18 bin dolarlık illüzyon: Onlar gitti, biz kaldık

Ekonomi yönetimi son dönemde, verileri analiz edip bu analiz sonuçlarına göre ülke sorunlarına çözüm bulma gayreti göstermek yerine, verilerin en hoşlarına gidenini alıp sosyal medyada veya kürsülerde paylaşıyorlar. Hatta bunu, DPT ciddiyeti ile yetişmiş siyasilerin bile yapması popülizmin siyaseten nelere kadir olduğunu göstermesi açısından ibretlik bir durum.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, AK Parti Samsun İl Başkanlığı tarafından düzenlenen programda konuştu. Öne çıkan manşetler ve işin aslı şöyle:

Türkiye son 6 yılda dünyanın iki katı büyümüş

Cumhurbaşkanı Yardımcısı aynen şu ifadeleri kullandı: “2020-2025 döneminde dünya ekonomisi kümülatif olarak yüzde 18.8 büyürken Türkiye ekonomisi aynı dönemde yüzde 34.8 büyüdü. Dünyanın yaklaşık iki katı kadar büyümüş, kapasitesini geliştirmiş bir Türkiye var.”

Yılmaz, dönem olarak 2020-2025 yıllarını seçiyor. Neden 2002-2025 veya son 10 yıl, 20 yıl değil? Çünkü 2020 yılının seçilmesi metodolojik olarak “baz etkisi” avantajı yaratıyor. 2020 yılı, tüm dünyada COVID-19 pandemisi nedeniyle küresel tedarik zincirlerinin koptuğu ve gelişmiş ekonomilerin (özellikle Avrupa) sert küçülmeler yaşadığı bir dönemdir. Türkiye ise bu dönemde düşük faiz ve yoğun kredi genişlemesi politikalarıyla büyümeyi yüksek tutmuştur.

Dünyanın iki katı büyüme performansı, üretkenlik odaklı bir büyümeden ziyade, iç tüketime ve enflasyonist baskıyı artıran kredi genişlemelerine dayanmaktadır. Avrupa ülkelerinin pandemi öncesi üretim seviyelerine geç dönmesi, onların daha temkinli ve sürdürülebilir mali politikalar izlemesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin bu hızlı büyümesinin bedeli ise kronik yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı olmuştur.

Ekonomimiz üst lige yükselmiş. Bizim niye haberimiz yok?

Yılmaz aynı toplantıda; son 23 yılda Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yerini güçlendirdiğini vurgulayarak, Türkiye’nin 2000 yılında dünyanın 21’inci büyük ekonomisi olduğunu, bugün ise nominal dolar bazında 16’ncı sıraya yükseldiğini söyledi. Kişi başına gelirin 18 bin doları aştığını, Dünya Bankası’nın sınıflandırmasına göre Yüksek Gelirli Ülkeler sınıfına yükseldiğimizin müjdesini verdi.

Öncelikle Türkiye zaten 1970’lerden beri dünyanın en büyük 16. ile 21. ekonomileri arasında gidip gelmektedir. Dolayısıyla 16’ncı sıraya gelmek yapısal bir sıçramayı veya “en üst lige” çıkışı değil, Türkiye’nin 86 milyonun üzerindeki nüfusu nedeniyle sahip olduğu doğal yerini koruduğunu gösterir. Yani ortada öyle şahlanış filan yok.

Ayrıca bir ülke ekonomisinin “en üst ligde” sayılabilmesi için sadece GSYH büyüklüğü yetmez; kişi başına düşen milli gelir sıralaması, İnsani Gelişmişlik Endeksi (HDI), doğrudan yabancı yatırımların kalitesi ve teknoloji yoğunluklu ihracat payı gibi niteliksel göstergelere de bakılır.

