CHP’ye yönelik mutlak butlan kararından sonra Özgür Özel liderliğinde kurulan YENİ Parti ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Sizce YENİ Parti, “yeni nesil siyaset” olarak tarif ettiği iddiasını gerçekleştirebilecek mi? Geçtiğimiz günlerde siz de CHP’den istifa ettiğinizi açıkladınız, geleceğe dair düşünceleriniz nelerdir?
Öncelikle Türkiye için tarihi bir dönemde en güzel cesaret ve kararlılık örneğini göstererek milletin yolunu açmaya çalışan, başta Sayın Özgür Özel olmak üzere bütün yol arkadaşlarımıza teşekkür etmek istiyorum. Türkiye, siyasi tarihinde birçok siyasi hareketi görmüş, fakat darbe şartları altında dahi bu kadar güçlü duranına rastlamamıştır. YENİ Parti, ülkemize yeni bir yol açacak, yeni bir iktidarın ve siyasetin inşası olarak bugünümüzde ve geleceğimizde yerini alacaktır.
YENİ Parti, Türkiye siyaset tarihinin en kapsayıcı davetidir!
YENİ Parti, Türkiye için tüm demokratları bir araya getirebilecek güçlü potansiyeliyle 19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri sonrasında oluşan büyük bir toplumsal hareketin vicdanı, vatanseverliği ve Türkiye’nin geleceği için hareket eden aklıyla siyaset sahnesinde bir “sil baştan” gerçekleştirebilecek güçtedir.
YENİ Parti, yalnızca bir siyasi partinin kapatılmasına ya da bir kuruma yönelik müdahaleye verilmiş zorunlu bir cevap değildir. 19 Mart ve 21 Mayıs darbeleri sonrasında büyüyen toplumsal itirazın, değişim talebinin ve demokrasi iradesinin yeni siyasal taşıyıcısıdır.
YENİ Parti, eskiden ve eskiyenlerden yorulan, değişim için yola koyulan ve Türkiye’nin geleceği için ortaya iradesini koyan milletimiz tarafından kurulmuştur. Bu partinin kuruluş kararını millet almış, ismini de millet koymuştur.
YENİ Parti, yeni nesil siyaseti hep birlikte tarif ettiğimiz, Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in yeni nesil liderliği ve üyelerin tamamının özgür iradeleriyle bu partinin yürüyüşünde yetkili olacağı bir siyasetle, daha şimdiden Türkiye’de siyaseti kökten değiştirecek adımlara öncü olmuştur. Milletin açtığı yolda, milletimize yapılan davet ise tarihidir. Bütün demokratların; demokrasiye, adalete, eşitliğe ve özgürlüğe inanların Cumhuriyet, Demokrasi ve Adalet mücadelesi ile gerçekleştirilecek bu mücadele, içinde yaşadığım ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini’nin derhal değişmesi için bir “merkez hareketi” konumuna ulaşacaktır. Buna yürekten inanıyorum.
İşçileri, emekçileri, çiftçileri, sanayicileri, girişimcileri, ev kadınlarını, gençleri ve toplumun bütün kesimlerini kapsayan, her inanca ve her etnik kimliğe eşit yaklaşan, 86 milyonun eşit hissedarlığını savunan bir değişim hareketiyle, YENİ Parti Türkiye’yi milletin iktidarına kavuşturacaktır.
İnsanımız artık ülkenin siyasetinden yorulmuş, bunalmış, sıkılmıştır. Türkiye nefes almaya çalışmaktadır. İnanıyorum ki YENİ Parti Türkiye’ye ve millete ihtiyacı olan nefes için güç olacak, parlamenter demokrasinin, milli egemenliğin, milletin talep ettiği adaletin ve müreffeh bir geleceğin öncüsü olacaktır.
Bana geleceğe dair düşüncelerimi soruyorsunuz; YENİ Parti çatısı altında ve Genel Başkanımız Özgür Özel’in liderliğinde Türkiye’nin geleceği için en yüksek gayretle bu mücadelenin yolcusu olacağım. Milletimizi yalnızca bize destek vermeye değil; fikriyle, emeğiyle, uzmanlığıyla, zamanı ve cesaretiyle bu partinin kurucusu olmaya davet ediyorum. Milletimizi bu yolculuğa, mücadeleye ve iktidar yürüyüşüne davet ediyorum.
Milletimizi, miadı dolmuş bu iktidarı göndermeye, milletin iktidarını kurmaya ve hep birlikte huzurlu bir nefes almaya davet ediyorum.
