Ütopya…

1478 yılında Londra'da doğdu. Babası dönemin en ünlü yargıçlarından biriydi. İzinden gitti, Oxford'a girip hukuk eğitimi almaya başladı. İdeali hukuk eğitimi almış bir rahip olmaktı. Eğitiminin yanı sıra yazmaya da başladı. 1504 yılında parlamentoya girdi. Bu sırada Hollandalı ünlü düşünür ve yazar Erasmus ile tanıştı. Çok iyi arkadaş oldular.

1516'da dünyada en çok satanlar arasında olan ve bir efsane haline gelen ünlü eseri ‘Ütopya'yı yayınladı. Kitabın editörlüğünü arkadaşı Erasmus üstlendi. Erasmus, kitabı tam olarak okumadan, “Ütopya ülkesine elçi göndermeyi” bile önerdi!

1517 yılında kralın hizmetine girdi. Başarılı diplomatik görevin ardından şövalye ünvanı alan bu kişi, İngiliz devlet adamı, hukukçu, filozof, Rönesans döneminin en ünlü insancıl yazarlarından Thomas More…

Hala tartışılır, kitabında anlattığı Ütopya… Düşler ülkesi sayılsa da Ütopya, More; daha yaşanabilir, daha insancıl, daha adil ve ideal bir toplum olabileceği düşüncesini anlatır kitabında. Yazıldığı döneme, kralların, soyluların egemenliğine ve mevcut toplumsal düzene sert eleştiriler vardır.

Ütopya yayınlandıktan sonra toplumlar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Çünkü, Ütopya ile insanlığın beyninde bir ışık yakmıştır More. İnsanlar mevcut durumu sorgulayıp, kendileri ve toplumları için ütopik de olsa alternatif arayışlara girişti.

***

More'un kitabında yarattığı hayali Ütopya, bir ada ülkesi… Bir ada ama tehlikeli sınırları var, bu yüzden yabancıların girmesi zor. 54 şehirden oluşuyor ülke. Yönetim şekli cumhuriyet! Her yıl bu 54 şehirden üçer delege başkente buluşup sorunları tartışıp, kararları oylama ile alıyorlar. Memur olmanın neredeyse tek kriteri var, dürüst olmak! Memurlara philarch deniyor. Her 30 aileye bir philarch önderlik ediyor. Ütopya'yı yönetecek kişiyi de işte bu philarchlar seçiyor.

More, kitabının bu bölümünde yaşadığı dönemdeki yozlaşmaya gönderme yapıyor adeta. Diyor ki, bizi yönetecek dürüst bir insanı ancak dürüst insanlar seçebilir!

Ütopya'da ekonomi, pazarlarda isteyen gidip istediğini bedavaya alabilir. Üretilen fazla ürünler başka ülkelere satılır. Kazanılan para ile ülke hazinesine altın ve gümüş alınır. Özel mülkiyet yoktur, insanların parası da yoktur, ihtiyaçları da yoktur. Hazinedeki para sadece olası savaş ve kıtlık dönemlerinde kullanılmak üzere tutulur.

Eğitim, sıkı ve düzenlidir. Her Ütopyalı bir meslek sahibi olarak okuldan mezun olur. Ülkede herkes okumayı çok sever. Ülkede bilime büyük önem verilir.

Ülkenin felsefesi, bilginin temeli mantıktır şeklinde özetlenebilir.

Ütopya'da kölelik, çoğunlukla ağır suç işleyenler ya ömür boyu ya da geçici sürelerle köle olarak çalışırlar. Mesela eşlerden biri diğerini aldatırsa suçu köle olarak çalışmaktır. Fakat, kölelerle diğer Ütopyalılar mutlaka aynı sofraya oturup, birlikte yemek yerler.

Kanunlar kısadır, kolayca anlaşılır. Avukatlık yoktur. Suçlanan bir kişi yargıç yardımı ile kendini savunur. Yargıçlar hakkaniyetli baba gibidir!

Ütopya'da savaş insanlık suçu olarak görülür. Yine de her zaman bir savaşa karşı hazırlık yapılır. Savaş olursa da kaybeden tarafa hoşgörü ile yaklaşılır.

Din, tek bir din yoktur. İsteyen istediği dine inanıp, kendince ibadetini yerine getirebilir. Rahipler seçkin ve ermiş kişilerdir. Kadınlar da rahip olabilir. Ancak, kesinlikle diğer Ütopyalılara göre hiçbir üstünlükleri yoktur.

