400 işçi kutsal dağı patlattı, faizleriyle birlikte bugün 1 milyar doları aşan tazminatı red ediyor

Amerika Birleşik Devletleri’nin en ikonik sembollerinden biri olan Mount Rushmore Anıtı, görkemli silüetinin ardında kırılan sözler, çiğnenen antlaşmalar ve kutsal toprakların işgaliyle örülü karanlık bir tarihi barındırıyor. Lakota Siyuları, 1 milyar doları aşan tazminatı reddederek hak mücadelelerini sürdürüyor.

Her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği, ABD başkanlarının devasa yüzlerinin kazındığı Mount Rushmore Anıtı, bugün mimari bir başarıdan ziyade, Amerikan hükümeti ile yerli halklar arasındaki tarihi çatışmanın ve sömürgeci geçmişin en somut sembolü olarak tartışılmaya devam ediyor.

Anıtın arkasındaki trajedinin kökleri, 1868 yılında imzalanan Fort Laramie Antlaşması’na dayanıyor.

Bu antlaşmayla ABD hükümeti, bölgeyi (Black Hills / Kara Tepeler) kalıcı olarak Lakota Siyularına ait olduğunu resmen tanımıştı, ancak bölgede altın rezervlerinin keşfedilmesiyle birlikte, hükümet verdiği sözleri hiçe sayarak yerli topraklarına el koydu.

Yerli halk için "yaratılışın merkezi" olarak kabul edilen kutsal topraklar, dinamitlerle toplam 400 işçi tarafından patlatılarak Amerikan siyasi figürlerinin silüetlerine dönüştürüldü.

Projenin arkasındaki isim olan heykeltıraş Gutzon Borglum’un beyaz üstünlükçü Ku Klux Klan örgütüyle olan karanlık bağları, anıtın üzerindeki ideolojik tartışmaları daha da derinleştiriyor.

Yerli hakları savunucuları, kutsal dağlarına kazınan bu yüzleri "Kızılderili soykırımının ve toprak gaspının daimi bir anıtı" olarak nitelendiriyor.

1 milyar dolarlık red: "Kutsal topraklar satılık değildir"

1980 yılında ABD Yüksek Mahkemesi, arazinin yasa dışı yollarla el konulduğunu kabul ederek Siyu Ulusu'na tazminat ödenmesine hükmetti, ancak faizleriyle birlikte bugün 1 milyar doları aşan bu tazminat, yerli halk tarafından istikrarlı bir şekilde reddediliyor.

Siyu liderleri, parayı kabul etmenin topraklar üzerindeki hak iddialarından vazgeçmek anlamına geleceğini belirterek, tek taleplerinin paranın değil, kutsal topraklarının aynen iade edilmesi olduğunu vurguluyor.

Yüzyılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, Mount Rushmore’un gölgesindeki bu kimlik, mülkiyet ve adalet mücadelesi Amerikan tarihinin en büyük açık yaralarından biri olmaya devam ediyor.