YENİ Parti’nin siyasette nasıl bir değişim yapacağını düşünüyorsunuz? Toplum Cumhuriyet Halk Partisi’nin farklı bir versiyonunu mu yoksa yeni bir partiyi mi görecek? YENİ Parti neyi değiştirecek?
YENİ Parti, büyük bir değişim hikâyesinin taşıyıcısıdır. Cumhuriyet Halk Partisi’nde bulunurken “önce partide, sonra Türkiye’de değişim” diyerek başladığımız mücadele devam etmektedir. Değişimin ayak seslerini duyanlar, bundan korkanlar ve kaçanlar, mutlak butlan isimli darbeyle, genel merkezi polis zoruyla basarak ve neredeyse iki yıldır yol arkadaşlarımızı tutuklayarak bizleri durdurabileceğini zannetmiştir. Karşılarındakinin milletin ta kendisi olduğu gerçeğini görmezden gelecek kadar korkak bir yolu tercih etmişlerdir. Bu yönleriyle YENİ Parti, önemli bir geçmişe sahip olan bu mücadelenin bizzat parçasıdır. Ancak asıl önemli olan gelecektir. YENİ Parti’nin geleceği yalnızca maruz kaldığımız haksızlıklarla açıklanamaz. Mağduriyet bir kuruluş gerekçesi yaratabilir; fakat tek başına bir iktidar programı kuramaz. Biz kendimizi yalnızca karşı çıktıklarımızla değil, kuracaklarımızla tarif edeceğiz. Türkiye’ye nasıl bir devlet, nasıl bir ekonomi, nasıl bir demokrasi ve nasıl bir ortak hayat önerdiğimizi açık biçimde göstereceğiz.
YENİ Parti’nin Türkiye siyasetini kökten değiştirecek hamleleriyle gerçekleştireceği yeni nesil siyasettir. Yeni nesil siyasi partide buluşma anlayışıdır.
Hep birlikte nasıl bir parti olacağımızı ve siyasetin tanımını belirleyerek; yeni nesil siyaseti ve kurumlarını inşa edecek, gençleri ve kadınları ana taşıyıcı güç olarak görecek, doğudan batıya, güneyden kuzeye Türkiye’nin her bölgesinde ve 81 ilimizde çoğulcu anlayışla güçlü bir örgütlenmeyi sağlayan ve “Türkiye’nin geleceği için ben de varım!” diyecek insanlarımıza büyük bir daveti gerçekleştiren bir yolculuğun içerisindeyiz. Bu davet, bütün demokratlara bir çağrı olmakla birlikte, büyük bir sorumluluk ve dayanışma davetidir.
Bu harekete ilgi duyan, bu siyasetin bir parçası olmayı düşünen, fakat “acaba” diyen insanlarımız varsa özellikle onlara bu daveti iletmek istiyorum. Hep birlikte hem ülkemizin hem de dünyanın yıllar boyunca konuşacağı büyük bir hikâyeyi sizlerle birlikte yazalım.
Atatürkçü, sosyal demokrat, muhafazakâr, milliyetçi, Kürt, sosyalist, liberal fark etmeksizin ülkemizin bütün kesimlerindeki demokratların varlığını yürekten biliyorum. Biz bu kesimleri seçim döneminde ulaşılacak hedef kitleler olarak görmeyeceğiz. Onların her biri kendi hafızası, kaygısı, umudu ve katkısıyla bu partinin eşit kurucu ortağı olacak. Çeşitlilik fotoğrafta değil, karar masasında ve yetki dağılımında görülecek.
Geleceğe hep birlikte bakmak ve Türkiye’nin geleceği için hep beraber hazırlık yapmak bizim elimizdedir. İstanbul İttifakı anlayışı ile 2019 ve 2024 seçimlerinde bizzat milletin sahibi ve taşıyıcısı olduğu başarıları, Türkiye İttifakı anlayışı ve YENİ Parti çatısı ile gerçekleştirmek bizim elimizdedir.
Gelin ve bu büyük hikâyenin bir parçası olun. YENİ Parti’nin binlerce kurucu üyesinden biri de siz olun. Bu yolculukta rol alın, fikrinizi ve iradenizi savunun, Türkiye’nin geleceği için bir tuğla da siz koyun.
Terörsüz Türkiye süreci kapsamında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçen Çerçeve Yasa teklifi son günlerde siyasi gündemin en tepesine oturdu. Bu süreçte özellikle YENİ Parti’nin tavrı büyük bir tartışma konusu oldu. Süreci, Çerçeve Yasa meselesini ve son gelişmeleri nasıl değerlendirirsiniz?
