Avukat Hüseyin Ersöz: İnfaz düzenlemeleri mafyatik yapılara alan açıyor
Avukat Hüseyin Ersöz, çocuk cinayetlerinden cezasızlık algısına, suça sürüklenen çocuklardan infaz sistemine kadar uzanan tabloyu SÖZCÜ’ye değerlendirdi.
Son dönemde art arda yaşanan çocuk cinayetleri, sadece bireysel suçları değil, Türkiye'de hukuk devletinin geldiği noktayı da yeniden tartışmaya açtı. Çoğu vakada hem mağdurun hem de failin çocuk olması, “Bu çocuklar nerede, nasıl korunamadı?” sorusunu daha da yakıcı hale getiriyor.
Son dönemde art arda yaşanan çocuk cinayetleri, kamuoyunun hafızasında derin izler bırakan Ahmet Minguzzi ve Atlas Çağlayan dosyalarıyla birlikte, Türkiye’de çocukların ne kadar korumasız bırakıldığını bir kez daha gözler önüne serdi. Henüz hayatlarının başında olan çocukların şiddetin hedefi ya da faili haline gelmesi, yalnızca bireysel suçları değil, hukuk devletinin işleyişini, sosyal politikaları ve cezasızlık algısını da tartışmaya açtı.
Bu cinayetlerde ortak olan nokta, devletin koruma mekanizmalarının çocuklar için zamanında ve etkili biçimde devreye girememesi. “Bu çocuklar öldürülmeden önce nerede kaybedildi?”, “Sorumluluk yalnızca faillerde mi, yoksa sistemin tamamında mı?” soruları her geçen gün daha yüksek sesle soruluyor.
“İNFAZ DÜZENLEMELERİ MAFYATİK YAPILARA ALAN AÇIYOR”
Son dönemde peş peşe yaşanan çocuk cinayetleri bize hukuken neyin çöktüğünü gösteriyor?
Hukuk, sadece yazılı kurallardan ibaret değildir; yüksek mahkeme kararları ve yerleşik teamüllerle şekillenir. Tüm bunlar Hukuk Devleti’nin temelini oluşturur. Hukuk güvenliğinin olduğu bir ülkede insanlar can ve mal güvenliğinin devlet tarafından korunduğuna inanır, bu inanç toplumsal huzuru sağlar. Yerleşik hukuk düzeni bozulduğunda ise cezasızlık kaçınılmaz hale gelir. Ardı ardına çıkarılan infaz düzenlemeleri ve adalet duygusunu zedeleyen uygulamalar, hukuk devletini geriletirken çeteleşmeye ve mafyatik yapılara alan açıyor. Artan çocuk cinayetleri ve bu suçların faillerinin de çoğu zaman çocuk olması, caydırıcılığını yitirmiş bir adalet sistemine işaret ediyor.
Bu tablo, hukuki olduğu kadar ahlaki bir çöküşü de gözler önüne seriyor.
“ÇOCUKLAR ÇETELERİN ÖRTÜLÜ PROPAGANDASINA MARUZ KALIYOR”
Bu çocuklar öldürülmeden önce sistemin hangi aşamasında korunamadı?
Uluslararası sözleşmelere ve iç hukuka göre 18 yaşından küçük herkes çocuktur. Türkiye, kâğıt üzerinde sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanır ve bu, vatandaşlarına insanca yaşam hakkını sağlama yükümlülüğü getirir. Ağırlaşan ekonomik krizle birlikte temel ihtiyaçların karşılanamaması, çocukları yasadışı yapılara daha açık hale getiriyor. Televizyonlarda ve sosyal medyada çetelerin örtülü propagandasına maruz kalan çocuklar için bu hayat tarzı cazip hale geliyor. Evinde, okulunda, sosyal çevresinde insanca yaşam hakkı karşılanmayan çocuk, kendisine mafya düzeni içinde yer arıyor. Bu durum, aileden başlayıp devletin işleyişine kadar uzanan derin bir sistemsizlik sorunudur.
