'Bu noktaya tırnaklarımla kazıyıp geldim, paraya tamah etmedim'

Yarım asırlık gazetecilik yaşantısına sayısız başarı sığdıran Çölaşan, “Bazıları gibi medya piyasasında reklamımı yapmayı sevmem. Kendi mütevazı dünyamda sessiz yaşamayı tercih ediyorum” dedi...

- Bu 50 yıla kaç dava sığdırdınız?

Yüzlerce dava sığdırma başarısını gösterdim, biri dışında hiç hapis cezası almadım. Hürriyet’te iken bazı tazminatlar ödedik. SÖZCÜ’de ise maşallah diyelim, sıfır tazminatla gidiyorum! En saçma sapan davalara gelince... Örneğin Hürriyet’te iken yazılarımda eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkam Melih Gökçek’ten “İ. Melih” diye söz ederdim. Nüfusta kayıtlı adı İbrahim Melih Gökçek. Davalar açtı, “Emin Çölaşan bu hitap tarzıyla bana hakaret etmektedir” dedi. İsminin İbrahim olduğunu kayıtlarla kanıtladık ve çoğundan beraat ettim. Son zamanlarda ise Recep Tayyip döneminde hakkımda 30’a yakın cumhurbaşkanına hakaret davası açıldı. Biri hariç tamamından beraat ettim. O davalar beni çok uğraştırdı.

- Aldığınız hapis cezası hangisi?

O konu gerçekten ilginçtir. “Fetöcü (!)” olduğumuz iddiasıyla bizim gazeteden bazı arkadaşlarla birlikte Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandık. O dava beni epeyce uğraştırdı. Bizi yargılayan mahkemenin başkanı şimdi İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olan Akın Gürlek’ti. Sonuçta bana 3 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Yargıtay’a başvurduk. Yargıtay bu kararı esastan bozdu ve oy birliği ile iptal etti. Onama verseydi şimdi hapis yatıyor olacaktım.

‘REKLAM YAPMAYI SEVMEM’

- Yazılarınızda cumhurbaşkanından söz ederken çoğu zaman “Recep Tayyip” diyorsunuz. Bu da acaba dava konusu olur mu?

Niye sayılsın ki, kendi ismiyle hitap ediyorum. O da Atatürk’ten söz etmek zorunda kalınca Gazi Mustafa Kemal diyor. Atatürk diyemiyor. Şimdi ben de kendisinden herhalde Gazi Recep Tayyip diye söz edecek değilim yani!

- Bu hakaret davalarından pek söz etmiyorsunuz.

Bazıları gibi medya piyasasında kendi reklamımı yapmayı, olur olmaz konularda ismimi geçirmeyi, sansasyon yaratmayı hiç sevmem. Mesele meşhur olmaksa zaten yeterince olmuşum! O yüzden pek açıklamadım. Kendi mütevazı dünyamda sessiz yaşamayı tercih ederim.

‘KONU AVCILIĞI SAATLERİ’

- Bir gününüz nasıl geçer?

Her şey aynıdır. Sabah kalk, gazeteye gel, saatlerce çalış, yazını yaz, sonra evine git! Sabah işe gelince gazeteleri ve haber sitelerini okurum. Artık konu avcılığı saatleri başlamıştır. Gazetedeki arkadaşlarla konuşup yazı konusu aramaya başlarım. Yazı konusu bazen de kafamda canlanır ve hemen yazmaya koyulurum. Bu süreç zordur. Her gün neredeyse tek başınıza bir doğum yapıyorsunuz. Ya da sahnede bir oyun sergiliyorsunuz. Yönetmeni, senaryo yazarı, başrol oyuncusu, figüranı, sahne elemanı, ışıkçısı hep sizsiniz ve her gün iyi bir oyun sergilemek zorundasınız.

- Bundan sonraki planlarınız ne?

Açık söylemek gerekirse bu meslekte geleceğim yere geldim. Hiçbir zaman medyada idari görev almayı aklımın ucundan geçirmedim. Ayrıca paraya tamah edip medya turları atmadım. Bundan sonra önemli olan gelmiş olduğum yerde saygınlığımı koruyarak kalabilmektir. Çünkü buraya onun bunun adamı olarak değil tırnaklarımla kazıyarak ve başkalarını değil sadece kendimi sömürerek geldim.

‘BASIN BÜLTENİ GİBİLER...’

- Medyamızın son 50 yılına baktığınızda ne görüyorsunuz? Medya için kırılma noktası neydi?

