Bir toplum, bir gecede çürümez.
Önce değerler aşınır.
Sonra kurumlar.
Ardından adalet.
En sonunda devlet.
★★★
Çürüme sessiz başlar.
Torpil “işini bilmek”, rüşvet “iş görmek”, liyakatsizlik “sadakat” olur.
Yalan, çıkarın hizmetine girer.
Sonra yanlış, yanlış olmaktan çıkar.
İşte sosyal çürümenin en tehlikeli aşaması budur:
Yanlışın normalleşmesi.
Ve toplumun normalini kaybetmesi...
★★★
Bugün geri kalmışlıkla anılan İslam coğrafyası, 9. ve 12. yüzyıllar arasında altın çağını yaşadı.
Farabi, Harezmi, Razi, Biruni, İbn Sina, İbn Rüşd...
Matematikten tıbba, astronomiden felsefeye kadar büyük eserler ortaya konuldu.
Sonra...
Bilimsel düşünce ve özgür sorgulama ortadan kalktı.
Avrupa ise Rönesans, Reform ve Aydınlanma’yla farklı bir yol izledi.
Akıl, bilim, hukuk ve bireysel haklar güçlendi.
★★★
Aristoteles’e göre devletin amacı, insanların yalnızca yaşamasını sağlamak değil, iyi yaşamalarını mümkün kılmaktır.
Yani bir ülkenin zenginleşmesi, iyi yönetildiği anlamına gelmez.
Petrolü olabilir.
Güçlü ordusu olabilir.
Gökdelenleri yükselebilir.
Ama adalet yoksa, liyakat yoksa, özgür düşünce yoksa; ortada yalnızca gelişmişlik görüntüsü ve algı yönetimi vardır.
★★★
Platon “Devlet” adlı eserinde, toplumun düzenini insanın karakterinden bağımsız düşünmez.
İnsan bozulursa, toplum bozulur.
Toplum bozulursa, kurumlar bozulur.
Kurumlar bozulursa, devlet çöker.
★★★
Gelişmiş ülkelerde; siyasi iktidarın topluma hesap verdiği, denetlendiği bir sistem vardır.
Burada, “Kapsayıcı Politik Kurumlar” etkindir.
Geri kalmış ve otoriter toplumlarda ise, hesap vermeyen ve denetlenmeyen bir yönetim sistemi oluşturulmuştur.
Burada da, “Dışlayıcı Politik Kurumlar” kökleşmiştir.
★★★
“Kapsayıcı Politik Kurumlar”; siyasi gücü, çoğulcu bir yaklaşımla topluma geniş şekilde dağıtır.
Böylece, iktidar tek bir kişi ya da dar bir topluluk tarafından sahiplenilmez.
“Dışlayıcı Politik Kurumlar”, siyasi gücü elinde tutanların devletin ve ekonominin kaynaklarını kendi çıkarları için kullandığı yönetim düzenidir.
Hukukun çiğnendiği, liyakatin yerini biatın, emeğin yerini rantın aldığı düzen; dışlayıcı politik kurumların ta kendisidir.
Böyle toplumlarda; sorgulamanın yerini kadercilik ve peşinen kabullenme alır.
★★★
Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı vardır.
Anomi, toplumda ortak değerlerin, ahlaki kuralların zayıflaması anlamına gelir.
Toplumun, doğru ile yanlışı ayırt etme özelliğini kaybetmesidir.
Daha çok para.
Daha çok makam.
Daha çok güç.
Ama, “Bunu elde etmek doğru mu?” sorusu giderek kaybolur.
Arzular büyür, vicdan küçülür.
Bir süre sonra herkes kendi çıkarını savunmaya başlar.
“Benim çocuğum işe girsin.”
“Ben kurtulayım, gerisi önemli değil.”
Böylece, yurttaşlık duygusu yerini çıkar ilişkileri alır.
★★★
George Orwell, “1984”te sadece baskıyı değil, gerçeğin ve dilin nasıl bozulabileceğini anlatır.
Torpil, “referans” olur.
Rüşvet, “iş takibi.”
Sansür, “toplumsal huzur.”
Yalan, “siyasi iletişim.”
Haksızlık, “sistemin gereği.”
Kelimelerin anlamı değiştiğinde, toplumun ahlaki sınırları da bulanıklaşır.
Kötülük önce davranışta, sonra dilde meşrulaşır.
Ve doğruyla yanlış arasındaki çizgi kaybolur.
★★★
Bir toplumda, insanlar hakkını hukukta değil ilişkilerde arıyorsa...
Liyakatin yerini biat alıyorsa...
Hesap sorulamayan ve denetlenemeyen bir iktidar varsa...
Gazeteci, gerçeği yazmadan önce bedelini hesaplıyorsa...
Vatandaş, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyorsa...
Çürüme başlamıştır.
Böyle toplumlarda, liderin çevresinde alkışlayanlar yoğunlaşır.
Oysa, sadece kendisini alkışlayanların bulunması liderin güçlü olduğunu göstermez.
Gerçeği söyleyebilecek insanların, artık kalmadığının göstergesidir.
★★★
Sonunda, toplumda gerçeklik algısı bozulur
Artık insanlar:
“Bu doğru mu?” diye sormaktan çok,
“Bizim taraf mı söylüyor?” diye sormaya başlar.
Bir toplum doğruyla yanlışı ayırt etme yeteneğini kaybettiğinde, yalnızca ahlakını değil...
Kurumlarına güvenini ve geleceğini de kaybetmeye başlar.”
★★★
İbn Haldun, toplumların yükselişinde dayanışmanın; çöküşünde ise ortak bağların zayıflamasının önemini vurgular.
Devlet ile toplum arasındaki bağ zayıfladığında, yönetenlerle yönetilenler arasındaki mesafe büyür.
Bu yüzden çöküş, sadece yönetimin sorunu değildir.
Toplumun da sorumluluğudur.
Haksızlığı gördüğü halde susan...
Liyakatsizliği kendi çıkarı için destekleyen...
Yalanı alkışlayan...
Başkasının hakkını önemsemeyen...
Çürümenin parçasıdır.
★★★
Bir ülkenin gerçek gücü petrolünde, tankında veya gökdelenlerinde değildir.
Adaletindedir.
Liyakatindedir.
Bilimindedir.
Kurumlarındadır.
Ve en önemlisi, insanlarının birbirine duyduğu güvendedir.
★★★
Tarih bize şunu öğretir:
Toplumlar, önce savaş meydanında kaybetmez.
Önce, düşünme cesaretini kaybeder.
Sonra bilimi.
Hukuku...
Liyakati...
Kurumları...
En sonunda bağımsızlığını.
Çünkü bir toplumun gerçek çöküşü, insanların kötüleşmesiyle başlamaz.
İyiliğin, dürüstlüğün ve adaletin artık işe yaramadığına inanmalarıyla başlar.
İşte o gün, çürüme artık yaygınlaşmıştır.
★★★
Ve aslında...
Toplumun çürümesi...
Vicdanın sessiz ölümüdür.