Genel Başkanımızın Meclis konuşmasını tarihî buluyorum. Ortaya koyduğu duyguya, düşünceye ve devlet sorumluluğuna yürekten katılıyorum. YENİ Parti’nin bu meselede aldığı tavır günlük bir siyasi hesabın değil, Türkiye’nin geleceğine karşı duyulan tarihî sorumluluğun ifadesidir. Türkiye’nin barışı, demokrasisi ve geleceği konusunda YENİ Parti’nin ortaya koyduğu bu tutum, tarihe düşülmüş açık ve net bir nottur.
Türkiye’nin onlarca yıldır yaşadığı terör ortamında akan kan bizim kanımızdır. Kaybettiklerimiz milletimizin canı, malı ve huzurudur. Geçen kırk yılda ülkemiz binlerce şehidini toprağa vermiş, fakat terör ortamı bitirilememiştir. Bu topraklarda nice annelerimiz gözyaşı dökerken, siyasetin üzerine bir vesayet halinde çöken silahlar hem barışın sesini susturmuş hem de defalarca gösterilen barış çabaları sonuç verememiştir. Barışı ve yeni bir geleceği gerçekleştirmek için Türkiye olarak bulunduğumuz bütün başarısız girişimlerin ardından ise daha fazla kan, ölüm ve kayıp yaşanmıştır. Artık bunun sebebini sorgulamanın, bugün gerekeni yapmanın ve sonsuz bir emekle barış için çabalamanın zamanıdır.
İçeride ve dışarıda kandan ve terörden beslenenlere ve vatan evlatları toprağa düşerken kayıplarımız üzerinden siyaset ve menfaat devşirenlere dur diyebilmeliyiz. Artık bu terör ve silahlı vesayet ortamından beslenenlerin değil, Türkiye’ye kalkan olan gençlerimizin yüzünü güldürme zamanıdır. Onları gencecik yaşlarında toprağa verilirken değil; ailelerini kurarken, çalışma hayatına atılırken, torunlarını sevecek yaşa gelirken, belki bir konserde belki bir düğünde huzurla eğlenirken ve yüzleri gülerken görmenin zamanıdır.
Elbette kahraman ordumuz bu vatan için mücadeleden asla geri durmayacak bir cesaret, akıl ve kararlılığa sahiptir. Bu gerçeği görmekle birlikte, ben artık yaşını başını almış politikacıların varlık içinde yüzdüğü bir Türkiye’de, evladını askere gönderen hiçbir ananın telaşa kapılmasını istemiyorum. Kerpiç evlere gururla ve gözyaşlarıyla asılan bayrağımızı şehit cenazeleri sebebiyle değil; düğünlerde, bayramlarda görmek istiyorum. Her türlü zenginlikle dolu olan topraklarımızın artık terör ve olağanüstü hal ortamından kurtularak huzur bulmasını, bu ülkenin her karış toprağının refahtan, adaletten ve kalkınmadan hak ettiği payı almasını istiyorum. Koskoca bir millet olarak ve bir araya gelerek çözebileceğimiz sorunların, silahların gölgesinde kalarak, tartışılmasının ve konuşulmasının dahi sakıncalı ilan edildiği günlere dönmememiz gerektiğini düşünüyorum.
Bu sebeple, toplumsal barış ve huzur için gösterdiğimiz her çaba samimidir, gerçektir, tutarlıdır, hesapsızdır ve yalnız bu millet içindir. Ülkemize umut vermesi gereken barış girişimlerinin iktidar tarafından seçim hesabıyla kullanılıyor olduğu elbet görüyoruz. Ne kadar samimiyetsiz, cesaretsiz ve ikiyüzlü olduklarına birebir şahit oluyoruz. Her gün tehditleri, iftiraları, tutuklamaları, ailelere zulmü biz yaşıyoruz. Fakat vazgeçmiyoruz! Barış demekten, bu kan ve terör dursun, silahlar sussun, artık siyaset ve millet konuşsun demekten vazgeçmiyoruz! Biz Türkiye’nin geleceğine, barış ve huzuruna “evet” diyoruz.
Bu milletin kırk yıllık ızdırabının yirmi beş yılında AK Parti iktidarı vardır. Atılmayan demokratik adımlar da çözümün önüne konulan engellemeler de ortadadır. Bir yandan “Terörsüz Türkiye” deyip diğer yandan “Kent Uzlaşısı” gibi Türkiye’nin önünü açan demokratik, meşru ve yasal buluşmaları terör suçu saymanın tutarsızlığı ortadadır. Aynı şekilde Meclis’te temsil hakkını elde etmiş bir partinin yöneticilerini AİHM kararlarına rağmen hapiste tutmak da öyle. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ne zaman özgürlüklerine kavuşacaklar? Bu tutarsızlıklar sürerken kimse kendisini terörsüzlüğün şampiyonu ilan edip bütün siyaseti peşine dizmeye kalkmasın. Ne Türkün ne Kürdün buna tahammülü vardır. Çözüm, eski siyasetin suçlayıcı dilinde ve hesaplarında değil; cesur, demokratik ve yeni bir siyasettedir.