Türkiye milli gelirin nominal büyüklüğü açısından 16. sırada olsa da kişi başına gelir sıralamasında ise 65. sırada yer almaktadır. Sayın Yılmaz dünyanın 16. büyük ekonomisiyiz diye övünürken kişi başına gelirde 65. Sırada yer aldığımızdan hiç bahsetmemesi verilerin cımbızlayarak seçilmesi yönteminin bir göstergesi. Gelir dağılımı bozukluğu, hukukun üstünlüğü, yolsuzluk gibi alanlardaki sıramızdan bahsetmesini zaten hiç beklemiyoruz.

Dünya Bankası’nın ülkeleri sınıflandırırken standart kişi başına gelir yerine atlas metodu ile yaptığı hesaplamaları dikkate aldığını, Sayın Yılmaz’ın bahsettiği 18 bin doların sıralamada kullanılan bir ölçüt olmadığını söyleyerek ukalalık yapıp değerli siyasetçilerin kafasını hiç karıştırmayalım. Onlar canlarının çektiği, arzu ettikleri verileri alıp paylaşsınlar.

Baskılanmış dolarla gelen sanal büyüme

Cevdet Yılmaz’ın “üst lige çıktık” ifadesi, makroekonomik sınıflandırma kriterlerine göre yapısal bir statü değişikliğini değil; Türkiye’nin yüksek iç enflasyona rağmen döviz kurunun nispeten baskılandığı bir dönemde ortaya çıkan “nominal dolar bazlı matematiksel büyüklüğü” ifade etmektedir.

Döviz baskılanmasa, normal seyrinde artsa kişi başına gelir 18 bin doları aşabilir miydi? TL’de yaşanacak bir değer kaybı söz konusu olduğunda kişi başına milli gelirde hızlı düşüşe neden olmaz mı? Pamuk ipliğine bağlı, gerçeklikten kopuk bir yanılsama aleminde yaşatılıyoruz.

Yüzde yetmişimiz burada kaldı

Geçen sene itibarıyla 1.6 trilyon doları aşmış milli gelir ve 18 bin doları aşmış kişi başına gelir ile Türkiye “Yüksek Gelirli Ülkeler” ligine gitmiş. Pek çoğunuzun haberi yok değil mi? Çünkü onlar yüksek gelirli ülkelere gittiler, sizi burada bıraktılar. “Olur mu canım, hepimiz aynı ülkede yaşıyoruz” diyenler olabilir. Sakinleşin, durumu açıklığa kavuşturayım. Siz de nerede olduğunuza kendiniz karar verin.

TÜİK verilerine göre 2025 yılı sonu itibarıyla nüfusumuz 86 milyon 92 bin 168 kişidir. TÜİK’in %5’lik gelir dağılımı istatistiklerine göre 14. gruba kadar olanların geliri milli gelirin %5’inin altında kalıyor. Bunun anlamı, nüfusun %70’inden fazlası 18.600 dolar milli gelirin altında gelir elde ediyor ve yüksek gelirli ülkeler sınıfına gidememiş.

Örneğin en düşük gelirli %5’lik grup milli gelirin sadece %1’ini alıyor ve bunlar için kişi başına gelir sadece 3.716 dolar. İkinci %5 için kişi başına ortalama gelir 5.575 dolar. En zengin %5’lik grup için kişi başına milli gelir ise 84.746 dolar oluyor.

Kişi başına geliri 3.716 dolar olan ile 84.746 dolar olan kişiler aynı coğrafyada olsalar bile farklı dünyalarda yaşarlar. O yüzden ortalama kişi başına milli gelirin altında gelire sahip %70 olarak diyoruz ki; yüksek gelirli ülkeler ligine çıkıyorsanız ne olur bizi de götürün!

Maaşımız daha elimize geçmeden kesilen vergiler ve harcarken ödediğimiz KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerle kişi başına vergi ödemede üst ama gelirde alt ligdeyiz. Gelirde de üst ligde olmak istiyoruz.

Sahi, hâlâ geliri tabana vergiyi tavana yayma zamanı gelmedi mi?


Yazarın Diğer Yazıları