Ben gazeteciliğe başladığımda televizyon yaygın değildi. Gazete sahipleri ise genelde gazeteci kökenli patronlardı. Sonra medya kuruluşları büyük iş adamlarının, para babalarının eline geçmeye başladı. Gün geldi, Aydın Doğan yedi gazete ve üç televizyon kanalının sahibi oldu. Dahası var. Sonra AKP döneminde iktidar yalakası yandaş medya oluşturuldu. Şimdi bunlara baktığınızda her biri adeta Cumhurbaşkanlığı basın bülteni gibidir ve hepsinin patronları da iktidarın has adamıdır. Bunlar devletten beslenir. Üstelik kerameti kendinden menkul, ismini cismini bilmediğimiz aynı çizgide birileri buralarda köşe yazarı ve yorumcu yapıldı. Bu çirkin düzenin bundan sonra değişmesini zor görüyorum. Kırılma noktası medyada tekelciliğin başladığı 1990’lı yıllar ve sonrasında gelen AKP dönemidir.

‘Aklımdan geçmezdi’

- 50 yıl önce gazeteciliğe başlarken bu mertebelere ulaşacağınızı düşünmüş müydünüz?

Aklımdan bile geçmezdi. Kendime güveniyordum ama neler olacağını bilemezdim ki...

Kütüphanede Emin Çölaşan köşesi kuruldu

- Sizin bir de onlarca kuruma yaptığınız kitap bağışlarınız var...

Kitap, evdeki raflarda turşusu kurulacak bir nesne değildir. Bırakın başkaları da okusun. Ben bugüne kadar çeşitli kuruluşlara, okullara, köylere, cezaevlerine ve askeri birliklere on binlerce kitap bağışladım. Ama en önemlisi Ankara’da Başkent Üniversitesi kütüphanesine yıllardan beri bağışlamakta olduğum yazarlarından imzalı kitaplardır. Bu sayı şimdi Şubat 2026 günü itibarıyla 6 bin 593. oldu. Tamamı yazarlarından imzalı. O görkemli kütüphanede benim adıma büyük bir köşe açtılar. Böyle bir koleksiyonun ikinci bir örneği değil Türkiye’de, dünyada bile yok.

Baskı yok, sansür yok SÖZCÜ’de mutluyum

- Çalıştığı kurumdan kovulması gündeme oturan ve ses getiren ilk gazeteci unvanı da hâlâ sizde... Hürriyet’ten kovulmanız büyük ses getirmişti...

Çünkü iktidarın baskısıyla kovulmuştum. Çünkü yapılan iş çok yanlıştı. Medya üzerindeki baskıların somut örneği idi.

- Aydın Doğan’ı affettiniz mi?

Nesini affedeyim ki. Onun adına üzülüyorum. Kendi etti kendi buldu. Korkaklığın sonu bu!

- Peki SÖZCÜ gazetesinde mutlu musunuz?

Olmayacak kadar mutluyum. Ben bu gazeteyle başlayalı neredeyse 17 yıl olacak ve inanın aramızda bugüne kadar hiçbir, hırgür, anlaşmazlık olmadı. Baskı yok, sansür yok, ima yoluyla bile olsa uyarı yok. Karşılıklı saygı ve sevgiyle çalışıyoruz. Düşünün ki patronumuz Burak Akbay, genel yayın yönetmenimiz Kenan Kurtkaya dahil bütün arkadaşlar bana “ağabey” diye hitap eder. Belli bir düzeye gelmiş olan gazetecinin beklentisi ve temel gıdası para pul falan değil işinde huzur, karşılıklı sevgi ve saygı ortamıdır.

Yarım asrın pişmanlığı

- Keşke yazmasıydım dediğiniz konular oldu mu?

Ne yazık ki az da olsa oldu. Somut örnek vereyim. Büyük saygı duyduğum sanatçımız Zeki Müren’le onun evinde söyleşi yaptım. Sorularımın ağırlığını onun özel yaşamına odaklamış ve eşcinselliğini itiraf ettirmek üzerine kurmuştum. Yani ilk kez benim gibi “Cingöz (!)” bir gazeteciye “Evet, ben bir eşcinselim” diye itiraf edecekti! Ama Zeki Bey çok güzel ve akılcı yanıtlarla sorularımı geçiştirmeyi bildi. Söyleşi yayımlandıktan sonra pişman oldum ama iş işten geçmişti. Yaptığım ayıptı. Bu saygısızlığım nedeniyle şimdi onun hiç değilse ruhundan özür diliyorum.

- Herhalde bunun gibi daha nice anılar vardır sizde...

