Bakanlık yalanladı, peki şimdi ne olacak? Ekonomide kritik dönemeç

Sıkı para politikasında "kalibrasyon" iddiaları gündeme otururken, Hazine ve Maliye Bakanlığı programda köklü bir değişiklik yapılmayacağını bildirdi. Gelişmeleri değerlendiren Ekonomist Deniz Eresen, reel sektörün finansman erişiminde nefes almaya ihtiyacı olduğunu ancak kapsamlı bir gevşemenin enflasyonla mücadelede elde edilen kazanımları riske atacağı uyarısında bulundu.

Ekonomi yönetiminin yaklaşık üç yıldır uyguladığı sıkı para politikasında yeni bir döneme girilip girilmediği tartışması başladı. Ekonomim Gazetesi’nde yayımlanan haberde, reel sektör üzerindeki finansman baskısını azaltmak amacıyla para politikasında üç başlıkta “kalibrasyon” hazırlığı yapıldığı öne sürüldü.

Haberde, gecelik fonlama faizinin politika faizine yaklaştırılması, döviz ve KOBİ kredilerindeki büyüme sınırlarının esnetilmesi ve döviz kurundaki artışın enflasyona daha yakın bir patikaya taşınmasının gündemde olduğu belirtildi.

İddialar ekonomi çevrelerinde kısa sürede geniş yankı bulurken Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan açıklama geldi. Bakanlık, para politikası araçları, döviz kuru politikası ve kredi büyüme limitlerinin Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yetki alanında bulunduğuna dikkat çekerek, ekonomi programında köklü bir değişiklik yapılacağı yönündeki yorumların doğru olmadığını bildirdi.

Ancak tartışma bununla sona ermedi. Ekonomi çevrelerinde bir taraftan reel sektörün yüksek faiz ve kredi kısıtlamaları nedeniyle giderek daha fazla zorlandığı belirtilirken, diğer taraftan enflasyonla mücadelede sonuç alınmadan atılacak erken bir gevşeme adımının bugüne kadar uygulanan programın kazanımlarını riske atabileceği değerlendiriliyor.

Ekonomist Deniz Eresen, para politikasında olası bir “kalibrasyon” tartışmasını Sözcü için değerlendirdi.

'HER GEVŞEME AYNI ANLAMA GELMEZ'

Tartışmanın birbirinden oldukça farklı üç konuyu aynı başlık altında topladığını belirten Eresen, para politikasında teknik normalleşme ile politika değişikliğinin birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi.

“Öncelikle ‘gevşeme’ kelimesini doğru kullanmak gerekiyor. Gecelik fonlama faizinin politika faizine yaklaştırılması ile döviz kurunun enflasyon kadar artırılması aynı şey değil. Birincisi likidite yönetimi kapsamında teknik bir normalleşme olarak değerlendirilebilir. İkincisi ise enflasyon programının temel parametrelerinden birinde önemli bir politika değişikliği anlamına gelir. Dolayısıyla bu üç başlığı aynı torbaya koyup ‘para politikası gevşiyor’ demek de, hiçbir şey değişmiyor demek de bana göre eksik bir okuma olur.”

'REEL SEKTÖR GERÇEKTEN SIKIŞTI'

Eresen, yüksek faiz politikasının talebi soğutmakta etkili olduğunu ancak uygulamanın reel sektör üzerindeki maliyetinin giderek ağırlaştığını belirtti.

“Bugün geldiğimiz noktada reel sektör açısından ciddi bir finansman problemi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. İşletme sermayesine erişim zor, kredi maliyetleri yüksek, kredi büyümesine yönelik sınırlamalar var. Özellikle KOBİ tarafında mesele artık yalnızca kredinin pahalı olması değil, zaman zaman krediye erişimin kendisi haline geliyor.

Para politikasının zaten amaçlarından biri talebi soğutmaktı ve bunu önemli ölçüde yaptı. Fakat talebi soğutmakla üretim kapasitesini aşındırmak arasında çok ince bir çizgi var. Eğer finansmana erişimdeki sıkılık uzun süre devam eder ve işletmeler üretimden, yatırımdan, istihdamdan vazgeçmeye başlarsa bu defa enflasyonla mücadele ederken ekonominin arz tarafına zarar verirsiniz. Orta vadede bunun kendisi yeniden enflasyonist sonuç üretebilir.”

'EN HASSAS BAŞLIK KUR'

Eresen’e göre tartışmadaki en kritik konu ise döviz kuru.

“Kurun enflasyonun oldukça altında hareket etmesi dezenflasyon programının önemli araçlarından biri oldu. Bunun karşılığında ihracatçı ve sanayici açısından ciddi bir rekabetçilik tartışması ortaya çıktı. Bunu görmezden gelemeyiz. Ancak buradan ‘kur bundan sonra enflasyon kadar artsın’ sonucuna geçmek de son derece riskli.