Bundan neredeyse iki yıl önce başlayan “Terörsüz Türkiye” süreci, bizim ifade ettiğimiz haliyle “Terörsüz ve Demokratik Türkiye” anlayışına dönüşememiş; Erdoğan sürekli olarak kendi çıkarlarına göre bu kritik süreci eğip bükmüştür. Bırakın demokratikleşmeyi, “Çerçeve Yasa” sürecini dahi mümkün olan en korkakça haliyle yaparak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dahi yok görmeye çalışmıştır, yasa tasarısını son ana kadar gizli tutmak gibi bir cesaretsizliğe kalkışmıştır. Bundan bir yıl önce bizim de önerimizle hep birlikte oluşturduğumuz meclis komisyonunun çalışmalarının ve kapsayıcı bir iradeyle ortaya koyduğumuz müşterek raporun da gerisine düşülmüş, Erdoğan kendi milletvekillerine dahi “boş kâğıda imza attıracak” hale gelmiştir. Daha evvel meclis çatısı altında bütün partilerin iradesiyle tespit edilen demokratikleşme iradesi hiçe sayılmış, AYM ve AİHM kararları dahi uygulanamamıştır. Barış diyen bizler sürekli olarak sürecin dışına itilmeye çalışılmış, tutuklamalar ve saldırılar ağırlaşmış, Erdoğan bu süreci ısrarla bir “siyasi dizayn sürecine” dönüştürmeye çalışmıştır.
Biz onlara asla izin vermeyeceğiz!
Barışa ve terörün bitişine “evet” diyoruz. Münfesih terör örgütünün silah bırakarak ve gerektiği haliyle hesap vererek varlığını tamamen sonlandırmasına “evet” diyoruz. Siyasetin silahların gölgesinden kurtulmasına ve millete açık bir şekilde ortak çözüm iradesine “evet” diyoruz.
Fakat Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yalnızca bir onay mekanizması olarak görülmesine, farklı seslerin ısrarla bastırılmaya çalışılmasına, kapalı kapılar ardında gizli saklı bir süreç yönetimine, bu hayati sürecin bir seçim aracı olarak görülmesine, AYM ve AİHM kararlarının dahi uygulanmıyor olmasına ve iktidardakilerin demokratikleşmeden ısrarla kaçmasına da “hayır” demeye devam edeceğiz.
Bu süreç yürütülürken akıl almaz bir şekilde hareket edenlere, canını feda ederek şehit düşen kahramanlarımızın ailelerinin ve gazilerimizin haklarını bir “yük” olarak görenlere, bu memleket için kolunu, bacağını, gözlerini yitiren, sırf “vatan sağ olsun” diyerek vücudunda şarapnel parçalarıyla yaşayan gazilerimize ilgili meclis komisyonunda “akıl vermeye çalışanlara” ve açlık grevine giren gazilerimizi dahi görmezden gelecek kadar alçalanlara “hayır” demeye devam edeceğiz.
Barış, zora göğüs germeye, emek vermeye ve bu uğurda asla vazgeçmemeye cesareti yetenlerin işidir. Bakmayın bugün ikiyüzlü bir halde ve seçim hesaplarıyla süreç yürütenlere; bugün barış için aralanan kapılar, yarın milletin iktidarında olması gerektiği gibi neticelenecek, Türkiye bu süreçten daha fazla demokrasi, huzur ve kalkınma ile çıkacak ve “bir daha asla” dememiz gereken terör ortamı bir daha bu toprakları incitemeyecektir. YENİ Parti’nin çabası ve gelecek iktidarındaki amacı budur.
YENİ Parti, hesapsızca ülkesini düşünenlerin, gövdesini ortaya koyanların, gerekirse özgürlüğünü feda edenlerin, cesaretle milletin hakkını savunanların, içeride ve dışarıda Türkiye’nin geleceğine karşı gerçekleştirilecek sabotajları paramparça edenlerin ve “daima ileri” diyenlerin partisidir. YENİ Parti’nin kendi içerisinde karar alma süreci yürütmesi, tartışması ve ortak yol arayışı demokrasinin en doğal gerekliliğidir. Asıl anormal olan, gizli saklı süreç yürütenlerin, ikili müzakereleri tek çıkar yol görenlerin, şeffaflıktan nasibini almamış olanların, milletten ve demokrasiden kaçanların telaşlı halleridir.
