrıca gelen bu kişilerin kim olduklarını, hangi örgütlerle iç içe olduklarını bile bilmiyoruz.

O pilot dönemedi

20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nda yaşananlar tıpkı Dr. Fazıl Küçük, Rauf Denktaş gibi unutuluyor. Biz, unutmamak, unutturmamak için zaman zaman o harekata katılan, Kıbrıs Adası'na barış götüren, bu uğurda canlarını veren 497 şehidimizi ve gazilerimizi anıyoruz.

Kıbrıs Barış Harekatı'na katılmış bir gazi olarak yaşanmış ancak zamanın derinliklerinde kalmış hüzünlü olaylar da var. O dönem üsteğmen rütbesiyle, Hava Kuvvetlerimizde muharip jet pilotu olarak harekata katılan Ali Çetinkaya'nın hem kendisi, hem de arkadaşlarıyla ilgili anlattıklarını aktaracağım. Onlara, minnet ve şükran borçluyuz. İşte Çetinkaya'nın anlatımıyla bir kahramanın öyküsü:

ONU, YATAĞINI VERDİĞİ PİLOT ARIYORDU

“20 Temmuz 1974 sabahı Adana İncirlik Üssü'nden gün doğumu ile birlikte uçaklarımız Kıbrıs semalarında verilen görevleri icra etmek için ilk sorti kalkışlarını yaptı. Bir gece öncesi filomuzun pilotları ve ben de bize ayrılan bir barakada dinlenmeye çekildik. Barakada bana üçlü bir koltuğa uzanmak düştü.

Birinci sorti pilotları görev almak için harekat odasına gitti ve içlerinden biri Üsteğmen İlker Karter, benim kendisinin yatağına yatmamı istedi. İkinci sortide  görev almak için ben de harekat odasına gittim ve görevimin bitmesini takiben birinci sortiden dönmeyen Üsteğmen İlker Karter in görev sahasında uçak enkazının olup olmadığını aramam istendi.

ENKAZA ULAŞILAMADI

Birinci safha Barış Harekatı tamamlanmış ve İlker Karter'in akıbeti aydınlanmamıştı. İkinci safha Barış Harekatı'nda bugünkü KKTC sınırları içinde maalesef İlker Karter'in uçağı yerden açılan ateşiyle düşürülmüş ve pilotumuz şehit olmuştu. Birinci safha hava harekatı sonunda İlker Karter'in akıbeti belli olmadığından Hava Kuvvetleri Komutanı, basına uçak kaybının olduğunu ama pilot kaybının olmadığını söyledi.

Bu arada şunu belirtmeliyim yoğun bir uçuş ortamında birtakım uçak kırımları oldu ve hatta uçağı isabet alıp fırlatma koltuğu ile uçağını terk edip Türk birlikleri tarafından emniyete alınan Üsteğmen İsmail Adatürk arkadaşımız da vardı.

CENGİZ TOPEL'DEN SONRA

1964 Kıbrıs olaylarındaki Hava Harekatı'nda hunharca şehit edilen Yüzbaşı Cengiz Topel'den sonra Rum ateşiyle uçağı düşürülerek şehit olan yalnızca Üsteğmen İlker Karter oldu. Eskişehirli olan Karter, 1964 yılı Hava Harp Okulu mezunuydu. 40 gün sonra yüzbaşı olacaktı. İlker Karter, Beşparmak Dağları'ndaki şehitlikte yatıyor. Adı İstanbul'da bir şehir hatları yolcu vapuruna verilmişti.”

Kıbrıs Barış Harekatı'nda yaşananlar bitmez. Emekli Hava Kurmay Yarbay ve Kaptan Pilot Ali Çetinkaya, başka bir yaşanmış olayı anlatıyor:

“20 Temmuz sabahı gün doğumu ile birlikte bir gün öncesinden verilen görev yerlerinde uçaklarımız Adana İncirlik Üssü'nden kalkışlarını yaptılar. İncirlik Üssü'nden üç filo bu harekata katıldı. Harekat öncesi yapılan keşif görevlerinde düşman hedefleri tespit edilmeye çalışıldı. Öncelikli olarak Lefkoşa Rum Alayı hedefte idi. Ne var ki Rumlar Beşparmak Dağları'ndaki ormanlık alanlara uçaksavar silahları yerleştirmişlerdi.

Bu silahlar ancak ateş ettikleri zaman yerleri tespit edilebiliyordu. Bu nedenle göreve giden uçaklar bu uçaksavarların yerden açılan ateşlerine maruz kalıyorlar, isabet alıyorlardı.”

DÖRTLÜ KOLUN LİDERİ

F-100 Filo Komutanı  Binbaşı Nural Vural'dan söz eden Pilot Ali Çetinkaya şöyle diyor:

“Harekatın ilk günü ve ilk sortisinde Binbaşı Nural Vural dörtlü kolun lideri olarak kolun diğer uçaklarına şu talimatı verdi: ‘Ben ateş etmek için dalıyorum. Siz bana ateş edenlere ateş edeceksiniz.' Kıbrıs Barış Harekatı böylesine cesur karar verebilen pilotların, komutanların ve daha nicelerinin eseridir.

20 Temmuz sabahı, kara birliklerinin kıyıyı ele geçirmeleri ve tutunmaları oldukça zor olmuştu. Satıh birlikleri içinde görevli olan İleri Hava Kontrolleri ki bunlar Hava Kuvvetleri pilotlarıdır. Aynı günün akşamı feryat derecesinde uçak talepleri hep hafızamdadır. Pilot Binbaşı Fehmi Ercan aynı gün Albay İbrahim Karaoğlanoğlu ile yakın mesafeden bir Rum ateşiyle şehit oldular. Kıbrıs Barış Harekatı'nda hava üstünlüğü ve hakimiyeti Hava Kuvvetleri'nin kontrolünde olduğundan harekat çok zor şartlara rağmen mutlak bir başarıdır.”

DERS NİTELİĞİNDE

Kıbrıs Barış Harekatı her kesime ve herkese ders mahiyetindedir. Hava Kuvvetleri açısından her zaman hava üstünlüğü mücadelesini kazanacak yüksek eğitimli ve donanımlı pilotların yetişmesi ve muhafazası çok önemli. Yüzlerce pilotumuz kumpaslar sonucu Hava Kuvvetlerimizden ayrılmak zorunda kalmıştı. Bugün, büyük bir pilot açığımız olduğu belirtiliyor. Buna rağmen onlar yine göklerin kartalıdır.

Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.