Acı ve tatlı o kadar çok anılarım var ki... Örneğin iki genel yayın yönetmenim Abdi İpekçi ve Çetin Emeç, yakın arkadaşım Uğur Mumcu öldürüldü. Şoklar yaşadım. Muammer Aksoy gazetede benim yanımdan çıktıktan hemen sonra evine girerken öldürüldü. Anılara girersek sonu gelmez. Tatlı anılar daha çoktur. Gazetede birbirimizi sürekli işletirdik. Saf Anadolu çocuğu Bekir Coşkun muazzam işlerdi. Kahkahalarla gülerdik.

Dostları Çölaşan’ı anlatıyor

Cesaret abidemiz

- Kenan KURTKAYA SÖZCÜ Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni: Emin abiyi Ankara’da parlamento ve başbakanlık muhabirliği yaparken tanıdım. Sonra benim yolum İzmir üzerinden İstanbul’a düştü. Emin abi ile de 13 yıl önce SÖZCÜ’de kesişti. Emin abi, SÖZCÜ’deki ilk günümden itibaren konuştuğum her arkadaşımın anlattığı bir efsaneydi. O, bugün elinizde tuttuğunuz bu gazetenin onurlu tarihinde iki kez çok kritik rol oynadı. İlkine tanık olmadım, en yakın tanıklarından dinledim. İkincisini bizzat yaşadım ve tüm sürecin tanığıyım.

İlki şu: Emin abinin SÖZCÜ’de yazmaya başlaması... O dönemdeki Yazı İşleri Müdürümüz Ferda Öngün anlattı. Emin abinin önce Hürriyet’te çıkan eski yazıları SÖZCÜ’de yayınlanmış. Gazete tiraj alınca Emin abi bugünkü köşesine taşınmış. Onun varlığı SÖZCÜ’nün bugünkü yayın çizgisinin netleşmesini sağlamış.

İkincisi şu: Bu gazete 16 ay önce bir büyük alt-üst oluş yaşadı. O günkü genel yayın yönetmeni yeni bir gazete çıkaracağını belirtip SÖZCÜ’den ayrıldı. Yazı işleri çalışanlarımızın büyük bölümü ve bazı yazarlarımız da onun teklifini kabul etti.

Ancak SÖZCÜ’nün “gerçeğe sadakatten ayrılmaz” ve “yönetenlere değil, yönetilenlere hizmet eder” diye özetleyeceğim karakterinin sembolü olan başta Emin abi olmak üzere yazarlarımız Rahmi Turan, Necati Doğru, Uğur Dündar, Saygı Öztürk ve Ege Cansen tüm teklifleri ellerinin tersiyle itti. Onlar, “Türkiye’nin geleceği ve demokrasimiz için SÖZCÜ yaşamalı” dedi. Emin abi ve diğer abilerimin yazması, okuyucunun bir boşluk hissetmemesini ve gazetesine eskisi gibi sahip çıkmasını sağladı. Onların varlığı genel yayın yönetmeni olarak bana da, güç ve cesaret verdi. İyi ki varlar. Hepsine minnettarım.

F klavyeli Rambo

- Emin ÖZGÖNÜL Sözcü Gazetesi Ankara Haber Müdürü: Yarım asır ya da 50 yıl... Neredeyse insan ömrü... Medyada 50 yıl süreyle her gün yazı yazmak ve bileğinin hakkı ile ayakta kalmak ve gündem yaratmak kolay bir iş değildir. Örneği de yok denecek kadar azdır.

“Önce insanım sonra gazeteci” cümlesi ile başlayan ve “Nasıl da geçti?” dedirten fırtınalarla dolu 50 yıl...

Hürriyet Gazetesi’nin Cinnah bürosunda tanıştığım ve uzun yıllar da dostu olmaktan gurur duyduğum Emin Çölaşan, şimdi bize SÖZCÜ’de abilik yapıyor.

Tanışmadan önce “Ulaşılması zor” zannedilen tanıştıktan sonra da “Bu kadar mı mütevazi olunur?” dedirten bir kişilik...

Hem teknoloji ile arası iyi olmadığı, hem de “Gazete ortamının kokusunu hissetmek ayrı bir olaydır” dediği için her gün SÖZCÜ Ankara bürosuna birçoğumuzdan önce o geliyor. Pandemi döneminde bile bu alışkanlığını sürdürdüğünü hatırlıyorum.

“Sevgili okurlarım” diye başlayan günlük yazılarını aksatmadan haftanın 5 günü yazmaya devam ediyor.

Bilgisayarında F klavye kullanan ender isimlerden biri olduğu için ben ona nice yıllar temennisi ile “F klavyeli Rambo” diyorum...