Milletimize sözümüzdür, Türkiye’nin barışı milletin iktidarında hak ettiği değere kavuşacak, bu millet “bir daha asla” diyerek ebedi olarak terörden kurtulacak, terörden ve silahtan beslenenler ise artık bu ülkenin evlatlarının kanı üzerinden menfaat devşiremeyecektir.
Biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını, ülkemizin bölünmez bütünlüğünü ve 86 milyon yurttaşımızın eşitliğini en büyük güvencemiz olarak kabul ediyoruz. Bu temel duruşla, Cumhuriyetimizi demokrasiyle, birliğimizi adaletle, devletimizi hukukla güçlendirecek adımlar atmaktan geri durmayacağız.
Bizler, yüreğimiz, aklımız ve cesaretimizle; Türkiye için kararlı, tutarlı ve samimi bir siyaseti ortaya koymaya devam edeceğiz.
Tekrar ifade ediyorum; Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel’in aldığı kararın altına imzamı atıyorum. Samimi mücadelesine ve halkla birlikte karar oluşturan demokratik ruhuna, liderliğine çok inanıyorum. Cumhuriyet değerlerine ve Atatürk’e bağlılığına, cesur yüreğine eşlik etmekten ve tarihi bir sorumlulukla omuz omuza bu yolu yürümekten büyük bir onur duyuyorum.
Türkiye oldukça yoğun bir gündemi yaşarken, sporda da önemli gelişmeler oluyor. Bir Trabzonlu ve eski bir Trabzonspor yöneticisi olmanız sebebiyle spor birimimizin de size sormak istediği bir soruyu iletmek istiyorum; Trabzonlularda büyük bir heyecan yaratan Mohammed Salah transferi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Elbette ülkemizin oldukça ağır bir gündemi var, bizler de normal şartlarda değiliz. Ancak, spor ve sanat ruhumuzun ve bedenimizin nefes kaynaklarıdır. İnşallah daha güzel, huzurlu ve en önemlisi “normal” günlerde bu boğucu gündemden uzak, sporun ve sanatın en güzel haliyle konuşulduğu ve ülkemizin sporun birçok dalında başarıdan başarıya koştuğu dönemleri milletimizle birlikte yaşamak için çalışıyoruz.
Türk sporunu, Türk futbolunu ve elbette bir taraftarı, eski bir yöneticisi ve basketbol takımının kurucusu olduğum Trabzonspor’u takip ediyorum. Fakat öncelikle ülkemizde sporun seyrine değinmek isterim. Türk futbolu toplumsal ilgisinden ve sosyolojik beklentilerden uzak bir anlayışa savrulmuş ve meraklılarını mutsuz eden bir evreye geçmiştir. Siyasetin, futbolun ve diğer branşların kurumsal yapısına ve her aşamasına yönelik çok yüksek etkisini en az 10-15 yıldır en absürt halleriyle gözlemlemekteyiz. Bu durum Türkiye’de futbol ve spor adına çok büyük bir zafiyettir. Bu zafiyet hali, 86 milyonluk yetenek haritasına sahip milletimizin her branşta yüksek başarı seviyesine ulaşabileceği yerde, ne yazık ki yüz akımız olan birkaç branş ve geleneksel spor alanı dışında kapasitemizin çok gerisinde kalmamıza sebep olmuştur. Bu vesile ile sporda yaşadığımız bunca zafiyete rağmen şu anda gayet başarılı olduğumuz voleybol, basketbol, güreş, tekvando ve okçuluk gibi alanlarda ülkemizi başarılara taşıyan bütün yönetici ve sporcularımızı tebrik etmeyi bir borç bilirim.
Mohammed Salah gibi dünya çapında yıldız bir futbolcunun Türkiye’de futbol oynaması ise elbette önemlidir ve sansasyoneldir. Böyle büyük bir transferin, Türk futboluna hem saha içinde hem de saha dışında yapacağı katkı geniş bir şekilde planlanmalı ve hem Trabzonspor’a hem de Türk futboluna güçlü bir iz bırakmalıdır. Bu transfer sebebiyle Trabzonspor yönetimini tebrik ediyorum. Ancak başarılı ve istikrarlı bir yönetim anlayışı ile kulübün kasasına 3-4 yıllık süreçte giren 50 milyon avro doğru değerlendirilmelidir. Trabzonspor, kulüp, çevre şehir ve ülke bazlı nasıl bir projeksiyon çizmiştir, teknik heyet ile bu yetenek havuzunu oluşturmak, kendi verimli altyapısından sporcu çıkarmak prensibine yönelik olarak nasıl bir gelecek vizyonu çizmiştir bunu hep birlikte göreceğiz. Benim önerim, Trabzonspor bir savrulma daha yaşamadan bu önemli transferi doğru bir gelecek planlaması ile taraftarın önüne koymasıdır.