Türkiye gibi fiyatlama davranışlarında döviz kurunun hâlâ çok güçlü olduğu bir ekonomide kur artışını enflasyona endekslemek, enflasyona otomatik bir taban oluşturabilir. Enflasyon yüzde 30 ise kur yüzde 30 artsın, kur yüzde 30 arttığı için maliyetler yükselsin ve bunun sonucunda enflasyon yeniden beslensin... Böyle bir mekanizma dezenflasyon açısından ciddi bir kısır döngü yaratabilir.”

'KUR BASIKLANMASI SONSUZA KADAR SÜREMEZ'

Mevcut kur politikasının süresiz biçimde devam ettirilmesinin de ciddi maliyetleri bulunduğunu belirten Eresen, ekonomi yönetiminin önündeki asıl güçlüğün burada başladığını söyledi.

“Bir tarafta enflasyonu aşağı çekmek için reel değerlenen TL’ye ihtiyaç duyuluyor, diğer tarafta reel değerlenmenin süresi uzadıkça ihracatçı ve sanayici üzerindeki baskı büyüyor. Türkiye'nin şu anda karşı karşıya olduğu ikilem tam olarak bu.

Dolayısıyla kurda bir düzeltme ihtiyacının konuşulmasını şaşırtıcı bulmuyorum. Fakat bunun enflasyona endekslenmiş mekanik bir kur politikası şeklinde yapılması yerine, verimlilik, dış denge, rezervler ve enflasyon beklentileri birlikte değerlendirilerek yönetilmesi gerekiyor.”

KREDİ MUSLUKLARINI AÇMAK ÇÖZÜM DEĞİL

Kredi büyüme sınırlarında özellikle üretim ve yatırım odaklı seçici düzenlemeler yapılabileceğini söyleyen Eresen, geniş kapsamlı bir kredi gevşemesinin ise enflasyonla mücadele açısından risk yaratacağını belirtti.

“Burada bence yapılabilecek şey krediyi tamamen serbest bırakmak değil, kredinin yönünü değiştirmek. Üretim yapan, ihracat yapan, yatırım yapan ve istihdam oluşturan şirketle tüketimi finanse eden kredi kanalını aynı şekilde değerlendirmek zorunda değiliz.

KOBİ'lerin işletme sermayesine erişimini kolaylaştıracak seçici adımlar atılabilir. Ancak bütün kredi kanallarında eş zamanlı ve güçlü bir gevşemeye gidilirse iç talep yeniden hızlanır ve Merkez Bankası'nın faiz politikasıyla yaptığı sıkılaştırmayı kredi kanalı üzerinden geri almış oluruz.”

'ASIL MESELE PROGRAMIN GÜVENİLİRLİĞİ'

Eresen, tartışmanın yalnızca faiz, kredi ve döviz kuru üzerinden okunmaması gerektiğini, asıl önemli başlığın ekonomi programına duyulan güven olduğunu vurguladı.

“Türkiye son birkaç yılda enflasyonu düşürebilmek için çok ağır bir ekonomik bedel ödedi. Hanehalkı yüksek faizle, reel sektör finansman sıkıntısıyla, ücretliler ise satın alma gücü kaybıyla karşı karşıya kaldı. Böyle bir süreçten sonra enflasyonda kalıcı başarı sağlanmadan geniş kapsamlı bir gevşemeye gidilmesi, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda beklentiler açısından da maliyet yaratır.

Öte yandan reel sektörde oluşan sıkışmayı görmezden gelip ‘enflasyon düşene kadar ne olursa olsun devam’ yaklaşımı da sürdürülebilir değil. Bana göre ekonomi yönetiminin önündeki yeni dönemin en zor sorusu tam olarak bu: Enflasyonla mücadeleden vazgeçmeden reel sektörü nasıl nefes aldıracağız?”

'KALİBRASYON YAPILABİLİR'

Eresen, ekonomi yönetiminin önümüzdeki dönemde bazı makroihtiyati tedbirleri gözden geçirmesinin şaşırtıcı olmayacağını ancak bunun programdan vazgeçildiği anlamına gelmemesi gerektiğini söyledi:

“Ekonomi politikası statik değildir. İki yıl önce koyduğunuz her tedbiri sonsuza kadar aynı dozda uygulayamazsınız. Ekonominin verdiği tepkiye göre bazı araçları yeniden ayarlarsınız. Bunun adı gerçekten kalibrasyondur.

Fakat faiz, kredi ve kuru aynı anda gevşetirseniz bunun adı kalibrasyon olmaktan çıkar. O zaman ekonomi politikasının yönünü değiştirmiş olursunuz.

Bugünkü enflasyon görünümünde Türkiye'nin böyle kapsamlı bir rota değişikliği için yeterli alanı bulunduğunu düşünmüyorum. Buna karşılık üretimi ve ihracatı koruyacak seçici kredi düzenlemeleri ile likidite yönetiminde teknik normalleşme adımlarının tartışılması son derece doğal.

Kısacası reel sektörün nefese ihtiyacı var ama enflasyonla mücadelede henüz koşmayı bırakabilecek noktada değiliz.”