Thomas More, kitabında yarattığı ülke Ütopya'da olanları sayarken yaşadığı çağdaki ‘açgözlülük, hırsızlık, sınıf ayrımcılığı ve diğer haksızlıkları' eleştirmektedir aslında. Devletleri zengin insanların, sıradan insanları boyun eğmeye zorladıkları bir komplo olarak görür mesela. İşte bu yüzden Ütopya'da ‘mutlak adalet' vardır, yöneticiler ‘adil' olmak zorundadır, özel mülkiyet olmadığı için herkes her şeye ortak ve ‘daha fazlasını' istemeyen gözütoktur…

Bunların bir ‘düş' olduğunu kabul etmekle birlikte More, eleştirdiği şeylerin istenirse düzeltilebileceğini savunur.

Politika ahlakının gerçek hayattaki ilkeleri şunlardır: Bir ordu besleyen kralın ne kadar parası olsa, azdır! Kral uyruklarının ve mallarının ortaksız sahibidir. Uyrukları bu mallardan ancak kralın keyfi ölçüsünde yararlanabilir. Halkın yoksulluğu kralın varlığını korur! Nasıl mı? Zenginlik ve özgürlük devlete baş kaldırmaya götürür insanları. Özgür ve hali vakti yerinde olan insanlar haksızlığa, zorbalığa kolay katlanmaz. Yoksulluk ise yürekleri çökertir, ruhları körletir ve insanları acı çekip köle gibi yaşamaya alıştırır!

Ütopya'da mal mülk ortaktır. Bir kişinin elde edebileceği toprak sınırlıdır. Özel mülk kavramını kökten bitirmek için aileler her on yılda bir ev değiştirir. Evler kura ile belirlenir. Çünkü, malın mülkün kişisel hak olduğu, her şeyin parayla ölçüldüğü bir yerde toplumsal adalet ve huzur asla gerçekleşemez! Büyük çoğunluk yoksulluk içinde kıvranırken doymak bilmez bir avuç insana memleketin bütün zenginliklerini sömürten bir devlet mutlu olabilir derseniz o başka…

More, kitapta şunu der ayrıca: “Orada herkes türlü yollarla kazanabildiği kadar kazanmakta haklı görür kendini ve ulusun zenginliği ne kadar büyük olursa olsun, sonunda başkalarının yoksulluklarına gözlerini kapatacak küçük bir azınlığın eline geçer…”

***

Resmen devrim değil mi? Evet, ilk yayınlandığı 1516 yılından bu yana tekrar tekrar basılıyor Ütopya, okuyanlara da ‘neden olmasın' dedirtiyor. İnsan okuyunca, “Keşke Ütopya Cumhuriyeti gerçekten var olsa ve orada yaşasak” diyor.

Adil ve cumhuriyetle yönetilen bir dünya düşleyen More'a ne oldu peki?

Lordlar Kamarası'na seçilen, Avam Kamarası Başkanlığı yapan More, 1532 yılında Kral 8. Hanry bir yasa çıkarıp, kendisini İngiltere kilisesinin ve her şeyin başı ilan edince kralla araları bozuldu! Görevlerinden istifa etti. Ancak, hışmından kurtulamadı. Mallarına el konuldu. Sorgulandı. Kral kendisine bir yemin metni gönderip, “Bana itaat et, imzala kurtul” dedi. İmzalamadı… Londra Kalesi'ne hapsedildi. Masum ve haklı olduğuna o denli emindi ki, yargılama sırasında susma hakkını kullandı. Ancak, kralın sesi avukatlar ona ‘vatan haini' deyince savunmaya geçti. Boşunaydı, kral ölmesini istiyordu… Ölüm cezasına çarptırıldı.

6 Temmuz 1535 yılında, yani 486 yıl önce tam da bugün ‘adil ülke' arayışındaki Thomas More ‘kralın adaleti' ile ‘adil ülkesine' kavuşamadan başı kesilerek idam edildi!

Ufak tefek farklarla yaşadığımız dünyaya ne kadar benziyor özlemler ve sonlar…

More öldü, ondan sonra daha niceleri benzer arayışlarda öldürüldü, ölüyoruz hala. Ancak insanlık pes etmedi. 505 yıldır yarattığı ada ülkesi Ütopya'yı ‘neden olmasın' diye arıyor…

Yetişemediğimiz memleket gündemi arasında az biraz ütopik oldu bu yazı! Ama hırsızlığın kanıksandığı, çetelerin kol gezdiği, paranın hep aynı yerlere aktığı, dürüstlüğün mumla arandığı, liyakatin aranmadığı, adaletin bu mu dünya diye şarkı bile yazıldığı bizim güzel ve yarım ada ülkemiz için mesela; çok ütopik bir şey mi ‘huzur' istemek, ‘adalet' istemek, ‘eşitlik' istemek, ‘dürüstlük' istemek, ‘insanca yaşamayı' istemek?