Cumhuriyetimizin aydınlanma yürüyüşünde, toplumu yapay kamplara bölenlerin en çok saptırdığı konulardan biri de inanç ile aklın ilişkisidir. Toplumsal aydınlığa giden bu zorlu savaşımda unutulmaması gereken bir diğer yaşamsal gerçek de bilim ile dinin konumlandırılışıdır. Bilim ile din, insanın bilgi ve anlam arayışında birbirini tamamlayan iki yoldur. Asıl büyük tehlike ve yıkım, bu yollardan birinin diğerini tamamen dışlamaya kalkışmasında yatmaktadır.
Büyük Atatürk’ün bizlere miras bıraktığı akılcılık ilkesi ışığında biliyoruz ki; bilim, evrenin işleyişini açıklamakta son derece başarılıdır ve bizim en hakiki ışığımızdır. Ancak insanın içsel dünyasındaki anlam, ahlaki değer ve varoluşsal amaç soruları bilimin salt nesnel kapsamının ötesinde kalmaktadır. Aynı şekilde din de bilimsel gerçekleri yok sayarak ve çağın gerisinde kalarak katı bir bağnazlığa hapsolmamalı, aksine o akılcı gerçekleri ruhani anlayışını derinleştirmek için sağlam bir zemin olarak değerlendirmelidir.
İşte tam bu noktada, hurafelerden ve siyasal amaçlardan arındırılmış saf inanç devreye girer.
Esasen bu aydınlık yaklaşım, 19. yüzyılın o kaba din ile bilimin çatışması tezi karşısında kayda değer bir uzlaştırıcı konum oluşturmaktadır ve günümüzde de felsefi geçerliliğini tüm ağırlığıyla korumaktadır. Öyle ki bu, modern felsefede lan Barbour’un bilim-din ilişkisi tipolojisinde “entegrasyon” modeline tekabül eden çağdaş bir yaklaşımdır. Laik Cumhuriyetin temel ruhuyla da örtüşen bu entegrasyon çabası; devlet eliyle belirli bir inanç sistemini diğerlerinin üstüne çıkarmayı ve dayatmayı değil, tüm inanç sistemlerinin ortak özünü, o insani ve evrensel çekirdeği keşfetmeyi amaçlamaktadır. Yıllarca laikliği din düşmanlığı olarak tanımlamaya çalışanların aksine laiklik, aslında inancın özgürce yaşanmasının ve bu evrensel keşfin en büyük güvencesidir.
Dış dünyanın yozlaşmış baskılarına, cehaletin cüretine ve inanç sömürüsüne karşı içsel dürüstlüğümüzü korumak; bilimle inancı körü körüne çatıştırmak yerine aklın rehberliğinde kendi sınırları içinde anlamlandırmak zorundayız. Bilimle inancı körü körüne çatıştırmak, cehaletin cüretinden başka bir şey değildir. Bu iki alanı, aklın rehberliğinde ve kendi sınırları içinde uyumla anlamlandırmak hem bireysel esenliğimizin hem de ulusal aydınlanmamızın en büyük güvencesidir.