Böylesi önemli bir yıldızın, altyapı gerçeği ile varolması mecbur bir futbol şehri olan Trabzon’a hem maddi yükü azaltacak, hem de sosyolojik ve sportif olarak en yüksek faydayı sağlayacak şekilde ve çok yönlü bir projeksiyonla buluşabilmesini önemsiyorum. Umuyorum ki sayın başkan ve yönetim bu prensiple kulüp için oldukça yüksek bir meblağ olan transfer maliyetini, Trabzon ve Trabzonspor için faydaya dönüştürür.
Bu sözlerim, son yıllarda oldukça önemli transferleri ülke futboluna kazandıran bütün kulüplerimiz için geçerlidir. Türkiye, yalnız yüksek bonservis miktarlarıyla değil, aynı zamanda güçlü spor altyapısıyla ve yeni sporcu yetiştirme kabiliyetiyle anılmalıdır. Başarının anahtarı, geleceğe yatırımdır.
Temmuz ayının başında peş peşe görülen davalarınız ve özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasındaki duruşma süreci kamuoyunda yakından takip ediliyordu. Bir taraftan çok sayıda farklı dosyada yargılanıyorsunuz, diğer taraftan İBB davasında oldukça kapsamlı suçlamalarla karşı karşıyasınız. Bütün bu yargılama takvimini ve duruşmalarda savunmanızla ilgili koşulları birlikte değerlendirdiğinizde, adil yargılanma ve savunma hakkınızın gereği gibi güvence altında olduğunu düşünüyor musunuz?
Bırakın güvence altında olmasını, yaşadıklarımız savunma hakkının fiilen kullanılmasının önüne nasıl engeller konulabileceğinin ibretlik bir örneğidir.
6 Temmuz tarihinde aynı gün ve aynı saatlerde üç ayrı yargılamam planlandı. Diploma ceza davası, kamuoyunda “casusluk” olarak bilinen dava ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ilişkin ana dava aynı zaman dilimine konuldu. Yani benden fiilen aynı anda üç ayrı mahkeme önünde bulunmam beklendi. Bunun fiziksel olarak mümkün olmadığı ortada.
Ertesi gün, 7 Temmuz’da, Türk Ceza Kanunu’nun 203’üncü maddesi gerekçe gösterilerek ortada buna ilişkin herhangi bir karar dahi bulunmaksızın duruşma salonuna getirilmedim. Uygulanan madde bile yanlış. Avukatlarım doğal olarak itiraz etti. Aldıkları cevap ise durumun vahametini tek başına anlatmaya yeter: “Arada kararı yazarız!”
8 Temmuz’da ise çok daha ağır bir tabloyla karşılaştık.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi dosyasında hakkımda suç örgütü kurma suçlaması ve ayrıca 143 eylem isnadı bulunuyor. Buna rağmen benim savunmam, avukatlarımın savunmaları ve mahkeme heyeti ile savcının soruları için toplam yalnızca bir gün ayrıldı. Sıra bana gelene kadar hiçbir süre kısıtlaması uygulanmazken bir anda bana böyle bir dayatma yapıldı.
Üç avukatımın kullanacağı süreyi de hesaba kattığınızda, böyle bir suçlamaya karşı şahsî savunmam, avukatlarımın beyanları ve hâkim-savcı sorgusu için fiilen yedi-sekiz saatten söz ediyoruz.
Şimdi soruyorum: Bunun adı savunma hakkı olabilir mi?
Savunma hakkı, sanığa mikrofonu uzatıp “Konuş” demek değildir. Savunma hakkı; neyle suçlandığınızı öğrenebilmek, önünüze konulan delilleri inceleyebilmek, her bir iddiaya makul süre içerisinde cevap verebilmek, delilleri tartışabilmek ve mahkeme önünde kendinizi eşit koşullarda ifade edebilmektir. Mahkeme ise bu hakkı tanımamış, gerçeğe tamamen aykırı bir tutanakla o hakkın kullanılmasını imkânsız hâle getirmiştir.
Biz ayrıcalık istemiyoruz. Biz sonsuz süre de istemiyoruz.
Biz savunma hakkımızı istiyoruz.
İddia makamına aylar boyunca hazırlanma imkânı tanınmışsa savunmaya da bu iddialara hakkıyla cevap verebileceği makul koşullar sağlanmak zorundadır.