Bir çocuk öldürüldüğünde sadece faili mi konuşmalıyız, yoksa ihmali olan kurumları da mı?
Bu vakalarda faillerin de çoğu zaman çocuk olması, bireysel özelliklerden çok sistemin kendisini sorgulamayı zorunlu kılıyor. Hem maktulün hem failin çocuk olduğu bir olay, toplumda derin bir travma yaratır. Bu noktada sadece aile değil, aileyi korumakla yükümlü kurumlar da sorgulanmalıdır. Çocuğu okula götüremeyen ya da götürse bile ona “iyi ve erdemli insan olma” bilincini veremeyen bir eğitim sistemi tartışmaya açıktır. Suçla etkili mücadele edilmeyen, cezasızlık algısının yerleştiği bir ülkede çocukların çeteleşmesinden tüm devlet kurumları sorumludur.
Toplumda “çocuk da olsa katil” söylemi yaygın. Hukuk bu dile neden itiraz ediyor?
Bu itiraz, çocukların cezai sorumluluğuna ilişkin hukuki düzenlemelerden kaynaklanır. Hukuk, yüzlerce yıllık bir gelişimin ürünüdür ve Çocuk Hakları da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Hukukta mağdur kadar failin de hakları olduğu kabul edilir. Bu, adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Çocuğun algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneği yaşa bağlı olarak değerlendirilir ve bu nedenle kademeli cezalandırma esası benimsenir. Toplumu sarsan olaylarda bu yaklaşım tepki çekebilir; ancak hukuki ve sosyolojik altyapısı uluslararası düzeyde kabul görmüş köklü bir pratiktir.
“SUÇA SÜRÜKLENMENİN NEDENİ EKONOMİK VE SOSYAL ÇEVRE”
Bir çocuğun “suça sürüklenmesi” genellikle hangi ihmal zincirinin sonucu?
Suça sürüklenme bazen uzun bir ihmal zincirinin, bazen de zincirin tek bir halkasındaki kopuşun sonucudur. Ailevi, kültürel, ekonomik ve sosyolojik faktörler birlikte değerlendirilmelidir. Küçük yaşlarda aile etkisi baskınken, yaş ilerledikçe ekonomik ve sosyal çevre belirleyici olur. Bu nedenle her vaka kendi içinde ayrı ayrı incelenmelidir.
“CEZALARIN ARTIRILMASI ÇOCUK CİNAYETLERİNİ ÖNLEMEZ”
Her olaydan sonra cezaların artırılması isteniyor. Bu çözüm mü?
Cezaların artırılmasının çocuk cinayetlerini önleyeceğine inanmıyorum. Suça sürüklenen çocuklarda, algılama ve yönlendirme yeteneği zaten sınırlıdır. Bu nedenle ağır cezaların duygusal dünyalarında gerçek bir karşılığı olmaz. Asıl önemli olan, çocukları suçtan önce ve sonra rehabilite etmektir. Cezaevlerinde ve önleyici mekanizmalarda daha etkili psikolojik ve sosyal programlar geliştirilmelidir. İnfaz sistemimizin temel sorunu tam da burada yatıyor.
Son yaşanan çocuk cinayetleri önlenebilir miydi?
Evet, önlenebilirdi. Devletin görevi sadece cezalandırmak değil, suça meyilli çocukları erken tespit ederek rehabilite etmektir.
Türkiye’de suçları önlemeye yönelik sosyolojik ve psikolojik altyapı yeterince kurulmuş değil. Çocuklarını koruyamayan bir ülke, geleceğini inşa edemez; çocuk ve kadın cinayetleri de gündemden düşmez.
"SOSYAL HUKUK DEVLETİNİ İNŞA EDİN"
Yetkililere tek cümleyle ne söylersiniz?
Sosyal hukuk devletini inşa edin. Orta sınıfın güçlü olduğu, ekonomik istikrarın sağlandığı ülkelerde çocukları korumak için olağanüstü önlemlere bile gerek kalmaz. Aile koruyucu rolünü doğal olarak üstlenir; devlete düşen ise bunu desteklemektir.