Çünkü savunma, yargılamayı geciktiren bir yük değildir. Savunma hakkı olmayan yerde gerçek anlamda bir yargılamadan da söz edilemez.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası kamuoyuna son derece ağır suçlamalarla ve çok kapsamlı bir dosya olarak sunuldu. Siz de bu dosyanın merkezindeki isim olarak yargılanıyorsunuz. Duruşma salonunda iddia makamının ve mahkeme heyetinin dosyanın esasına yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Karşınızda gerçekten iddialarını sizinle yüzleştirmek ve maddi gerçeği ortaya çıkarmak isteyen bir yargılama iradesi gördünüz mü?
İşte meselenin en çarpıcı taraflarından biri tam olarak bu. Aylar boyunca kamuoyuna “asrın yolsuzluğu” diye sunmaya çalıştıkları bir dosya var.
Hazırladıkları iddianamede beni “suç örgütü lideri” olarak tanımlıyorlar. Hakkımda 143 ayrı eylem isnat ediyorlar.
Sonra o iddiaların merkezine koydukları Ekrem İmamoğlu karşılarına geliyor. Ve mahkemenin 4 ay süren duruşmalardan sonra yaptığı ilk iş savunma hakkını kısıtlamak. Buna itirazımızı dile getirdiğimizde ise sürekli sözümüzü kesmek, konuşturmamak ve nihayetinde gerçeğe aykırı bir biçimde susma hakkımı kullandığım şeklinde bir tutanak tutmak, bununla da yetinmeyip beni salondan çıkarmak.
O zaman benim de sormam gerekiyor:
Madem bu dosyaya bu kadar güveniyorsunuz, neden kendimi ifade edebilmek için ihtiyaç duyduğum süreyi bana tanımıyorsunuz? Neden sıra dört ay sonra bana geldiğinde süre kısıtlaması dayattınız? Neden 9 Temmuz’da ille de Ekrem İmamoğlu’nun sorgusu tamamlanmış olacak diye hiçbir gerekçesi olmayan bir uygulamayı dayattınız? Örneğin duruşma bir hafta daha uzasaydı bu dava nasıl bir zarar görecekti? Bunlar mahkemenin yanıtsız bıraktığı sorular. Netice olarak mahkeme heyeti sorgumu engelleyerek savunma hakkımı yok etmiştir.
Gerçekten güçlü bir dosyanın savunmadan korkması, onu bu şekilde kısıtlaması için hiçbir neden yoktur. Gerçek bir yargılama savunmadan, suçlananların beyanlarından, delillerin tartışıldığı gerçek duruşmalardan korkmaz.
Burada ise tam tersini görüyoruz çünkü bir iddianame değil “iftiraname” hazırladıklarını biliyorlar.
Savunma hakkım yok edildi çünkü koca dört bin sayfalık iddianamede tek delil dahi yok, yalan ve iftiralarla dolu beyanlar var, çünkü iddialarla mahkeme salonunda yüzleşmek istemiyorlar.
Bizim önümüze iddianame diye konulan metnin kes-kopyala-yapıştır yöntemiyle oluşturulmuş, varsayımlara ve içi boş iddialara dayanan bir metin olduğunu düşünüyoruz. Eğer bunun aksine gerçekten güçlü bir dosya varsa yapılması gereken son derece basittir:
Savunmayı susturmaya çalışmayın. Delillerinizle cevap verin. Veremeyecekler, çünkü yok! Ekrem İmamoğlu’ndan, sesinden, görüntüsünden, sosyal medyasından korkarak yasaklama yoluna giren bu zihniyet, şimdi de beni mahkeme salonundan çıkartmaya, duruşma salonuna getirmemeye, savunmamı engellemeye çalışarak zincirleme hukuk cinayeti işlemeye devam ediyor.
Hakkınızda çok sayıda farklı yargılama yürütülüyor. Bir yandan bu davaların nasıl yürütüldüğüne ilişkin tartışmalar, diğer yandan hâkim ve savcıların görev değişiklikleri ve duruşmaların kamuoyuna açık biçimde izlenebilmesi meselesi gündemdeydi. Bütün bu tabloyu yalnızca Ekrem İmamoğlu'nun karşı karşıya bulunduğu bir hukuki süreç olarak mı değerlendiriyorsunuz? Yoksa Türkiye’de hukuk devleti, demokratik siyaset ve seçimle ortaya çıkan iradenin korunması bakımından daha geniş bir meseleyle karşı karşıya olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?
Bu mesele çoktan Ekrem İmamoğlu meselesi olmaktan çıkmıştır.
Bugün benim yaşadıklarım üzerinden konuşuyor olabiliriz. Ama hukuk devletinin meselesi zaten tek tek kişiler değildir. Hukuk devleti, kimin yargılandığına bakmadan aynı kuralların, aynı güvencelerin ve aynı adalet ölçüsünün herkes için geçerli olmasıdır.
Hakkımda açılmış yaklaşık yirmi farklı dosya var. Bu dosyalarda görev yapan hâkim ve savcıların görev yerlerinin sık sık değiştiğini görüyoruz. Elbette her görev değişikliğine tek tek niyet atfetmiyorum. Fakat bu kadar hassas ve kamuoyunun yakından takip ettiği yargılamalarda bu değişikliklerin sıklığı, toplumun zihninde son derece meşru bir soru doğuruyor: Bu yargılamalar kendi doğal seyri içerisinde mi ilerliyor?
Bir hukuk devletinde önemli olan yalnızca mahkemenin bağımsız olması değildir. Toplumun da mahkemenin bağımsızlığı konusunda makul bir şüphe taşımaması gerekir. Duruşmaların televizyonlardan canlı yayınlanmasını istememizin nedeni de budur.
Millet görsün. İddiaları görsün. Delilleri görsün. Savcı ne soruyor, görsün. Mahkeme ne soruyor, görsün. Ekrem İmamoğlu ne cevap veriyor, onu da görsün.
Ama cesaret edemediler, çünkü Ekrem İmamoğlu’na ve yaklaşık iki yıldır yürütülen muhalefete karşı tüm operasyonlar, saray rejiminin ve onun başındaki zihniyetin talimatı ile bizzat Adalet Bakanı ve bir avuç muhterisin makam, mevki, menfaat karşılığında yönettikleri bir darbeler sürecidir. 19 Mart ve 21 Mayıs sivil darbeleri olarak tarihe geçmiştir.
Dolayısıyla, hakkımdaki tüm davalar gerçek dışıdır ve dayanaksızdır, en absürt haliyle karşımıza çıkmaktadır. Diplomadan casusluğa, Ahmak Davası’ndan rüşvet ve irtikaba kadar tamamı uydurmadır. Cumhurbaşkanının siyasi rakibini ve karşısındaki partiyi yargı kolları marifetiyle yok etme operasyonlarıdır.
Bizim saklayacak hiçbir şeyimiz yok. Şeffaflık adaletin rakibi değildir; adaletin en güçlü teminatlarından biridir.
Üstelik bütün bunların yaşandığı günlerde Ankara, NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi'ne ev sahipliği yapıyordu. Dünyanın gözü Türkiye'nin üzerindeydi. Demokrasi konuşuluyordu, güvenlik konuşuluyordu, hukuk ve ortak değerler konuşuluyordu.
Aynı saatlerde ise Türkiye’de 15 buçuk milyon yurttaşın oyuyla Cumhurbaşkanı adayı olmuş bir insan, bir mahkeme salonunda en temel hukuk güvencelerinden biri olan savunma hakkını kullanabilmek için mücadele ediyordu.
Bu büyük çelişkiyi görmemiz gerekiyor.
Demokrasi yalnızca seçim günü sandığın kurulması değildir. Demokrasi, milletin önüne çıkan siyasi seçeneklerin hukuk güvencesi altında yarışabilmesidir. Demokrasi, iktidarın rakibinin de bağımsız ve tarafsız mahkemeler önünde adil biçimde yargılanacağından emin olabilmektir.
Bugün benim savunma hakkım için verilen mücadele bu nedenle yalnızca benim mücadelem değildir.
Bugün sormamız gereken soru “Ekrem İmamoğlu'nun başına ne gelecek?” değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye’de hukuk, siyasi kimliğine ve iktidar karşısındaki konumuna bakmaksızın herkes için aynı güvenceyi sağlayacak mı?
Bu soruya vereceğimiz cevap yalnızca bugünü belirlemeyecek. Gelecek nesillere nasıl bir Türkiye bırakacağımızı da belirleyecek.
Tekrar adını koyalım, yaşanan hukuk cinayetleri ve asrın hukuksuzluğu, artık Cumhuriyet’i, demokrasiyi ve adalet düzenimizi bir çöküşe sürüklemiştir. Dolayısıyla gelecek nesillere “nasıl bir Türkiye bırakacağız?” sorusuna vereceğimiz cevap, topyekün ve çok büyük bir siyasi mücadeleye dönüşmüştür.
19 Mart sabahı “kendimi millete emanet ediyorum” demiştim.
Artık Türkiye’nin geleceği 86 milyon yurttaşımıza, Türk milletine emanettir!